Aşk, insanlık tarihi boyunca belki de üzerine en çok konuşulan, en çok yazılan ve buna
rağmen üzerinde en az uzlaşılan duygudur. Her insanın aşk tarifi başkadır; çünkü herkes onu
yaşadığı kadar tanır. Kimisi aşkı kavuşmakta bulur, kimisi beklemekte, kimisi ise ayrılığın hiç
dinmeyen sızısında… Bu yüzden filozoflar, şairler ve romancılar aynı duyguyu birbirinden
bambaşka biçimlerde anlatmıştır. Platon için aşk, insanı eksik yanını aramaya yönelten bir
hakikat yolculuğudur. Mevlânâ onu insanı dönüştüren ilahi bir ateş olarak görür. Dostoyevski,
sevgiyi insan ruhunun en ağır imtihanlarından biri gibi işler. Şairler ise çoğu zaman aşkı
özlemle, hasretle ve yarım kalmışlıkla anlatır. Hiçbiri birbirini bütünüyle yalanlamaz; çünkü
aşk, herkesin kendi kadar bildiği bir duygudur.
Belki de asıl yanılgı burada başlar. İnsanlar çoğu zaman yaşadıkları her güçlü duyguyu aşk
sanırlar. Arzuyu aşk zanneden de vardır, alışkanlığı aşk diye yaşayan da, yalnız kalmaktan
korktuğu için bir ilişkiye tutunan da… Oysa güçlü hissetmek, gerçekten sevmek anlamına
gelmez. Her büyük heyecan aşk değildir.
Bu yüzden bana göre aşkın gerçek olup olmadığını anlamanın iki sağlaması vardır. İnsan,
kalbinin yanılıp yanılmadığını en çok bu iki anda öğrenir. İlki, sevdiği insanla bütün
mesafelerin ortadan kalktığı, tenlerin olduğu kadar ruhların da birbirine dokunduğu en yakın
andır; ikincisi ise ondan ayrıldığı an. Aşkın doğruluğu ne verilen sözlerde ne de kurulan
hayallerde saklıdır. Gerçek cevap, insanın bu iki uç deneyimde hissettiklerinin içinde gizlidir.
Çünkü aşk, sanıldığı gibi yalnızca kalbin hızlanması ya da birini özlemek değildir. Aşk,
insanın bütün düzenini değiştiren sessiz bir devrimdir. Sevmeden önce kendimizi güçlü
sanırız. Hayatı aklımızla yönettiğimizi, hiçbir insana ihtiyaç duymadan yaşayabileceğimizi
düşünürüz. Sonra biri çıkar karşımıza ve yıllardır kurduğumuz o sağlam düzen, tek bir bakışla
yerinden oynamaya başlar. Öncelikler değişir, korkular değişir, zaman değişir. En önemlisi de
insanın kendisi değişir. Çünkü aşk, kalbe uğrayan geçici bir misafir değil; oraya yerleşen yeni
bir hayattır.
Aşkın ilk sağlaması, iki insanın birbirine en yakın olduğu andır. Aradaki bütün sınırların
silindiği, nefeslerin birbirine karıştığı, dokunmanın yalnızca tene değil ruha da ulaştığı o an…
İşte insan tam da orada yanılabilir. Çünkü arzu ile aşk, çoğu zaman aynı kılıkta gelir. Bedenin
aldığı haz, kalbin hissettiği sevgiyle kolayca karıştırılabilir. Oysa alınan haz tek başına aşkın
kanıtı değildir. Asıl soru, o yakınlık sona erdiğinde insanın içinde neyin kaldığıdır.
Eğer dokunuş bittiğinde özlem başlıyor, sevgi eksilmiyor; aksine daha da derinleşiyorsa,
karşınızdaki insan yalnızca bedeniyle değil, bütün varlığıyla daha kıymetli hâle geliyorsa, işte
orada aşk kendini göstermeye başlar. Çünkü gerçek aşk, bedensel yakınlığın ardından tükenen
değil, daha da çoğalan duygudur. Şehvet doyar; aşk ise doydukça derinleşir. Aralarındaki en
büyük fark da budur.
