• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Bakraç / Miraç Öztürk

Miraç Öztürk . Miraç Öztürk
3 Ekim 2026
. Öykü
0
Bakraç / Miraç Öztürk
0
SHARES
28
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Burada kimse kimsenin hikayesiyle ilgilenmiyordu. Tanıdık bir umursamazlık vardı herkeste. Sobanın üzerindeki çay kaynamış, fokurdama sesi odada yankılanıyordu. Demlikten çıkan buhar ve sobanın da sıcaklığıyla odadaki herkes gevşemiş, yanakları al al olmuştu. Bu umursamaz insanlar topluluğu sabahından akşamına günü geçirecek bir şey muhakkak bulurdu. Kendi aralarında bir dilleri vardı. Bedenleri de bu dile uyum sağlamıştı. Kapıdan girenlerin yüzüne dahi bakmıyor, sorulan sorulara kafaları öne eğik bir şekilde, soruyu soranla göz göze gelmemek için özel bir çaba harcayarak cevaplıyorlardı. Burası, bu dört duvar, bu resmi yer bambaşka bir dünyaydı dışarıya nazaran. Sobanın ısısı bile farklıydı. Kadınlardan biri kurşun kalemle topuz yaptığı saçıyla oynarken, bir yandan da önündeki dosyaları karıştırıyor, her on nefeste bir kendi kendine konuşuyor, huzursuz olduğunu odadaki herkese belli ediyordu. Bir diğer kadın ise arkadaşını kıskanmış gibi oflayıp pofluyor, önündeki dosyaları sert bir şekilde açıp kapıyordu. Kapı zaman zaman dışarıdan tıklanıyor, kasketiyle ya yaşlı birisi içeriye giriyor ya da her yanı kapalı kara çarşaflı bir kadın utana sıkıla derdini anlatmaya çalışıyordu. Kimsenin umurunda olmayan ezberlenmiş cümlelerle cevap veriyordu odadakiler. Şu karda izde binbir güçlükle yanlarına gelen, dertlerine çare arayan bu insanlar onların umurunda bile değildi. Tek dertleri sabah müstahdemin sobayı onlar gelmeden evvel yakmış olması ve çayı demlemesiydi. Bu ikisi olsundu da, gerisi hiç de önemli değildi. Çaydanlıktan sızan buhar sesinden başka çıt çıkmıyordu odada. Herkes önündeki dosyaya dalmış sanki akşama kadar bitirmezlerse fırça yiyeceklermiş gibi harıl harıl çalışıyorlardı. Gerçi, çalışmayıp da ne yapacaklardı? Bu küçücük nahiyede zaman nasıl geçecekti ki? Burası memleketin en sıradan kasabalarından biriydi. Öyle sıradan bir yerdi ki burası, düşman işgalinden kurtuluş günü dahi yoktu. 

Kasabayı ortadan ikiye bölen bir ırmak, ırmağın iki yanında biçimsiz, kiremitleri sıvasız apartmancıklar, iki yakayı birbirine bağlayan beton bir köprü ve köprünün az ötesinde küçük bir meydan ve meydanın ortasında bronz bir Atatürk büstü vardı. Kasabadaki her olay bu küçük meydanda vuku bulurdu. Meydanın çevresinde bir bakkal, yanında mangalüstü bir kasap, onun yanında kuyumcu, hemen karşısındaki binanın altında züccaciyeci, onun da iki dükkan yanında kasabanın tek eczanesi vardı. Küçük yerin derdi de küçük oluyordu aslında. Burada yaşayan memurlar beş on yıl dişlerini sıkıp, büyükşehirden ev, araba alacak parayı biriktirip, sonradan kaçarcasına gidiyorlardı. İşte bu kalemdeki iki kadın, bir erkek memur da böyle yapacaktı. Çaylarını demleyen, sobayı yakan Hasan efendi ise oralıydı zaten. Onun da tek bir hayali vardı, köyüne bir ev dikmek, emekli olup tavukla, inekle, bağıyla bahçesiyle uğraşmak. Hoş şimdi de tavukla, inekle uğraşıyordu ya. Memurların yumurtasını, sütünü  getiriyordu her hafta başında. İyi de kazandırıyordu bu iş kendisine. Hem aldığı maaş hem de yumurta, süt parası da eklenince üç beş yıla kalmaz hayalindeki evi yapabilirdi. Öğleye doğru sobaya bir poşet daha kömür attı Hasan efendi. Demliği kontrol etti. Çay bitmek üzereydi. Son demi bardağa doldurup kendine aldı. Demliği temizleyip öğlen çayını demlemeye koyuldu. Öğle yemeğinden sonra herkese sobanın da sıcaklığıyla rehavet çöküyor, sobanın üzerinde ağır ağır pişen çay memurların uykusunu açıyordu. 

