• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Aynı Sofrayı Paylaşan Beş Kadın: Şehrazat / Aynur Tüsgil

Aynur Ozgur by Aynur Ozgur
3 Haziran 2026
in Öykü
0
Aynı Sofrayı Paylaşan Beş Kadın: Şehrazat / Aynur Tüsgil
0
SHARES
105
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Anlatacaklarımın hangisi gerçek, hangisi kurgu birer muamma… Bu aynı sofrayı paylaşan beş kadının hikayesi… Yıllardır zihnimde ve yüreğimde durmadan bu hikayeyi anlatıyorum, artık zihnimdekilerin hasat zamanı geldi… Şehrazat’ın hayatta kalmak için anlattığı hikayeleri, ben ruhumu korumak için anlatıyorum. Ve bu hikayeler ilk defa kağıda kaleme dökülüyor…

Bu küçük, kendi halinde olan basit bir sofranın hikayesi; içinde abartı barındırmayan, büyük estetik vaatlerde bulunmayan sıradan kadınların, sıradan hikayesi. Beş kadın, beş farklı coğrafyanın, beş farklı toprağın doğurduğu kadın; ortak tek noktaları ise haftanın beş günü aynı sofrada buluşmaları…

Biz aynı sofraya oturup aynı yemeği yiyen ama farklı lokmaları çiğneyen kadınlardık… Her güzel şeyin sonu olduğu gibi soframız da bir gün dağıldı ve asıl hikaye de burada başladı. Sofradan kalkma, o her günkü basit alışkanlığı bozma cesaretini gösteren ilk kadın; eski Pers topraklarının acısında kavrulmuş, adalet için saçının telini feda etmiş, adeta Şehrazat misali her gün ayrı bir hikayesini dinlediğimiz kadındı. Bu kadın ateşin yol gösterdiği periler diyarından gelmişti; hiç sormadan, hiçbir açıklama yapmadan herhangi bir günde bu basit sofraya oturuvermişti. Sevgisiyle herkesi kendine çeken ama bir o kadar da kendinden iten modern zamanların avukat Şehrazat’ıydı o…

Sevginin bir direniş biçimi olduğunu ama insanın en çok severken başkasını daha rahat kullanabileceğini ve aşırı sevginin de bir bencillik biçimi olduğunu bize o öğretmişti. Ben sofranın beşinci kadını ve hikayenin kurgucusuydum, avukat Şehrazat’ın da en yakını… Onun Pers topraklarındaki yaşadığı hüsranın ve acının en yakın şahidiydim; yine onu bu kadim Anadolu topraklarından alıp uzaklara iten de bendim… Şehrazat soframızdaki hem geçmiş hem de gelecekti; biz dört kadın daha sofradan kalkma cesareti gösteremeden, o paltosunun cebinde biriktirdiği hikayelerle beraber, hiçbir yere ait olmamanın verdiği cesaretle laleler diyarına göç etmişti. Onun bu göçünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı; geçmiş bile yıkılıp yeniden yazıldı, geride kalan dört kadın ise o anda, sofranın lanetinde hapsolup kaldılar. O ana hapsolan dört kadın, durmadan usanmadan aynı hikayeyi, her gün tekrar tekrar yaşadılar…

Gelelim bin bir gecenin ilk hikayesine: Nam-ı değer Şehrazat, İran’ın en iyi boşanma avukatlarından biriydi. Çünkü boşanmış bir aileden geliyordu. Asker bir babanın ve zorla evlendirilmiş ev hanımı bir annenin kızı olarak Tahran’da dünyaya gelmişti. Dünyaya geldiği andan itibaren hayatı, meddücezir olarak yaşamıştı… Tüm boşanmış ailelerin çocukları gibi bir oraya bir buraya savrulmuş ve her savruluşunda -dünyaya gelmiş her çocuğun doğal hakkı olan sevgiyi- dilenerek, savaşarak almayı öğrenmişti… Şehrazat basit ve sıradan sevgiyi bilmiyordu; onun için sevmek ve sevilmek demek para demek, başarı demek, birbirinden nefret eden iki kişi arasında ateş topu olmak demekti… Modern zamanların avukatı, yıl 2012 olmasına rağmen Binbir gece masallarının içinde yaşıyormuşcasına büyülenmişti. Onu büyüleyen yegane şey ise aşk’tı… Böylelikle Şehrazat’ın kelimeleri, karanlıkta yolunu ararken önce “adalet” sonra da “aşk” kelimelerine çarpmıştı. Efsanelerde dahi olmayan, Nuh Tufan’ın bile yok edemediği, yaşadığı coğrafyanın ateşinden daha yakıcı bir duyguya yani aşk’a teslim olmuştu…

