• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

AYNI SOFRAYI PAYLAŞAN BEŞ KADIN: SÜVEYDA

Aynur Ozgur . Aynur Ozgur
13 Ekim 2026
. Öykü
0
0
SHARES
1
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

İnsanoğlunun peşini bırakmayan iki şey vardır; biri beddua, biri de sevda… İnsan kendi bedduasından korkar mı, ben korktum hem de Yusuf’unu kaybeden Züleyha gibi korktum. Öyle korktum ki kendi bedduamdan karanlık kuyulara sığınmak zorunda kaldım, ta ki bedduam beni bu satırları yazmaya itene kadar, yine hasat mevsimi gelmişti… Sıradaki hikaye Arap alfabesinin ilk harfine aitti yani Elif’e; kara kuyuların Süveyda’sıydı o… Onun hikayesi gökyüzünün karanlığına, yeryüzünün kıraç topraklarına yazılmıştı…

Bazı hikayeler bitmez, yazsan da bitmez yazmasan da; benim hikayelerim de öyle; geceye gündüze, kağıda kaleme sığmazlar; onlar başka bir yere yazılırlar, başka bir mekana ve zaman aitler, tıpkı benim gibi… Yazsam da yazmasam da yerle gök arasında bir yerde, kalp ile ruhun birleştiği bir noktada, kör kuyulardayım… Yönüm yörem, adım sanım her şey birbirine girmiş, karma karışık olmuş, sadece karanlıkta derinden gelen bir ses var, durmadan Süveyda, Süveyda diye fısıldıyor…

Kesif bir yağ kokusu sarmıştı her yeri, midesinin bulandığını hissetti, o bu sofraya oturup da kendini sofraya ait hissetmeyen tek kadındı belki de… Sofranın en çok konuşan kadını o gün susmuştu, anlatacak bir hikayesi yoktu; hiçbir şey söylemeden yerinden kalktı ve balkona geçerek bir sigara yaktı… Eğer ki cinayet işleseydi sofrada bu kadar büyük bir etki yaratamazdı; sigaranın adından bile nefret eden kadın, şimdi onun sahte gücüne sığınmıştı… Kalan dört kadın neden diye sormadı, zaten sorsalar da anlatmazdı… İçlerinden bir sürü neden saydılar, kimisi aşk dedi, kimisi iş dedi, kimisi dert dedi, kimisi de sustu… Bu sofra öyle bir sofaydı ki konuşulmayanın duyulurdu, çok da fazla kelimeye ihtiyaç yoktu… Aniden dört kadının da yüreğinde aynı sözler yankılandı: Sen karanlık bir kuyudaydın Elif ama soranlara yaşamın tam ortasındayım dedin…. Senin hikayen bir araç, ben asıl delirmemek için yazıyorum; hem de hiç durmadan, yemeden, içmeden, nefes almadan yazıyorum… Çünkü ancak yazdığım zaman susuyor ruhumu esir eden bu sesler; ancak yazdığım zaman rahatlayabiliyor ve her kelime biraz daha yaklaştırıyordu beni kaybettiğime… Herkes birini kaybeder ya, ya kendini ya da sevdiğini; ben her ikisini de kaybettim ve benim süveydam ruhumun karanlığı…

Radyonun sesi birden tiz bir hal aldı, kulaklarını o kadar kötü tırmaladı ki Elif’in, şarkı mı çalıyordu, haberler mi okunuyordu belli değildi; tüm frekanslar arap saçına dönmüş, bu karmaşanın içine bir de astroloğun “mavi dolunay” yorumu karışmıştı. Elif, radyonun sesini biraz daha açtı ve zor çeken frekansa rağmen kelimeleri ayırt etmeye çalıştı: “Senin yılın, rahatlamak için yazmalısın, kendini hasta edeceksin düşünmeyi var saymayı bırak artık…” bölük pörçük ifadeler kulağına çarptı… Kelimeler sanki onun için seçilmiş, onun için söylenmişti, hem de en tanıdık kişi tarafından… Aniden başlayan yağmurun sesi ise radyonun cılız frekansını ve astroloğun sesini bastırmıştı… Konya’nın bozkırında bu yağmur hiç dinmez miydi, yüzyıllık laneti gibiydi bu yağmur, bir türlü dinmek bilmiyordu… Bahçedeki kuyu yağmurdan taştı taşacakken yandaki tekenin bahçesi uhrevi bir şekilde yağmurun sadece güzelliğinden nasipleniyordu… O anda çakan şimşek Elif’i daldığı düşüncelerden uyandırdı, uçağın saati epey yaklaşmıştı artık kesin bir karar verip yola çıkması gerekiyordu ama o bir türlü taşmak üzere olan kuyuya bakmaktan kendini alıkoyamıyordu, kuyu bir girdap gibi kendine çekiyordu onu, bu an gerçek miydi, yoksa rüya mı, bunu bile anlayamamıştı, tekrardan rüyasının içine istemsizce daldı ve kendini dinlemeye başladı:

