Sis, Karasu Ormanı’nın üzerine çöktüğünde ağaçlar birer hayalete dönüşürdü. Gündüzleri bile güneşin girmekte zorlandığı bu kadim ve sık orman, gece olduğunda sadece kurtların ya da baykuşların değil, köylülerin dilden dile dolaştıran asırlık efsanelerinin de meskeniydi.
Deniz, eski ve ahşap masasının başında, saatlerdir bu kasvetli havanın ritmine ayak uydurmaya çalışıyordu. Kalemi parmaklarının arasında titriyor, defterine dökülen kelimeler gecenin karanlığında kayboluyordu. Pencerenin camına vuran rüzgâr, sanki dışarıda biri varmış gibi tıkırdıyordu.
Tam o sırada, evin çatısından gelen tuhaf bir tıkırtı ve ardından camı çizen keskin bir pençe sesiyle irkildi. Ayağa kalkıp pencereye yürüdü, camı araladı. Dışarıdaki yoğun sisin içinden kanat çırpma sesleri duyuldu. Pervazın üzerinde, koyu gri tüylü, gözleri karanlıkta parlayan iri bir baykuş duruyordu. Hayvanın ayağına sıkıca bağlanmış eski, mühürlü bir zarf vardı.
Deniz tedirgin bir hareketle zarfı çözdü. Baykuş, arkasına bile bakmadan sessizce sisin içine karışıp gözden kayboldu. Zarfı titreyen ellerle açtı; içinden sararmış, mürekkebi kısmen dağılmış bir kâğıt çıktı. Üzerinde daktiloyla yazılmış şu kısa cümle duruyordu:
“Buraya girenin çıkışı yoktur.”
Deniz kaşlarını çatarak güldü, bunu kötü bir şaka ya da yerli halkın saçma bir uyarı safsatası sandı. Fakat kâğıdı masaya bıraktığı an, dışarıdan gelen bir çıtırtı dikkatini çekti. Pencereden dışarı baktığında, ormanın girişindeki demir kapının hemen ötesinde, sisin içinde uzun, şekilsiz bir gölge fark etti. Hareketsiz duruyordu ama sanki doğrudan ona bakıyordu.
İçindeki huzursuzluk büyümüştü. Merakı korkusuna galip geldi; ceketini omzuna atıp eline küçük bir el feneri alarak dışarı çıkmaya karar verdi.
Ormanın sınırına vardığında, sis adeta soğuk parmaklarıyla yüzüne dokundu. Fenerin cılız ışığı, ağaç gövdelerinin arasında yansıyor, ileriyi görmeyi imkânsız hale getiriyordu. Derin bir nefes alıp ormanın içine, yasak patikaya adımını attı.
“Orada kim var?” diye seslendi sesi titreyerek.
Cevap vermedi orman; sadece yaprakların arasından uğuldayan rüzgâr ve uzaklardan gelen baykuşun tizlikteki çığlığı duyuldu. Yürüdükçe arkasındaki patika sisle kapandı, geriye dönüş yolu tamamen silindi.
Fenerin ışığı ani bir temassızlıkla titredi ve söndü. Zifiri karanlıkta kalakalmıştı. Tam o an, kulağının dibinde, buz gibi bir nefes ve kısık bir fısıltı duyuldu:
“Uyarıldın… Artık buranın bir parçasısın.
Deniz’in ensesindeki tüyler dikik dikik oldu. Kulağına süzülen buz gibi nefes, bedenindeki tüm kanı dondurmaya yetti. Arkasına dönmeye bile cesaret edemeden feneri çılgınca avucunda salladı, bir iki vurup ışığı tekrar yaktı. Cılız sarı ışık hüzmesi etrafı kaplayan sisin içinde yeniden belirdiğinde, karşısında hiç kimse yoktu.
Fakat yerdeki nemli yaprakların üzerinde, kütleli bir şeyin sürüklendiğini gösteren taze izler vardı.
Geriye dönüp kaçmak için hamle yaptı ama ardındaki yol yok olmuştu. Ağaçlar sanki yer değiştirmiş, sık çalılar ve devasa gövdeler birer duvar gibi arkasını kapatmıştı. Mektuptaki kelimeler zihninde bir çan gibi yankılandı: “Buraya girenin çıkışı yoktur.”
Sisin içinden tıkırtılar, fısıltılar yükselmeye başladı. Orman adeta canlı bir organismaydı ve Deniz’i yavaş yavaş yutuyordu. Deniz, gölgelerin ağaç aralarından kayarak ona doğru yaklaştığını gördü. Her bir gölge, tıkırdayan baykuş gaga sesleri çıkaran belirsiz silüetler çiziyordu.
Fenerin ışığını en yakınındaki gölgeye tuttu. Işık, sisin ortasında duran eski, paslı bir aynanın yüzeyine çarptı. Ağaçların arasına yerleştirilmiş devasa bir ayna… Deniz aynaya baktığında kendi yansımasını göremedi; aynadaki gölge, elinde mektubu tutan ve arkası dönük duran bambaşka bir silüetti.
O an anladı: Orman, buraya yolu düşen ve uyarıyı hiçe sayan herkesin zihnini ve ruhunu gölgelere çeviriyordu. Mektubu getiren baykuş bile, vaktiyle bu patikaya adım atan başka bir talihsizin hapsolmuş ruhundan başkası değildi.
Deniz cebindeki çakmağı çıkardı. Titreyen elleriyle, baykuşun getirdiği o sararmış mektup kâğıdını tutuşturdu. Alevler kâğıdı sardıkça sis bir anlığına geriledi, gölgeler acı bir çığlıkla geri çekildi.
Ancak mektup kül olup yere düştüğünde, karanlık orman son bir hamleyle tekrar üzerine kapandı.
Ertesi sabah ormanın girişine gelenler, ne Deniz’den bir iz bulabildiler ne de onun kulübesinden. Yalnızca sisin içindeki sık ağaçlardan birinin dalında, geceyi sessizce izleyen, gözleri karanlıkta parlayan yeni bir baykuş duruyordu…

