Ne aykırıydı ne uyuşmaz. İçinin kuytusuna saklanan insanlar gibi rüzgârın nefesine çarpıyordu bulutlar. Şekiller… Uzun, düz, yuvarlak… Aynı anda bir şah oluyorlardı, bir şahbaz.
Elindeki bezle aynadaki dalgınlığının tozunu aldı. İçinin dışına yansıyan varlığına gözlerinin avucundan baktı. Yansımasındaki keskin ve suskun durgunluk ruhunun deliklerine doluşuyordu artık.
Eskiden bazı şeyleri severek yaptığını hatırladı ve bunu alaya almak istercesine hafifçe gülümsedi. Dudağını ısırdı. Mesela severek kitap okur sonra okuduğu kitaplardaki güzel sözleri defterine yazardı. Severek pişirirdi mercimek çorbasını, karnıyarık aşını ve pilavı…
Pervaz çarptı. Perde havalandı. Damla Aydoğan, zamanın arkasına çekilmiş varlığıyla put gibi duruyordu karşısındaki boy aynasının. Durgun, yorgun ve anlamsız. Birbirine girmiş saçlar, kırmızı elbise, eski ve düğmeleri kopmuş… Düşüncelerindeki aynı tören alnındaki yarığa yuvalanmıştı. ‘Efruz öldü. Tam olarak beş yıl, üç aydır ölü…’ Hayalleri gerçeklere değişen insanlar gibi sırıtmaya başladı. İçinde büyüyen boşluk, benliğini yalnızlığının tekrarında ikiye katladı.
Üst katında yaşayan Emel Hanım zayıflamak için yine çalıştırdı yürüme bandını. Yerinde saydı yine… Yine hep aynı döngüde… İndiğinde belki ve büyük ihtimalle köfte- ekmek yiyecek, kıvrılıp pişmanlığının ayakucuna, midesinden taşarcasına ağlayacaktı. Yan komşu emekli Ali Kemal Bey, alzaymır, Emel Hanım’ın ağladığı saatte yine aynı şeyleri söyleyecek:
“ Makbule… Tırtıl düştü. Ağaç, kurumak üzere… Susadım, acıktım. Unuttum bir de. Nasıldı? Kavun sarrafta, elmas pazaryerinde… Makbule?”
Cama çarparak ölmek için içeriye girdi bir sinek. Gölgeleri yalın ayak insanlar geçti sokaktan. Bazılarının elinde ekmek, çanta, minik aksi köpek… Bir yerlere yetişmenin telaşında hepsi. Ev, okul, kafe, vapur, kerhane… Belirsiz günlerine hazırlıksız yakalananlar gibi telaşlı, kirpiklerini eğerek geçiyorlar güneşten. Kaderin fikrini almamışlar gibi sıradan, konuşuyorlar kaldıkları yerden. Dünya telaşı; faturalar, geçim derdi, cenazeler… Vakit yok durup düşünecek. Nasılsa herkes yalnız, nasılsa herkes anlaşılmadan ölecek.
Arkasında Müslüm Gürses’in şarkı sözleri yerine Albert Camus’tan “Umut nefes nefese koşarken bir sokağın köşesinde, arkadan yetişen bir kurşunla vurulmaktı elbette!” yazan bir kamyon geçti yoldan. Heybetinin şiddetiyle titredi apartman, pencereler…
Damla Aydoğan bezi attı elinden. O da şimdi Meursault gibi yabancıydı yeryüzüne. Dünyanın, kenarları alçakgönüllü dantellerle süslü tatlı kayıtsızlığına kendini açmak için İki eliyle ayırdı yakasını. Sızlayan gövdesinden baktı dövmesine. Kapella ve Berenis’in Saçları. Zırrr… Zırrr… Telefon çaldı. Kurulan bir saat gibi kafesinde ötmeye başladı Kanarya Bay Misket.
“Alo… Efendim?” “ Kızım… Ne yapıyorsun?” Aynadaki yüzünü getirdi gözünün önüne. Geçirdi zihninden ‘aynaya bakıyordum ve hala Efruz’a üzülüyorum anne.’ Diyemez tabii böyle. Aklın süzgecinden geçmeyen en küçük gerçekler bile ölümü bilerek yaşamak gibi tuhaf gelmez mi gerçekten? Gelir elbet. Hem, sonra deli derler. Belki ‘Hâlâ mı?’ der üzülür anne. Bir ‘hiç’ dersin. Arkasından hızlıca ‘evdeyim, aynı şeyler…’ Sorarsın. ‘Sen ne yapıyorsun?’