Rüyamda çıkmaz bir sokakta, açılmaz kapıların ardında ruhumu kuyulara hapsedenlere beddua ediyordum, kelimelerimin sonu gelmiyor, anlamları sonsuzluğa dek uzanıyordu. O an aklıma Sultan Murat’ın annesi Nilüfer Hatun geldi ve aniden Prizren’deki Melami tekkesinin bahçesinde tuhaf bir duyguya kapıldım, sanki biri beni izliyordu, halbuki ortalıkta kimsecikler yoktu. Tekkenin içinde kendini ilahi aşkın ritmine teslim etmiş bir avuç insan vardı ama onlar da bu dünyaya ait değildi…Leyla’nın aşkını mavi atlas şala işleyen, kadim dilleri bilen kadın değil miydi bu, hani hiçbir zamana ve mekana ait olmayan, sofranın altıncı kadını olan ama asla sofraya oturmayan… O an herkes farklı bir kılığa bürünmüştü; Elif benim yerimi almış ve elinde bir demet gelincikle bir tekkenin bahçesindeki bir taşın köşesine ilişmişti bense gaybın içine hapsolmuş, kalemin gücüyle ruhumu kurtarmaya çalışıyordum… Gelinciklerin ortasındaki siyah renk kalpteki süveyda’ya benzemiyor muydu, bunları düşünen ben miydim Elif miydi yine zaman mefhumu tamamen yok olmuştu…

Derin bir nefes çekti sigarasından Elif; sigaranın dumanı “Elif (ا)” şeklinde, huşu içinde göğe doğru yükseldi… Teklifsizce taşın diğer boş kenarına da yaşlı kadın ilişti, Elif’in elini avucuna aldı ve: Elif (ا), kökeni Sami sembollerine dayanan Arap alfabesinin ilk harfidir; İbranicedeki Alef, Fenike alfabesindeki Aleph ile aynı kökten doğar. Elif’in ebced hesabında sayısal değeri bir’dir, Rabbin birliğini temsil eder. Ama sen bir değilsin, sen Elif değilsin: Ruhunda binlerce insanın izini taşıyorsun, bu nedenle asla huzuru bulamıyor ve kendini hiçbir mekana ve zamana ait hissedemiyorsun. Sultan Murat’ın lanetinin kök saldığı topraklara yolunu bulmaya gelmişsin, kök salmaya gelmişsin ama burada ancak acıyı bulacaksın, kalbindeki süveyda asla yerini sükunete bırakmayacak çünkü kendini kör kuyulara sen kapatmışsın; Züleyha’nın aşkından vazgeçip Yusuf’un karanlığını seçmişsin sen… Yusuf ile Züleyha bezm-i elest’te “sevda” için sözleşirken, sen O’nunla “süveyda” için sözleşmişsin…

Aniden çalan kornanın sesiyle irkilen Elif, rüya ile gerçeklik arasında bocaladı; arabanın deposunun ağzından benzin sızmaya başlamıştı, apar topar pompayı depodan çıkarıp yerine taktı… Ancak biraz sakinleştikten sonra arkasından bir çift gözün kendisini izlediği fark etti. Tam arabaya binmeye yeltenmişti ki, “dikkat et bir kilometre sonra radar var, hız yapma” dedi, bir çift gözün sahibi… Bir süre anlamsızca baktı Elif, sonra kendine bile yabancı olan bir ses tonuyla sadece “peki, teşekkürler” diyebildi ve yağmurda daha fazla ıslanmamak için hızla arabaya bindi; tam o esnada bir ses, dokunup geçti yüreğine, “Ben Yusuf…” dedi…

