Çağdaş Sanat konulu bu özel sayımızda, kavramın derinliğini inceleyelim. Kendi ismimi taşıması bir yana nedir bu çağdaş sanatın kerameti? Cevap, II. Dünya Savaşı sonrası dünyada yaşanan köklü toplumsal, ekonomik ve felsefi değişimlerin birleşimiyle hazırlanan sosyo-ekonomik altyapıda ve en önemlisi fikirde gizlidir. Çağdaş sanatlarda temel olarak, eserin ardındaki düşüncenin (konseptin) ortaya çıkan estetik formdan daha önemli olması esastır. Bu radikal görüşün temelleri, Fransız/Amerikalı sanatçı Marcel Duchamp’ın ters çevrilmiş bir pisuvarı “Çeşme” adıyla sergileyerek “ready-made” kavramını ortaya atmasıyla atılmıştır. Duchamp’ın bu avangard eylemi, sanatı teknik ustalıktan ayırıp, entelektüel bir eylem olarak tanımlamıştır.
Özellikle 1960’lardan sonra, modernizmin katı kurallarını yıkan sanatlar ortaya çıktı. Sanatın sadece güzel olmak zorunda olmadığını, aynı zamanda bir fikir, bir deneyim ya da bir eleştiri olabileceğini savundular. Amerika’da gelişen Soyut Dışavurumculuk hareketinde, Jackson Pollock’un aksiyon resmi ve Mark Rothko’nun renk alanı resimleri duygusal ve ruhani dışavurumu merkeze aldı. Ancak hemen ardından gelen Pop Art döneminde, Andy Warhol seri üretim ve çoğaltmayı kullanarak yüksek sanat ile popüler kültür arasındaki sınırı kaldırdı. Tüketim kültürünü ve kitle iletişimini merkeze alan Roy Lichtenstein gibi isimler de bu dönüşümü pekiştirdi. Aynı yıllarda, sanatı tamamen zihinsel bir eylem olarak tanımlayan Joseph Kosuth’un Kavramsal Sanat’ı ve geometrik, tekrarlayan formları savunan Donald Judd’ın Minimalizmi doğdu. Bu akımlar, sanatın biricikliğini ve duygusal yükünü reddederek yeni bir sanat felsefesi inşa etti.
1970’ler ve 1980’ler, sanatın yönünü ve mecrasını köklü biçimde değiştiren sosyo-politik ve teknolojik gelişmelerin yaşandığı bir dönemdi. Postmodernizmin yükselişiyle birlikte, büyük anlatılar ve mutlak hakikat iddiaları sorgulanarak sanatta çoğulculuk ve melezleşme hâkim oldu. Bu dönemde, 1960’larda başlayan sivil haklar ve feminist hareketler kurumsallaştı. Feminist Sanat adı altında, kadın sanatçılar patriarkal sanat tarihini eleştirirken, Cindy Sherman gibi isimler fotoğrafı bir kimlik ve toplumsal cinsiyet sorgulama aracı olarak kullandı.
Teknolojik cephede, taşınabilir video teknolojisinin (VCR’lar) yaygınlaşması, sanata tuvalin ötesinde yeni bir mecra sundu. Nam June Paik video sanatının kurucusu olarak kabul edilirken, sanatçılar artık enstalasyon ve Performans Sanatı gibi, sanatçı bedeni ve eyleminin merkeze alındığı geçici, deneyim odaklı biçimlere yöneldi. Bu dönemde Marina Abramović gibi sanatçılar, bedeni zorlayıcı performanslarıyla sanatın piyasada metalaşmasına tepki gösterdi. Türk sanatında ise Ömer Uluç ve Burhan Doğançay modernizmin ve popüler kültürün izlerini sürerken, Ayşe Erkmen mekân ve zamanı sorgulayan enstalasyonlarıyla; Kutluğ Ataman kimlik ve bellek temalı video çalışmalarıyla uluslararası alanda tanındı.
Edebiyat da bu dönüşümden nasibini aldı. Büyülü Gerçekçilik akımının öncüsü Gabriel García Márquez ve Isabel Allende, günlük hayatın içine doğaüstü unsurları doğal bir şekilde yerleştirdi. Postmodernizmin zirvesinde yer alan Italo Calvino ve Jorge Luis Borges ise metinlerarası göndermeler, labirentvari yapılar ve felsefi paradokslarla anlatının geleneksel yapısını sorguladı. Türk edebiyatında ise Adalet Ağaoğlu, aydınların çıkmazlarını çok katmanlı anlatı teknikleriyle işlerken, Latife Tekin yerel mitleri ve fantastiği harmanladı. Hasan Ali Toptaş ise dili deneysel bir yaklaşımla sorgulayan önemli bir figür oldu. Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk ise Doğu-Batı çatışması, hafıza ve resim sanatının roman içindeki yeri gibi evrensel temalarla küresel bir okuyucu kitlesine ulaştı.