Şehrazat’ın ruhu, ailesinin yoğun baskılarından dolayı dünyanın en ekşi hamuruyla mayalanmıştı. Bu nedenle de içinde bulunduğu toplumun kalıplarına sığmamış ve zor bir meslek hayatı yaşamıştı. Buna rağmen her zaman, her yerde, herkese anlatacak bir hikayesi vardı; kimse onu dinlemese bile kelimeleri bir şekilde karanlıkta yolunu bulur ve gitmesi gereken yere giderdi… Shiva Aristoui’nun romanlarından fırlamış ve onun cenazesini taşıma cesareti göstermiş bir kadındı o. Shiva’nın cenazesi, onun hayatının dönüm noktası olmuştu… Her şey 2012 yılında başlamıştı, Mayaların takvimindeki kıyamet gerçek manada kopmasa da bazı şeyler sonsuza kadar değişmişti, hem de düzelmemek koşuluyla… Tahran Üniversitesi 2012 yılında ülke genelindeki işsizliği öne sürerek, üniversitenin çoğu bölümüne kadın öğrencilerin alınmasını kısıtlamıştı. Bu basit karar hem öğrencileri hem de akademide zorla var olmaya çalışan kadın akademisyenleri etkilemişti.

Şehrazat da bu hikayenin ana kahramanı olarak istese de istemese de bir şekilde bu yasakların içinde kendini bulmuştu. Adalet için savaşmak onun mayasında olduğundan başta yönetimin bu tutumunu çok ciddiye almamış, her zamanki göz dağlarından biri olduğunu düşünmüştü. O giydiği paltosunun boyunun dizin üstünde olmamasından dolayı hapse atılmış ve sorguya çekilmişti. Şehrazat bölgenin emeği karşılanmayan, sömürülen kadınlarından biriydi. Onun topraklarında kadınlar bir taraftan yoğun bir baskıyla ezilirken bir taraftan da ateş etrafında çıplak bir şekilde dans edecek özgürlüğe sahiplerdi. Bu coğrafyada hiçbir şeyin ortası yoktu, en başta da adaletin…Hukuk fakültesinde eğitim gören tüm öğrenciler fakültenin bahçesine toplanmış, nafile bir şekilde “adalet” sloganları atarken, Şehrazat dilinde adalet, yüreğinde ise alevden bir topla kör bir pencereye bakıyordu. Öğrenciler ve güvenlik güçleri arasındaki itiş kakış esnasında ne olduğunu anlamadan yere düştü, o anda eli istemsizce başına gitti o çok sevdiği şalı başından yere kaymış ve ayaklar altında eziliyordu. Birden yüreği sıkıştı, neden onun hayatı bu kadar zordu, kafasında binlerce soru belirdi ama kendi haline bile üzülemeden bir adım ötesinde bir kız öğrencisinin saçlarından kavranmış bir şekilde yerde sürüklendiğini gördü; bir hışımla ayağa kalktı ve nerden geldiğini kavrayamadığı bir güçle öğrencisini o zalim parmakların elinden kurtardı… Başını göğe kaldırdı güneş ona inat yüzüne acımasızca vuruyordu, şalı ne ara saçlarını örtmüştü… Çok kıymetli ellerde hayat bulmuştu bu şal, Leyla’nın mumla konuştuğu an nakşedilmişti üstüne O’nunla tanıştığı gün almıştı…

Zorlu geçen bir sınavın sonunda ve tüm engellemelere rağmen Tahran Üniversitesinin kadın akademisyenlerinden biri olmaya hak kazanmıştı. Hayatındaki herkes ve her şey gibi tesadüf eseri bulmuştu onu, tıpkı şalı gibi: Akademiye girdiği ilk günün anısına Shiva Aristoui’nun yeni çıkan romanını almak üzere çıkmaz sokakta bulunun bir kitapçıya gitmeye karar vermişti. Kitapçı dar ve çıkmaz bir sokakta bulunuyordu, sokağın en başında ise köhne görünümlü, içi karanlık bir dükkan vardı. Diğer dükkanların vitrinleri rengarenkken bu dükkanın vitrininde sadece tek bir şey vardı; mavi atlas üzerine Leyla’nın Mecnun’a olan aşkının nakşedildiği şal. Şehrazat birden neden o sokağa girdiğini unuttu ve hiç düşünmeden karanlık taş binanın içine girdi…