Yağmur dinince radyonun frekansı ansızın düzeldi ve farklı bir programa geçti; Türkiye’nin ünlü alimlerinden biri Yusuf süresini açıklıyordu, Elif bir nefes daha çekti sigarasından, içinden “şu meret de olmasa bu hayat çekilmez” diye geçirdi… Odanın içi duman altı olmuştu, kaç saattir ayakta öylece sigara içiyordu hatırlayamadı ama boş pakete ve kararmaya başlayan gökyüzüne bakınca epey zaman geçtiğini anladı… Birden bakışları kapının önünde duran bavula ilişti; neden daha büyük bir bavul almadım diye hayıflandı, bir ay boyunca iki parça eşyayla idare etmek zorunda kalacaktı. Bavulu yerden alıp kapıya yöneldi, son bir defa odaya baksam mı diye düşündü ama geriye bakarsa o kapıdan asla çıkamayacaktı… Odaya değil ama taşmak üzere olan kuyuya defa baktı ve bakışları karanlığa hapsoldu… Keşke burç yorumu devam etseydi diye düşündü, sonra da en kötü mesaj atarım haritama bakar, çocukluk arkadaşım değil mi nasıl olsa diye geçirdi içinden… Bu yolculuk epeyce büyümüştü gözünde, hava soğuktu 18 Şubat’ın zemherisi vardı Elif’in yüreğinde, dağılan akademik hayatını toparlamak ve yazdığı kitabı tamamlamak için son şansıydı bu yolculuk… Ama onun Yusuf misali kapatıldığı kör kuyulardan çıkmaya pek de niyeti yoktu; halbuki herkesin öve öve bitiremediği, kendisine sormadan adım atmadığı astrolog olan çocukluk arkadaşı defalarca uyarmıştı onu son şansı konusunda; mavi dolunayla kanlı dolunay arasında, gönlündeki süveydaya hükmedebilirse karanlığı son bulacak ve sofadaki yerine dönecekti…

Elif sigarasından derin bir nefes daha çekti, yaşlı kadın konuşmaya devam ediyor, arada da anlamadığı ya da anlamak istemediği bir şeyler mırıldanıyordu: “Süveyda, gönlün ortasında saklı olduğuna inanılan kara nokta, insanın en gizli sırrının bulunduğu yer. Belki de sevda denilen şey, birinin gelip o en saklı noktaya dokunması ve orada sonsuza dek iz bırakmasıdır. Ama herkes o izi bırakamaz, “süveyda”ya dokunamaz; süveyda tehlikelidir, karanlıktır, benliğini öteki’ne çırılçıplak açmaktır, her şeyden önemlisi de süveyda zamansızdır ve yavaş yavaş ateşten bir kora dönüşür… Süveyda gönlün en gizli yerinde yanan sessiz bir ateş ve insanın özüne işleyen bir hâldir…” cümlesini yarım bırakarak sustu… Şimdi ikisi de mekânsızdı, şimdi ikisi de havada uçuşan kimsenin değer vermediği küçük birer toz zerresiydi… Bir süre hiçbir şey söylemeden yan yana oturdular; yaşlı kadının başında bu defa ipek bir şal yoktu, güllerle bezenmiş bir yazma vardı; yazmanın uçları püskül püsküldü, sanki Balkanların tüm güzelliği bu şala nakşedilmişti… Avluda yüzyıllar misali süren bu sessizlik bir nameyle bozuldu; bu name Horosan’dan Prizren’e yüzlerce yıllık yoldan ulaşmıştı…

Elif rüyadan uyanıyormuşçasına sarsıldı, uçak sert bir şekilde Kosova’nın küçük havaalanına inmişti. Bu sert iniş Elif’i kendine getirdi ve  aceleyle onu bekleyen genci bulmak için uçaktan hızlı adımlarla ayrıldı… Kısa bir selamlaşmadan sonra arabanın ön koltuğuna ilişti; bu genç yolda karşılaştığı Yusuf’a ne kadar da benziyordu… Şimdi bu, nereden aklına gelmişti ki bir anlığına görmüştü onu, hayal gibi saniyeden daha az bir zaman dilimine sığmıştı tanışmaları; her şey belirsizdi bu tanışmada, bir tek gözlerinin derinliği ve sesinin yumuşaklığı ayandı Yusuf’un, bir de Züleyha’yı kendine aşık eden çehresi… Sürücü koltuğunda oturan gencin görünüşüne uyumlu yumuşak ve rahatlatıcı bir ses tonu vardı tıpkı Yusuf’unki gibi… Öyle ki ağzından çıkan sesin tınısı, bu dünyaya ait olmayacak kadar huzurluydu; yuvarlak bir yüzü, buğday bir teni ve insanı kendine çeken bir dinginliği vardı…

