Kar fırtınası bütün şehri beyaza bürümüştü. Rüzgâr yüzüme çarparken. Soğuktan ellerimi hissedemez hâle gelmiştim. Bir kahvehanenin önünde durup içeri baktım. Sobanın sıcaklığı camı buğulandırmış, içeridekiler keyifle çaylarını yudumluyordu. İçeri girip biraz ısınmak istedim.
Kapıyı itileyerek açtım çan çaldı. Selam verdim. Köşede bir masaya oturdum.
“Aleykümselam, hoş geldin.”
“Bir çay da ben alabilirim.”
Sohbet sıcaktı. Okey oynayanlar da vardı. Mekân büyük, güzeldi.
“Buyurun, seni burada hiç görmedim. Nereden gelir, nereye gidersin?”
“Haydan gelir huya giderim. İlerideki ana yolda arabam kaldı. Çekici çağırdım, bir iki saate anca gelirim dedi. Arabada üşüdüm, bacanın dumanını görünce geldim.”
“Afiyet olsun. Yardım gerekiyorsa ederiz.”
“Sağ olun, bir iki saat beklerim.”
“Her kış böyle midir buralar? Hem soğuk, kar da çok yağıyor.”
“Buralar ne ki beyim, yüksek kesimlerde nefesimiz donuyor.”
“Anladım, boşuna dememişler coğrafya kaderdir.”
Gülümseyerek, “Evet doğru bu bölgeler çok soğuk. Şifa olsun,” dedi.
Tam o sırada kapının. Çanı çaldı. Yaşlı, üstü başı yırtık bir adam içeri girdi. Herkes bir an sessizleşti. Adam titreyen elleriyle cebinden birkaç kuruş çıkardı, uzattı. Şaşkın bakışlar adama çevrildi. İnsanların yüzlerinden aynı soru okunuyordu: Bu kış gününde bu hâle nasıl düşmüştü? Dışarısı öylesine soğuktu ki su döksen buz olurdu; üşümemek mümkün müydü?
Saçlarından ve sakalından buz sarkıyordu. Üstü başı yırtık, bedeni yaralıydı. Kahveci, amca“Gel, otur şöyle,” dedi. Başka biri sandalye çekti. Onu nar gibi kızarmış sobanın başına oturttular. Yaşlı adam hiç konuşmuyordu. Herkes bir şeyler soruyor, o ise sanki duymuyordu. Eliyle yan masadaki çayı işaret etti, elindeki parayı uzattı.
Kahveci “Amca, bırak parayı, sen nasılsın diye sordu?” Ses yoktu yine. Çay geldi. Sobanın başında öylece durdu, kızgın soba borusuna dalıp gitmişti bakışları.
“Kahveci, bu adamın durumu iyi değil. Diye seslendi. Hemen jandarmaya ve ambulansa haber vermemiz lazım” herkes telefonlara sarıldı ama çekmiyordu. Ben ana yolda aradım, çekiyordu. Dışarıya çıktım. Kar şiddetini artırmıştı, burnumuzun önünü göremiyorduk. Rüzgâr esiyor, gözler kapanıyordu. En yakın karakol üç kilometre uzaktaydı. Bu kara rağmen iki kişi cesaret edip yola çıkmak için hazırlandı. Biri kazak, hırka, gözlük, atkı. Herkes bir şey verdi, hazırlandılar, gittiler. Amca öylece duruyordu, konuşmuyor, susuyordu.
“Bu adamın da üstünü değiştirmemiz gerekiyor.”
Yedek kıyafetlerle yaşlı adamın üstünü değiştirdiler. Kanayan yaralarına olduğu kadarıyla pansuman yapıldı. Ayakkabılarını çıkardıklarında ayak parmaklarının birbirine geçmiş olduğunu gördük. Durum kötüydü.
Amca hâlâ sessizdi. Tekrar elleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
“Ne diyorsun amca, ne istiyorsun?”
Masadaki boş bardağı gösteriyordu. Çay istemişti belli ki. Hareketlenmeye başlamıştı lakin gözleri gittikçe kanlaşıyor, yüzü kızarıyordu. İnsanların yüzleri biraz olsun güldü; çünkü amca geldiğinden beri ilk defa hareketlenmişti. Ama biraz daha kötüleşiyordu. Donmuş bedeni çözülmeye başlamıştı. Çay geldi, hemen yudumladı. Herkes biraz rahatladı. Kahvehanede sohbetler yeniden başladı, masalardan kahkahalar yükseldi. Cama doğru geldim, dışarıya bakarak içimden konuştum: Belli ki ben de burada kaldım. Çekici de gelmedi. Yollar ne zamana açılır kim bilir.
“Kahveci, buyur çay iç,” dedi
“Belli ki bugün buradayız. Sağol”
“Haber gelmedi mi?”
“Yok. Dışarıya baksana, bu havada ne ambulans ne çekici gelir.”
“Amca ne olacak?”
“Ben sana söyleyeyim, bu adam gittikçe kötüye gidiyor, adam morarıyor resmen.”
“Ne yapacağız böyle?”
“Giden arkadaşlar karakola ulaşırlar inşallah.”