Aynen öyle yaptı Damla Aydoğan. Oturdu perde sakallı penceresinin çaprazındaki köşeye. Bir eli ceviz oymalı, ahşap koltuğun kıvrımında bir eli yüreğinde. “Damla… Neyin var kızım? “ Bir şeyim yok anne, yorgunum sadece…” Sessizlik… “ Kapatmalıyım, sonra konuşuruz yine…”
Hüzün eğrisi gibi indirdi omuzlarını. Sessizliği ile bakışmak için geri döndü aynasına. Gözyaşları damlıyordu çenesinden. Sabitledi bakışlarını varlık aynasının yokluk suretine. Kazıdı dibini kirpikleriyle. Ne heves buldu ne medet… İşte ağlıyor Emel Hanım. Tekrara sardı Ali Kemal Bey. Sesle ağlıyordu Damla bu sefer. Yakınındaki çekmeceden mum çıkardı ama kibrit çakmaya yoktu dermanı. Titredi dudakları, burun kapakları. Yutkundu. Üşümeye başladı asmanın salkımları. Yansıma aynanın içinden, kenarları kehribar, ruhu yamalı… Derin bir nefes alıp anlatmaya başladı:
“Ne aykırıydım ne uyuşmaz. İçinin kuytusuna saklanan insanlar gibi rüzgârın nefesine çarpıyordu bulutlar. Şekiller… Uzun, düz, yuvarlak… Aynı anda bir şah oluyorlardı bir şahbaz.
Ne zamandır aynamdaki yansımamdan cevap bekliyorum. Ruhuma söz verdim. Alacağım cevabı taşıyacağım başımda, alnımda hatta ense çukurumda. Farkında değilmişim, yılgın bir ıslık var ağzımda. Yumuşak bir bal gibi sızıyor etrafa. Elledikçe kırılgan, var ile yok arasında, sigara dumanı gibi uçuş uçuş dağılıyor etrafa. Belki de bahane bulmak için yaşamak ile yaşamak için bahane bulmak arasındaki o kilitli sandıkta.
Cevap bekliyorum. Saati yok, sanki aynı döngüde durmuş vakit. Zaman Efruz’un öldüğü an. Duymuş gibi parça çalıyor Füsun Abla, sözler Cemal Safi- ‘Köz Gönder Bana’ son yudumunu içip kahvesinin fal kapatacak ardından. Eline sopa alacak fabrika işçisi Haydar: “ Kes artık şişti kafam! Uyuyacağız şurada…”
Ebru, benim kız, bir rüyanın içinde uyumuş gibi kitap okuyor durmadan. Beyaz Kale, Orhan Pamuk’tan. Bağırıyor: “ Anne! Şu alıntıya baksana” “ Ay kime çekti bu, kesin babasına.” “Şimdi nasıl bakayım? Kim görmüş, kim duymuş? “Dinle” derler insana.
“ Anne dinliyor musun?” “ Eveeettt…”
“ Onlar yağmurun silikleştirdiği hayaletsi bir ışığın içinde… yıldız çerçeveli koskoca bir aynanın ıslak yüzüne boşu boşuna bakıyorlardı.” “Gökyüzünden mi bahsediyor?” Gülümsüyorum.
Bu kız ben miyim, annem mi? Şaşırıyorum aslında. İyice göreyim diye yansımı dürbüne dönüşüyor ellerim. Bir masa bu, görüyorum. İtalyan Köle falan yok. Üzerinde parşömen kağıtlar… Tam iki kişiler biri üstüne çıkmış masanın biri altında.” İnin artık!” diyor masa. ‘Başka durak yok!” Füsun Abla fal bakıyor, şarkının ikinci kısmından anlıyorum bunu. Kuaför Liz, tutturamadı müşterinin saç rengini o da müşterisinin aynasındaki yansımasına bakıyor. Onu da açık penceremin camından görebiliyorum.
Ayna kalınlaştı. Sanki bir şey saklıyor dilinin altında. Bunu bir an önce öğrenmek için kırmalıyım aynayı. Bir çekiç lazım bana. Nerede- nerede olabilir?
Tabii ki kocam olacak Efruz’un malzeme çantasında. Elime alıp çekici dikiliyorum aynanın karşısına. Derin bir nefes alıyorum gücümü toplamak için. Hazırım… Vuruyorum. Sonra bir daha… Şangır Şungur dağılıyor ayna. “Anne! İyi misin?” demiyor Ebru çünkü kulaklığı var ve son ses müzik dinliyor. Üstüm başım ayna içinde. Elime yüzüme bulaştı ama parçaları batmadı etime. Düşünüyorum burada. Batmalı mıydı acaba? Garantiye alıyorum. Bir parçasını sıkıyorum avucumda. Misket dil çıkarıyor. Dil çıkardı dediysem esniyor da ondan. Pıt pıt pıt yere damlıyor kanım. Size bir şey söyleyeyim mi? O kadar donuklaşmışım ki ruhum kadar sızlamıyor elim.
Alacaklı gibi kapıyı çalıyor biri bir anda. Elimde çekiçle açıyorum kapıyı. Diğer elimde aynadan parça. Kapıya gelen Komşum Haydar… “Bu ne yahu- bu nasıl apartman? Bir uyutmadınız!” Gözlerim de ruhum gibi donuk. Donuk donuk bakıyor Haydar’a. Ama yutkunuyorum. Haydar söylenerek gerisin geri gidiyor evine. Çok şükür, apartmandaki döngüyü de kırdım mı ne?
Oturuyorum öylece eşiğe. Avucumdaki kanlı ayna parçasını yüzüme tutuyorum. Kan yüzümde mi, aynada mı yoksa elimde mi? Aklım karışık. Ebru duymasa da bağırıyorum“ Ebru! Ayna bakıyor da insan bakmıyor insana. Gülümsüyorum. Ayna da gülümsüyor bana ve tüm bunlar olurken sinek durmadan hiç durmadan cama çarpıyor.