Eli nedensiz yere terlemeye ve titremeye başladı Elif’in; yaşlı kadının da aksi gibi bu eli bırakmaya niye yok gibiydi… “Ben süveydanın kendisiyim, hiçbir şeyi aramaya gelmedim, ben kendimden, benliğimde ezelden vazgeçtim… Benim tek bir amacım var 1999 yılındaki savaşta, masum insanları öldürenlerin cezasını çektiğini görmek… O belgeleri bulmalıyım..” dedi Elif ve elini birden boşlukta hissetti; gönlünde takip edemediği, anlamadığı cümleler yankıladı; zihni suskunluğa gömülüyken ruhu adeta avaz avaz haykırıyordu. Bu sesleri susturmak için tek bir çaresi vardı Elif’in; o da yazmak… Titreyen ellerine rağmen çantasından kağıdı kalemi çıkardı ve şu cümleleri yazdı: “Bu tekkenin tenhalığında düşüncelerimi, duygularımı ilmek ilmek ördüm ben… Her ilmekte sana olan aşkımı ördüm; iki ters bir düz giden sevdamızı, bahtımızı ördüm hem de yüz yıllar boyunca ve sana rağmen, senin beni istememene rağmen ördüm… Sen benim yüzyıllık yalnızlığımın son yılıydın…”

Aniden çalan kornayla irkildi; araba kornaları ne zamandan beri onu bu denli etkiliyordu, şaşırdı… Omzunda, Şubat zemherisine rağmen sıcak bir nefes hissetti. Bu nefes ona, işin bittiyse gidelim, dedi. Yusuf’a bezeyendi bu nefesin sahibi, adını bilmiyor, bilmek de istemiyordu, onun için Yusuf’tu ya o, gerisinin bir önemi yoktu. Uykudan uyanıyormuşçasına yerinden kalktı Elif, hiçbir şey söylemedi ya da söyleyemedi, sessizce takip etti onu… Aklına tuhaf bir soru geldi; acaba Tanpınar’ın rüyası böyle miydi, rüyada yaşamak böyle bir his miydi; varsın ama yoksun, hissediyorsun ama yaşamıyorsun, sana ait olmayan hayatı dışarıdan yaşamak gibi, hiçbir yere ait olamamak gibi…

Tekkeden eski konağa giden yolların tamamı buz tutmuştu ve araba kayık gibi sallanıyordu, bu sarsıntıya ve sessizliğe dayanamayan radyo teklifsizce çalmaya başladı… Rasim Salih’in ud taksimi bu sessizliği daha da koyulaştırdı… Yusuf gibi olan konuşmaya başladı, sanki ud dilinin bağını çözmüş, akmayan kanına can vermiş, onu bu gerçek dünyaya çevirmişti… Durmadan anlatıyordu Yusuf gibi olan , Elif’e savaş hakkında belgelere nasıl ulaşabileceklerini, kitabında ne şekilde onlara yer verebileceğini büyük bir paylaşma açlığıyla anlatıyordu… Adeta Yusuf’un gözlerinin feri yerine gelmiş, nefes almadan, gözünü kırpmadan yapılacaklarda bahsediyordu…Raçak köyü dedi ve aniden nefesi kesildi, sanki kelimeler  boğazında düğüm düğüm olmuştu… Uzun bir sessizliğin ardından, yarın  bu köye gideceğiz, dedi ve aç mısın diye sordu Elif’e, cevabı beklemeden de birkaç yemeğin ismini arka arkaya sıraladı garsona ve tekrar sustu…