Masallarda zaman ve mekan anlamı yitirdiğinde her şey mümkündür ya karanlık dükkana girdiğinde yüreği de bir masal mekanına dönüştü. Zihni birden bulandı “bir varmış bir yokmuş” kelimeleri çınladı ve kendini kör penceresi olan odanın içinde buldu; aynı anı tekrar tekrar yaşadı, aynı cümleleri tekrar tekrar duydu, aynı acı yüreğini tekrar tekrar kanattı… Karşısındaki kişi, hukuk bölümünün kadın doğasına aykırı olduğunu, kadınların duygularıyla hareket ettiğini ve “ağır iş gücüne” maruz kalmamaları adına doğru bir karar verildiğine dair bir şeyler zırvalıyordu… Şehrazat’ın karşısındaki adam, sanki kendi söylediklerine kendini ikna etme çalışıyormuş gibi tuhaf ve fazla abartılı bir şekilde duygularını ifade ediyordu: “Şu anki mevcut yönetim evlilik ve düğün masraflarının azaltılması için seferberlik başlattı, okumak için direnmek ya da kendini başka şeylerle yormak nafile telaş. Kadın doğası gereği daha narindir, evinde oturup eşiyle çocuğuyla ilgilenmesi, bunlar dışındaki işlerle meşgul olmaması onun ruhu için daha hayırlıdır…” Bu ülkede 36 üniversitenin 77 bölümünde kadınların eğitim alması yasaklanmıştı hem de 2012 yılında Mayaların kıyamet takviminde… Şehrazat kafasını kaldırdı, şalının ucunu sakince çekiştirdi, bu Nisan ayı neden bu kadar sıcak, diye geçirdi içinden. Halbuki daha Nisanın ilk haftasıydı ve bu sıcak hayra alamet değildi, sonra birden hangi günde olduklarını düşündü 6 Nisan mı 7 Nisan mı… Tüm bu düşünceler çok hızlı geçmişti kafasından ya da bunları düşünmesi çok uzun sürmüştü, zaman mefhumunu bir yıl önce yitirmişti, bu nedenle hafızası durmadan oyunlar oynuyordu ona. O anda Tanpınar’ı hatırladı, sofranın beşinci kadını öğretmişti ona Tanpınar’ı “Ne içindeyim zamanın,/Ne de büsbütün dışında;/Yekpare, geniş bir anın/Parçalanmaz akışında”.

Şehrazat yekpare bir akış içindeydi, bu akışta gelecek, geçmiş ve şimdi iç içe geçmişti. Sıcak onu daha da boğdu, birden başındaki şalını çekiştirdi ve derin bir nefes aldı; daha sofraya oturmadan, nasıl sofrayı hatırladığını düşündü, nasıl karanlık taş binadan bu kör pencereli odaya, sonra da sonsuz döngünün yaşandığı sofraya gitmişti… Dükkanın içinde kesif bir yasemin kokusu vardı, gözleri kapalı bir şekilde elinde iğne iplikle yaşlı bir kadın toprak zeminde oturuyor ve bir şeyler mırıldanıyordu. Şehrazat’ın gözleri karanlığa dirense de bir süre sonra olmayanı görmeye başladı ama bir türlü mırıltılı duayı anlayamadı, onun bilmediği dilde bir şeyler söylüyordu, tek bildiği bu dua onu büyülemişti… Yaşlı kadın başını kaldırmadan “Leyla’nın şalını almaya gelmişsin ama bil ki şalla beraber Leyla’nın kaderini de alacaksın…” dedi. Şehrazat ne karşılık vereceğini bilemeden şalın ne kadar ettiğini sordu ama sessizlikle karşılaştı. Bir süre karanlığın içinde iki kadın karşılıklı oturdu; duası bittikten sonra yaşlı kadın yerinden kalktı, vitrinden şalı aldı ve modern zamanlarının avukatının başına koydu “Bazı insanların kaderi kadim zamanlarda yazılmıştır, ruhlar nafile bir şekilde birbirlerini arasalar da ancak ezelde kavuşurlar…” dedi.