1990’lar, İnternet’in halka açılması ve küreselleşmenin hızlanmasıyla sanatın coğrafyasını ve mecrasını kökten değiştirdi. İnternet Sanatı (Net Art) akımı doğarken, Damien Hirst gibi YBA (Genç İngiliz Sanatçılar) akımı, şok estetiği ve ticarileşmeyi harmanlayarak sanatın popüler kültürle olan ilişkisini dönüştürdü.
2000-2020 arasındaki yirmi yıl ise sosyal medyanın yayılmasıyla Post-İnternet Sanatı akımını zirveye taşıdı. 2001 sonrası yeni güvenlik kaygıları, 2008 Küresel Mali Krizi ve artan iklim krizi farkındalığı, sanatı politik aktivizm ve ekolojik sanat alanlarına yönlendirdi. Sürdürülebilirlik sanatsal malzemenin ve üretimin en önemli kaygısı haline geldi. Bu dönemde büyük veri ve algoritmalar, sanatçılar için yeni bir araç haline geldi.
2020 sonrası dönem, üretici yapay zekânın yükselişi ve NFT patlamasıyla sanatın en radikal değişimini yaşadı. Yapay zekâ, sanatçının ortak yaratıcısı haline geldi ve sanatın özgünlüğü üzerine felsefi tartışmaları tetikledi. NFT’ler ise dijital mülkiyet kavramını yeniden tanımlayarak sanatı, fiziksel mekân dışına taşıyan sanal ekonomileri yarattı. Metaverse kavramının popülerleşmesiyle, sanat eserleri tamamen sanal, sürükleyici deneyimlere dönüştü. Refik Anadol gibi sanatçılar, veri heykelleri ve yapay zekâ tablolarıyla bu akımın en önemli küresel temsilcileri oldu.
Edebiyatta ise hızlanan yaşam temposuyla mikro-hikâyeler ve melez türler öne çıkarken, geleneksel roman yapıları sorgulandı. Ancak tüm bu teknolojik ve yapısal değişimlere rağmen, sanatın odağı küresel çatışmalar, eşitlik, adalet ve iklim krizi gibi temel insani ve toplumsal konular olmaya devam edecektir.
Ancak mecra ve yapısal özelliklerden bağımsız olarak önümüzdeki süreçte sanatın toplumsal konulara vurgu yapacağı öngörülüyor. İklim krizleri, çevre kirliliği, temiz suya ulaşım gibi toplumsal konular sanatçıların duyarlılığından nasibini alacak. Öne çıkan diğer kavramlar da kültürel çeşitlilik, savaş suçları, eşitlik, adalet, LGBTQ+ ve kadın hakları olacak.
Sürdürülebilir sanat konusuna özellikle değinmek isterim. Sürdürülebilir sanat, aynı zamanda Ekolojik Sanat veya Çevre Sanatı olarak da adlandırılır, sanatsal üretim pratiğinde çevresel, kültürel ve ekonomik sürdürülebilirlik ilkelerini merkeze alan bir çağdaş sanat yaklaşımıdır. Bu sanat biçimi, sadece çevre temasını işlemekle kalmaz; aynı zamanda sanatın üretim biçimini ve malzeme döngüsünü de kökten sorgular.
Sürdürülebilir sanatın felsefesi üç temel alanda sorumluluk almayı hedefler. İlk ve en önemli alan çevresel sorumluluktur. Sanat eserlerinin üretiminde kullanılan malzemelerin çevresel ayak izini en aza indirmeyi amaçlar; bu da geri dönüştürülmüş, geri kazanılmış veya doğada çözünür malzemelerin kullanımını içerir. Bu yaklaşım, sanat stüdyolarının ve kurulumlarının ürettiği atığı azaltmayı veya sıfırlamayı hedefler. Sanat, sadece eleştiri yapmakla kalmaz, aynı zamanda kirli alanları restore etme veya iyileştirme amaçlı aktif projeler şeklinde de ortaya çıkabilir.