Elif’in hiç tatmadığı, adını bilmediği yemekler gelmişti masaya, hepsinden birer lokma aldı ama yemeklerin tadı sanki yoktu ya da o yemek yediğini sadece hayal ediyordu çünkü karşısında bu dünyaya ait olmayacak kadar mükemmel olan bir Yusuf vardı ya gerisinin önemi yoktu onun için, ne yazılacak kitabın ne bulunacak belgelerin, ne soğuğun ne de bozkırın… Züleyha’yı anlamıştı Elif; istemsizce baştan aşağı inceledi onu, rüyadayım diye düşündü, birazdan korna çalacak ve ben yine uyanacağım, çünkü böyle bir güzellik ancak rüyada olur… Ama karşısındaki adam gerçekti, hem de gerçek olmayacak kadar gerçek… Yusuf’un bir perdenin arkasından geliyormuşçasına çıkan sesinin tınısı Elif’i daldığı rüyadan istemsizce uyandırdı: 1999 yılında Kosova savaşı esnasında kaybolan kişiler hakkında hazırladığın kitabı ne zaman bitirebilirsin, diye sordu. Birden irkildi Elif, buraya çok zor bir çalışmayı tamamlamaya ve herkese, özellikle de kendisine baskı uygulayan kişilere akademik olarak ne kadar yetkin olduğunu göstermeye, her şeyden önce de kendine olan güvenini geri kazanmaya  gelmişti. Aylardan sonra ilk defa konuşmak istedi Elif, hem de durup dinlenmeden zaman mevhumunu kaybederek konuşmak istedi… Çünkü Konya’nın çorak toprakları sesini de çoraklaştırmış, onu derin kuyularda sessizliğe ve yalnızlığa mahkum etmişti… Ama kendini ne kadar zorlasa da anlatamadı Elif ; Yusuf olanın gözlerinin içine bakarak, anlatsana, dedi çünkü şuan ona yani bu dünyaya ait olmayan bir sese ihtiyacı vardı… O anda Yusuf, kalemin kağıda döktüğüne benzeyen cümlelerle konuşmaya başladı: “Yolun sol kıyısında, kalbin karanlık noktasında, kırık dökük bir evim ben… Herkes yanımdan geçer, bazen kıskanç gözlerle bazen de acıyan yüzlerle bakar bana; kimsenin uğramak istemediği virane bir evim ben… Çünkü ben, hem çok kolay ulaşabilecekleri bir mekan hem de fazla emek vermek zorunda kalacakları bir sevdayım… Duvarlarım ince ince taştan döşenmiş, bahçem ise yabani çiçekler tarafından tarumar edilmiş… O taş duvarların arasında sıkışmış, Tanpınar’ın deyimiyle, mesafelerin terbiye etti insanlardan biriyim ben… Şehrazat’ın dinlemeden anlattığı hikayelerindeki sevdanın celladı, kadim toprakların mayasıyım ben, bencillikle yoğrulmuş bir adem evladıyım ben, sevdasını savaş kurşunlarının arasında arayan bir meczubum ben… Ya sen kimsin?”

Yusuf cümlesini tamamlar tamamlamaz zaman ve mekan aniden değişti; Raçak köyünün meydanında 1999 yılında buldu kendini; Züleyha Yusuf’un elini sıkıca tutmuş kendisini hoyratça çeken Sırp askerine aldırmadan, kurtar beni Yusuf’un diye bağırıyordu. Yusuf ise adeta taşa dönmüş yerinden kıpırdayamıyor, beyni vücudunu kontrol edemiyordu. Züleyha’nın kan revan içinde sürüklenişini izlerken sadece iki damla yaş gözlerinden aktı ve ruhu o anda kalbinini en derinindeki karanlık kuyuya yani süveydaya hapsoldu. O günden sonra bir daha yaşamadı Yusuf, sadece nefes aldı ta ki Elif kendisine arayıp yarım isteyen kadar….

Havada asılı kalmıştı Yusuf’un “Ya sen kimsin?” sorusu… Kelimeler çıkmadı Elif’in ağzından, uzun uzun baktı Yusuf olanın gözlerine, neden bu topraklara geldiğini unutacak kadar uzun baktı… Bilinmeyen zamanlarda bilinmeyen bir yerlerde, Elif ile Yusuf büyük bir aşk yaşamış, romantik filmlerdeki gibi küçük ahşap bir kulübeleri ve uzun altın sarı saçlarıyla kulübenin bahçesinde koşturan kızları olmuştu… Ama doğru ya bunlar sadede rüyada olurdu hayalde bile değil…O an Elif, Yusuf’un 15 Ocak 1999 yılında Kosova’nın Raçak köyüne Sırpların saldırısı esnasında ortadan kaybolan eşine yani Züleyha’ya dönüştü… Yusuf ise Elif’in elest bezminden beri kör kuyularda aradığı süveydasına…