İkinci sağlama ise ayrılıktır. Çünkü hiçbir duygu ayrılık kadar acımasız bir sınavdan geçmez.
İnsan gerçekten sevmişse, ayrılık yalnızca bir insanı kaybetmek değildir. Onunla birlikte kurduğu geleceği, birlikte yaşanacağını düşündüğü yılları, alışkanlıklarını, hayallerini ve
kendi içindeki bir parçayı da kaybetmektir. Bu yüzden ayrılık, yokluğun değil; eksilmenin
adıdır.
İnsan çoğu zaman sevdiği kişiyi değil, onun yanında kurduğu hayatı kaybeder. Birlikte
gidilemeyecek yolları, kurulamayacak sofraları, söylenemeyecek cümleleri ve hiç
gerçekleşmeyecek ihtimalleri toprağa gömer. Kalbi yoran da çoğu zaman giden insan değil,
onunla birlikte ölen hayallerdir.
Acının büyüklüğü, sevginin büyüklüğünü ele verir. Her ayrılık üzücüdür; ama her ayrılık
insanın ruhunda aynı izi bırakmaz. Bazı insanlar gider ve hayat kısa bir süre sonra eski
düzenine döner. Bazıları ise yıllar geçmesine rağmen insanın içinde sessizce yaşamaya devam
eder. Demek ki aşkın gerçek ağırlığı, ayrılıktan sonra taşınan sessizlikte ölçülür.
Belki de aşkı en çok burada yanlış tanımlarız. İnsanlar birlikteyken birbirlerini sevdiklerini
sanırlar. Oysa aşk, yalnızca varlıkta değil, yoklukta da kendini ispat eder. Çünkü varlık
herkesi mutlu edebilir; asıl mesele, yokluğun insanın içinden neyi söküp aldığıdır. Eğer
aradan geçen zaman sevgiyi azaltmıyor, yalnızca acısını olgunlaştırıyorsa, o duygu çoktan aşk
olmuştur.
Ne var ki bugünün dünyasında aşk da tüketim kültürünün hızına yeniliyor. İnsanlar birbirlerini
tanımaktan çok birbirlerini beğeniyor; anlamaktan çok etkilemeye çalışıyor. İlişkiler
derinleşmeden bitiyor, duygular olgunlaşmadan başka yüzlere yöneliyor. Belki de bu yüzden
insanlar, aşkın ne olduğunu değil, yalnızca nasıl hissettirdiğini konuşuyor. Oysa gerçek aşkın
en büyük ihtiyacı heyecan değil, zamandır. Çünkü zaman, sahte olanı eksiltir; gerçek olanı ise
sessizce büyütür.
Sonunda geriye tek bir gerçek kalır. Yüzyıllardır filozoflar aşkı tanımlamaya, şairler onu
dizelere sığdırmaya, romancılar ise hikâyelerle anlatmaya çalıştı. Belki de hiçbiri yanılmadı;
çünkü her biri aşkın başka bir yüzünü gördü. Ama insan kendi aşkının hakikatini, başkalarının
cümlelerinde değil, kendi hayatında aramak zorundadır. İşte bu yüzden bana göre aşkın iki
sağlaması vardır. Biri kavuşmanın en büyük hazzında, diğeri ayrılığın en derin acısında
yapılır. Eğer bir insan, sevdiğine en yakın olduğu anda da ondan en uzak kaldığı anda da aynı
sevgiyi taşıyabiliyorsa, artık buna şüpheyle bakılmaz. Çünkü aşk, ne söylenen sözlerle ne
verilen vaatlerle ne de geçici heyecanlarla ölçülür. Aşk, insanın en mutlu anında da en büyük
acısında da değişmeden kalabilen tek duygudur. Belki de bu yüzden gerçek aşk, insana
mutluluk vermekten önce hakikati öğretir; insan, kalbinin en doğru cevabını ancak en büyük
hazzı ve en büyük acıyı yaşadığında alır.