Bir ses geldi: “Hey, adam uyudu!” Hemen başına gittik. Gözleri kapalıydı. Uyuyakalmış gibiydi. Omzuna dokunarak, “Amca uyudun,” demeye kalmadı, yere yığıldı. Çaylar yarıda kaldı, sohbetler sustu. Herkes bir anda ayağa fırladı. Kolonya döktük, su verildi ama fayda etmedi. Amca uyanmıyor, gözleri çok hafif açılıyordu. Nabzına bakanlar başka başka şeyler söylüyordu. Biri “Yok,” diyor, diğeri “Var,” diyordu. “Öldü,” diyenler oldu. Her ağızdan bir ses çıkıyordu. Panik her yeri sardı. İnsanlar bildiğini de unuttu. Sardığımız yarasından kan gelmeye başladı. Vücudu titremeye başladı, can çekişiyor gibiydi. Telaş iyice yükseldi.
“Arkadaşlar bir susun. Aranızda ilk yardım bilen, anlayan var mı?”
“Var,” “Yok,” “Az çok,” sesleri yükseldi. Amca yerde titremeye devam ediyordu. Biz öylece baka kaldık. Yaşadığım tecrübe dolayısıyla içimden tansiyonu düşüyor, nabız gidiyor, artık yolun sonu gelmişti diye geçirdim. “Tansiyon aletiniz var mı?”
“burda yok evlerimizde var”
“Bu havada gidip gelene kadar yine bir süre ama yine de gidin biriniz.”
“Tamam, benim evim yakın, ben giderim.”
Kimse bilmiyordu ne yapacağını. İyi ya da kötü, tahminen hayat kurtarılmazdı ama yapacak bir şey yoktu. Öyle de böyle de ölecekti.
“Tuz limon var mı?”
Kahveci, “Var ama ne yapacaksın?”
“Biraz tuz getir. Ilık suya bol tuz koy, bir tane limon sık, iyice karıştır, hemen getir. Yardım edin başını kaldıralım.” Başını kaldırdık, Ağzına tuz döktüm. Yarasına tuz dökünce adam bağırdı. Tuzlu limonlu suyu içirmeye başladık, neredeyse bir sürahi su içirdik. Bir taraftan yarasına bastırıyorduk. Adamın titremesi hafiflemiş gibiydi, belki de bize öyle geldi. Benim düşüncem yarasına basmamız uyumasını engellemekti, içirmemiz tansiyonu yükseltmekti. Başka çözüm bulamadık. O sırada kapının çanı çaldı. Beyazlara bürünmüş olarak içeri girdiler. Sağlık görevlisi çantasından, jandarma silahından belliydi.
“Yardım edin Yardım edin diye sesler yükseldi”
Doktor, “Hastanın başından açılın!” Herkes açıldı. Doktor müdahale etti, iki tane iğne vurdu.
“Yatak gibi yer hazırlayın,” dedi. Sandalyeleri yan yana koyduk. Üzerimizdeki montları çıkarıp altına serdik. Hep birlikte amcayı kaldırıp yatırdık. Kıyafetlerden yastık yaptık. Doktor serumları taktı. Adamın rengi yerine gelmeye başlamıştı. Görevlilerin üzerindeki kar ısıdan eriyip yerlerde su birikmişti. Kahveci çaylarını verdi.
“Komutanım, bizim arkadaşlar nerede? Siz geldiniz, onlar gelmedi.”
“Ne arkadaşı?”
“Amca buraya geldiğinde çok kötüydü, telefonlar çekmiyordu. İki arkadaş gönderdik karakola yardım getirsinler diye.”
“Biz karakoldan gelmedik. Zaten sabahtan beri bu adamı arıyoruz. Arabasını bulduk, kaza yapmış. Buraya kadar izini sürdük. Ailesi ihbar etmişti. Biz çıktıktan sonra yollar kapandı.”
“Bizimkiler gidemedi o zaman karakola”
“Gitselerdi haber gelirdi. Kaç saat oldu?”
“Bir buçuk, iki saat olmuştur.”
“Merkeze sorayım. Yuvadan merkeze. Komutanım”
“Merkez dinlemede”
“Amcayı bulduk, köyün kahvesinde. Yalnız köy halkından iki kişi yardım çağırmak için yola çıkmışlar. Geldiler mi?”
“Henüz kimse gelmedi, bu karda buraya ulaşmaları zor. Buradan arama kurtarma ekipleri çıkaralım. Siz de oradan aramaya başlayın.”
“Emredersiniz.”
Amcanın durumu iyiydi ama bu sefer iki kişi kaybolmuştu. Kahve gerildi.
Komutan, “Doktor sen burada dur, biz gidelim,” dedi. Sobanın başından kapıya doğru giderken çan çaldı. Giden arkadaşlar beyazlar içinde içeri girdi. Herkes rahatladı.
“Çok şükür geldiniz.”
“Yolda komutanla karşılaştık. Arada mesafe vardı, bağırdık, duymadılar. Bizde peşlerine geldik.” Sobanın başına geldiler. Kahveci “Çok korktuk kayboldunuz diye.”
“Bizden kurtulmak kolay mı çay ver çay donduk.”
“Yuvadan merkeze. Komutanım, kaybolan arkadaşlar bulundu.”
“Tamamdır. Yardım yarım saat sonra geliyor.” Amca kendine geldi. Sonra yardım geldi, amcayı ambulansa götürdüler. Görevliler de gitti. Ben de yola koyuldum. Çekici gelmişti. Kahve halkı da en başta olduğu gibi keyfine döndü.
ERSAN İNCE