Şehrazat birden kör pencereli odaya yani o ana döndü… Zihninde tek bir ses canlandı “Aşkı bulmadan nasıl kaybettim ki… Ben, O’nu daha bir defa gördüm, bulmadan kaybetmek ancak bana yaraşırdı…” Onun aşkı, kağıda kaleme değil, şala yazılmış bir aşktı; çekiştirdiği şalı birden yere düştü ve bir halı gibi zemine serildi. Şala bin bir çeşit desen nakşedilmişti ve hepsi tek bir hikayeyi anlatıyordu; zaman durdu ve bir Tanpınar şiiri gibi geriye doğru akmaya başladı: Soğuk bir Şubat günüydü, fakültenin kapısından girerken gururlu bir heyecan yaşıyordu, yıllardır hayal ettiği hukuk fakültesinde nihayet eğitim alma hakkı kazanmıştı. Şehrazat, bu taş binaya adım attığı an ile bu taş binadan çıktığı an arasındaki süresi hatırlamıyordu, aklında kalan tek şey o soğuk Şubat günü girdiği odada kendisine acımasızca nasihat veren, duygudan yoksun bir çift keskin gözdü. Karşısındaki herhangi biriydi ya da o öyle olmasını umuyordu ama o anda tekrarda Shiva Aristoui’nun romanlarının birinin içinde sızdı ve zihninde bir cümle yankılandı: “Geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmez; yalnızca susar. Ve biz sustukça, o daha yüksek sesle içimizde konuşmaya başlar.”

Romanın etkisinden kurtulunca zihni aynı noktaya takılıp kalmış, sanki susmuştu, zaman birden beş yıl öncesine aktı: Yıllardır tanıdığı adamı aslında hiç tanımamıştı, tuhaf bir şey hissetti içinde ve ayakları onu profesörün odasına götürdü. Rüyadaymışcasına kapıyı çaldı, içeri girdi ve teklifsizce bir yere ilişti; yıllar süren ama zaman mefhumunda bir dakika olan süre boyunca birbirlerinin gözlerine baktılar. O andan sonra konuşmanın bir manası yoktu, her gün aynı saatte aynı yerde bir dakika bakıştılar. Şehrazat için o odada zaman mekana asılı kalırken, odanın dışındaki dünyada hızlı akıyordu: Avukatlık yapmaya başlamış, asi ruhundan dolayı birkaç defa nezarethaneye girip çıkmış, yüzlerce kez ölüm tehdidi almıştı. Ama o odanın içine girdiği anda her şeyi unutuyordu; o odada Binbir gece hikaye anlatan Şehrazat’a dönüşüyordu. Çünkü tek bir amacı vardı; karşısındaki bir çift gözü etkilemek. Adalet koridorlarında Shiva Aristoui’ya dönüşen bu kadın, odanın içine girince tek amacı sevdiği erkeği memnun etmek olan bir mihrace oluyordu. İki farklı kişilikte iki farklı hayat yaşayan bu kadın, şala nakşedilmiş aşkı için hem malını mülkünü hem de gençliğinin beş yılını harcamıştı. Bu yıllardan arda kalan tek şey ise basit sığ düşünceler, dar görüşler olmuştu ve içine hapsolduğu romanın sonu yaklaşıyordu…

Şehrazat odada son defa bulunduğunda heyecanla, ahlak polislerinin aynı arabada yolculuk yapan kadın ve erkeğin evli olup olmadıklarını nasıl anladıklarından bahsediyordu: “Aynı arabadaki iki kişi eğer sohbet ediyorsa kesinlikle sevgilidir, yok eğer sessiz bir şekilde yolculuk yapıyorsa evlidir. Bak biz bu odada yıllardır hatta neredeyse beş yıldır seninle sohbet ediyoruz. Avukat olmamda payın büyük…” Adam bu kısa tespiti dinledikten sonra zoraki gülümsedi ve aniden oturduğu koltukta doğruldu: “Evet.” dedi, “Evlilik mantık üzerine kurulmalı, soyun devamı için evlilikler yapılmalı ki dünyanın döngüsü bozulmasın. Halbuki günümüzde öyle mi, batının dayattığı roller kadınları asıl doğasından ve evliliğe olan inancından uzaklaştırıyor. Eminim ki bir akademisyen olarak sen de bana hak vereceksin, hem senin de evlilik yaşın geldi, gönül oyalayıcı duygulardan uzaklaşıp bir an önce kendine uygun bir eş bulman gerekli zira ki ben öyle yaptım…. Umarım ne demek istediğimi anlamışsındır; dediğin gibi yıllardır seninle bu odada bir şeyler konuşup paylaşıyoruz, bu yüzden seni kırmak ve üzmek istemiyorum… Çünkü sen benim yegane ‘kadın dostum’sun… Bir dönem aramızda bir şeyler yaşanmış olsa da bu Binbir Gece masalından uyanmalı ve gerçeklikle yüzleşmeliyiz… Lütfen, beni anla ve kendine çok iyi bak…”