Radyonun sesi yine cızırdamaya başladı, Elif düğmenin sağını solunu kurcalamaya çalıştıkça frekans daha da kötü hale geliyordu; bu da benim gibi Prizren’nin ayazında donmuş diye geçirdi içinden… Halbuki çocukluk arkadaşının astrolojik yorumunu dinlemek, hiç olmazsa tanıdık bir ses duymak ne iyi gelecekti ona… Çünkü aylardır kendisiyle beraber taşıdığı kör kuyuda daha da ıstırap çeker olmuştu hem de artık ıstırabı iki kişilikti… Yemek yedikleri ilk günün ıstırabı da eklenmişti tüm bu yaşadıklarının üstüne… Herkesin bir Yusuf’u vardı ve Elif de kendi gönül tahtını Yusuf gibi olana yıktırmıştı çünkü onunki karşılıksız bir aşktı… Bir ay süren araştırmanın sonuna gelmişti Elif… Bir ay boyunca Yusuf’la yan yana aynı kuyunun içinde farklı acılar çekmişler, aynı rüyayı görüp farklı yıldızların ışına kanmışlardı. Yusuf’un yıldızları onun için secde ederken, Elif’in yıldızları onun için aşkın yolunu ilmek ilmek örmüşlerdi…

Omzunda ılık bir nefes hissetti Elif, son sigarasını içmek için Melami tekkesine gelmişti yine, bu nefesin kime ait olduğunu bildiğinden dönüp bakmadan, otur dedi. Elif’in bir nefes kadar yanına oturan Yusuf, kitabın bitti demek, dedi ve sustu; söyleyecek başka bir şeyi yoktu Yusuf’un Züleyha’sını ikinci kez kaybediyordu ve bu defa içine hapsedildiği kuyu daha da karanlıktı… Kendine çok yabancı bir sesle sadece, bitti, diyebildi Elif ve o anda gözleri kararmaya başladı, salonu inleten alkış sesleri başını döndürüyor hangi zamanda ve mekanda olduğunu kavramasını güçleştiriyordu… Sahnedeki sunucunun kendi adını anons ettiğini duyunca bilinçsizce sahneye doğru yürüdü ve mikrofonu eline aldı; bedeni sanki başkası tarafından kontrol ediliyor, kelimeler beynine yazılmış bir kağıttan okunuyordu. Kosova savaşı hakkında hazırladığı akademik çalışmasıyla yılın bilim adamı ödülüne layık görülmüştü. Herkese özgü klişe cümleleri sıraladıktan sonra Elif, Yusuf’a da teşekkür etti. O anda zaman ve mekan durdu salonun en arka sırasında Yusuf göründü ve Elif konuşmasını Yusuf’un gözlerine bakarak tatamladı: “Ben seni kitab-ı mukaddeste aradım, ben seni rüyandaki on bir yıldızın her birinde tek tek aradım, ben seni kör kuyularda ışıksız aradım Yusuf’um… Nerden bilebilirdim ki gönlümdeki süveydanın içinde olduğunu…”

Aniden radyodan tuhaf bir cızırtı geldi, sofradaki beş kadın da radyo kapalı değil miydi, diye düşündü. Kısa süren bir sessizliğin ardından müziğine sözleri bir o kadar tezat olan Nermin Candan’ın “hayat mı bu” şarkısı çalmaya başladı… Yüreğinde taşıdığı kör kuyulara rağmen atalarından kendine lanet olarak miras kalan yaşama sevinciyle sofranın beşinci kadını dans etmeye başladı… Bir vücut, gözlerinden yaşlar akarken ancak bu kadar güzel raks edebilirdi… Ve sonu olmayan bir hikaye ancak bam teline dokunan bir şarkı ile sonlandırabilirdi…

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Önceki Yazı

İnsan Vicdanı Olandır

Aynur Ozgur

Aynur Ozgur

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ekim 2026
  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • AYNI SOFRAYI PAYLAŞAN BEŞ KADIN: SÜVEYDA
  • İnsan Vicdanı Olandır
  • Çürürsün / Ferhat Arıkan
  • Gel / Zekine Dündar
  • ELİNDEKİ KAHVEYLE / Galip Uçar

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

imunify-bot-check
KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.