İkinci olarak, bu sanat anlayışı sosyal ve kültürel sorumluluğu içerir. Eserler, iklim değişikliği, kirlilik, türlerin tükenmesi ve temiz suya erişim gibi küresel ekolojik krizler hakkında halkı bilinçlendirmeyi hedefler. Genellikle izleyicinin katılımını gerektirir; böylece bireylerin çevre sorunlarına karşı kişisel sorumluluk almasını teşvik eder ve yerel ekosistemleri, geleneksel bilgi sistemlerini kapsayıcı bir dille ele alır. Üçüncüsü, ekonomik sürdürülebilirlik önemlidir. Sanat eserlerinin tek kullanımlık olmaktan çıkıp, uzun süre varlığını sürdürebilir veya tamamen doğal döngüye geri dönebilir olması beklenir. Ayrıca üretim ve sergileme süreçlerinde düşük enerji tüketimine dikkat edilir.
Sürdürülebilir sanat, çeşitli biçimlerde kendini gösterir. Örneğin, doğrudan doğada, doğal malzemelerle yapılan ve zamanla doğanın döngüsüne teslim olan Arazi Sanatı (Land Art); hurda, plastik, cam gibi atık malzemeleri sanatsal bir değere dönüştüren Geri Kazanım Sanatı; ve çevresel verileri görselleştirerek soyut verileri somut, duygusal deneyimlere çeviren Veri Görselleştirmesi. Temel amaç, sanatın estetik ve kavramsal gücünü kullanarak, insanları doğa ile yeniden bir araya getirmek ve ekolojik bir etik inşa etmeye yardımcı olmaktır.
Sürdürülebilirlik temasını işleyen ve ekolojik sanat alanında dünya çapında ün kazanmış en etkili sanatçılar; Olafur Eliasson, Agnes Denes, El Anatsui ve Chris Jordan gibi isimlerdir.
Bu sanatçılar, eserlerinde çevresel sorunlara dikkat çekmek, doğal malzemeler kullanmak veya sanatsal üretimde sürdürülebilirlik ilkelerini uygulamakla tanınırlar. Örneğin, Olafur Eliasson büyük ölçekli enstalasyonlarında ışık ve su gibi doğal fenomenleri kullanarak izleyicinin çevre algısını yeniden şekillendirir ve “Ice Watch” serisiyle iklim krizinin somut sonuçlarını gözler önüne serer. Agnes Denes, arazi sanatını kullanarak, Manhattan’da bir buğday tarlası ekmek gibi aktif projelerle küresel açlık ve kentleşmeyi sorgulamıştır. Geri kazanım sanatının önemli bir figürü olan El Anatsui ise çöpe atılmış şişe kapaklarını sanatsal bir değere dönüştürerek küresel tüketim ve atık sorunlarına dikkat çekerken, Chris Jordan fotoğrafı kullanarak okyanuslardaki plastik kirliliğinin trajik boyutlarını belgeler. Bu sanatçılar, eserlerinin hem içeriği hem de kullandıkları malzemeler aracılığıyla sürdürülebilirliği çağdaş sanatın merkezine taşımaktadır. Bu alanda ülkemizden Pınar Yoldaş’ı ilgiyle takip ediyorum. Deniz Sağdıç da oldukça popüler.
Sürdürülebilir edebiyat ise eserlerinde ekolojik konulara, çevre krizine ve doğa ile insan ilişkisine odaklanan yazarlarla hayat bulur. Bu alanda uluslararası düzeyde öne çıkan isimlerden Margaret Atwood, özellikle İklim Kurmacası türündeki distopik eserleriyle biyolojik felaketler ve ekolojik yıkımın sonuçlarını derinlemesine işler. Richard Powers, Sarmaşık romanıyla insan dışı yaşamın ve gezegenin karmaşık ekolojik ilişkilerinin merkeziyetini vurgular. Ursula K. Le Guin ise bilimkurgu ve fantazi türündeki eserlerinde sürekli olarak ekolojik denge ve kaynak yönetimi temalarını işlemiştir. Ayrıca, Wendell Berry gibi yazarlar, Doğa Yazımı geleneğini sürdürerek yerelliğin ve küçük ölçekli tarımın sürdürülebilirliğini savunur. Türk edebiyatında ise Yaşar Kemal, İnce Memed ve diğer eserlerinde Anadolu coğrafyasının güzelliğini ve doğanın sömürüsüne karşı direnişi destansı bir dille anlatmıştır. Buket Uzuner Su ve Toprak gibi romanlarında doğal kaynakların tükenmesi ve iklim değişikliği gibi konulara ekolojik bir perspektiften yaklaşırken, Latife Tekin de Sevgili Arsız Ölüm gibi eserlerinde doğal yaşamın kültürel bellek üzerindeki etkisini incelemiştir. Bu yazarlar, eserlerinin içeriği ve felsefesiyle, sürdürülebilir edebiyatın tematik derinliğini ve kültürel sorumluluğunu ortaya koymaktadır.
Sevgili Yaşar Kemal’den bir alıntı ile vedalaşıyorum:
“Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.”