Karşısında oturan silüetin gerçek olup olmadığı anlamak için gözlerini kırptı, evet gerçekti, beş yıl önce üniversitenin ilk günü, görür görmez aşık olduğu adamdı. Beş yıl boyunca, bir kadın olarak hukuk fakültesinde eğitim görmenin zorluklarına katlanırken bir taraftan da akademik olarak O’na yardım etmişti. Onun tüm kaprislerine katlanmış, tüm gelgitlerini mazur görmüş ve yükselmesi için elinden geleni yapmıştı. O ise Şehrazat’ı her defasında elinin tersiyle itmiş, sanki duyguları olmayan bir nesne gibi davranmış, sonunda da yine yalvararak kendine dönmesini beklemişti. Çünkü bu adam hayatı boyunca gerçek sevgiyi tatmamış ve aşk anlayışını bencillik üzerine kurmuştu. Ne zaman ki istediği akademik kariyeri elde edip, ulaşacağı kadın sayısı çoğalınca, sözde sevdiğini ima ettiği kadını odasından çıkartmak için elinden geleni yapmış ama bir taraftan da aynı kadının odanın kapısında beklemesini istemişti. Bu nedenle de geçirdikleri tüm zaman boyunca, “sen benim dostumsun” sözünü, karşısında oturan genç kadının zihnine her defasında acımasızca fısıldamış ve onu korkutmadan bu düşünceyi bilinçaltına yerleştirmişti… Olur ya bir gün kararından vazgeçip bu kadını geri istersen çok fazla uğraşmak zorunda kalmasın diye…

Bu adamın ataları dünya var olduğundan beri, kendini her şeyin merkezinde gören erkeklerdi; yetiştiği toprak, emdiği süt onun bencilliğini daha da perçinlemiş ve kadını belli kalıplara hapseden karanlık zihniyetin doğmasını sağlamıştı… Şehrazat birden yere eğildi nakış nakış işlenen şalına uzandı, o anda Aristoui’nun romanında bir pasaj aklına geldi: “Kadınlar bu evde konuşmazdı; konuşsalar bile sesleri duvarlara çarpıp geri dönerdi. Onlara düşen, hatırlamak ve susmaktı—çünkü herkes bilirdi ki bir kadının sesi, en çok duyulmadığında kabul görürdü.” Şehrazat’ın sesi de duyulmamıştı, ağzından çıkan kelimeler anlam kazanamayarak havada asılı kalmıştı… Başını yerden kaldırıp adama baktı “Emin misin?” dedi, adam “Evet, eminim! İkimiz için de en doğru karar bu.” dedi. Bütün odayı kaplayan şalını bir hışımla aldı ve başını gelişi güzel sardı; derin bir nefes alıp gözlerini kapadı… Şehrazat belki kaderinden kaçamamıştı ama o esiri olduğu tek duygudan yani aşktan kaçmaya ve bu laneti kırmaya kararlıydı, kadim Anadolu toprakları onun tek kurtuluşuydu…

Nisan ayının boğucu sıcağı Şehrazat’ın nefesini kesti, gücü tükenmek üzereydi ama yine de tabutun tuttuğu ucunu bırakmadı. Mezarlığa giden yolda attığı her adım hayatını ilmek ilmek örüyordu, bir süre sonra düşünmeyi bıraktı, tabut giderek daha da ağırlaşmıştı ve toprak ayağının altından kayıyordu… Gözlerini açtığında yüzyıla damgasını vuracak olan cenaze çoktan bitmiş ve hikayenin başladığı yere sofraya dönmüştü; birden eli saçına uzandı, şal yerinde yoktu, zaten artık ona da ihtiyacı yoktu… Çünkü sesi duvarlara çarparak yeni bir hikaye anlatmaya hazırlanıyordu… Sıra kalpteki süveydanın sırrını çözmeye gelmişti…

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Elementor #34765

Next Post

Evin Bereketi Kadındır / Aşk Yazarı Mustafa Çifci

Aynur Ozgur

Aynur Ozgur

Next Post
Evin Bereketi Kadındır / Aşk Yazarı Mustafa Çifci

Evin Bereketi Kadındır / Aşk Yazarı Mustafa Çifci

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Neydi bunun adı bilmiyorum
  • KENDİNDEN SÜRGÜN
  • Arka Plan Sanat Dergisi’nin 43. Sayısında Yazar Suat Altınok İmzası
  • ÖLÜMSÜZLÜK YANILGISIYLA YAŞAYANLAR
  • İklimsizliğin Adı Olmuş

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.