Dışarıda güneş vardı. Yalnız yerdeki kar erimemiş, kristal halini almıştı. Kuru hava ve ayaz birleşince, güneş de tepeden vurunca insanı terleten, tepesini yakan, üşüten bir havaydı. Kat kat giyinenler ter içinde kalıyor, boğazına sardığı atkı yerinden oynadıkça sanki koynundan içeriye buz atmışlar gibi oluyor, bir yandan terli sırtına ürpertili bir üşüme geliyor, öte yandan da terden sırılsıklam oluyordu. İşte böylesi bir havada köyünden inip gelmişti kasabaya. Kafasında kulaklarını da örten kalpak benzeri bir başlık, boğazında sanki öylesine atılmış gibi duran bir atkı, üzerinde her iki yanında kürkleri solmuş, eskimiş bir deri ceket, bıyıklarıyla sakalı bir haylice uzamış halde, utana sıkıla girdi kapıdan içeri. Daha önce bir kaç kez de gelmişti buraya ama yine utanıyor, sıkılıyordu. Kapının girişindeki masa ile geçilecek olan ara kısmı bir başka masayla kapatmıştı memurlar. Kapıdan giren öylece dikiliyordu, içeriye, memurların yanına geçmesi engelleniyordu vatandaşların. Böyle bir kural yoktu gerçi ama hiç kimse de ses etmiyordu bu duruma. Köylüler zaten alışkındı bu ikinci sınıf muameleye. Hatta azar işitmeden işini halledebilen mutlu ayrılıyordu daireden. 

Rüstem odayı iyice süzdü, kapıda dikiliyordu. Birilerinin onu fark etmesini istiyordu. Odadaki memurlar önlerine gömülmüş, hiç kimse kapı tarafına bakmıyordu. Aslında hepsi kapıda bekleyen birisi olduğunu biliyor ama ısrarla, inatla, bilerek ve isteyerek kafalarını kaldırmıyorlardı. Rüstem’in oradaki hali bir portmantodan farksızdı. Zaten uzaktan bakınca da çelimsiz haliyle, üzerine atkı, bere, ceket asılmış bir portmantoya benzemiyor değildi. Bu sessizlik biraz fazlaca sürmüştü. Rüstem boğazını temizledi, “Selamın Aleyküm bacım” dedi. Kimse ürpermedi mesela bu selama. Saçında kalem olan memur bakışlarını devirdi, “Buyur amca, ne istiyorsun?” dedi. Diğer memurlar da öylesine baktılar bu ince, uzun, yaşlı portmantoya…

        “Şey bacım…”

         “Ney amca?”

         “Şey… Benim yetimim var evde. Şey, geçen sene yardım aldıydım ben yine. Kömür de vermiştiğiz bana…”

         “Eeee?”

         “Şey, benim işim gücüm yok. İki ineğim var, ondan süd sağar pazarda satarım. Bi beş dene de tavuğum var. Yumurtalarını toplar pazara götürürüm.”

         “Eee amca bize ne bundan?”

         “Kızım, kızma hemen. Diyeceğim o ki, kömürüm bitti. Evde bir gelin var, bir de yetimim. Bir iki çuval daha kömür istiyorum.”

         “Hayda… Olmaz amca. Sana vereceğimizi vermişiz biz. Yok öyle zırt pırt kömür istemek. Hem devletin kömürü bu, öyle ha diyene veremeyiz.”

          “Etme memur kızım. Yakacak hiçbir şey kalmadı evde. Odunum yok, kömürüm yok. Alacak param da yok.”

          “Bize ne amca… İdareli kullansaydın. Veremeyiz daha. “

          “Kızım kış kötü geçiyor bu sene. Ne yapalım, bitiverdi… Yok mu bunun bir yolu, yordamı? Etmeyin bu kış günü. Evde yetimim var. Donuyor çocukcağız.”

          “Yok amca veremiyoruz. Ha, sen yine de bir dilekçe yaz. Sen bilirsin. Elimden bir şey gelmez.”

Rüstem’le kadın memur konuşurlarken diğer iki memur sobanın sıcağıyla mayışmış, birbirlerine bakıyor, konuşulanlardan kendilerine pay çıkarıp sanki bu işin oluru varmış da, diğer memur işi yokuşa sürüyormuş gibi birbirlerine kaş göz işareti yapıyorlardı. Rüstem konuşurken tıkanıyordu. Utanmasa memurun karşısında hüngür hüngür ağlayacaktı. İstediği iki çuval kömürdü oysa. Geçen seneki memure hanım vermişti. Bu sefer ne değişmişti? Son bir kez daha şansını denedi Rüstem, “Hanım kızım, çok müşkülüm. Çalışamıyorum da. Zaten kasabada bana iş veren de yok. Tek isteğim az biraz kömür. Yetimim var evde.” Yetimi söylemesi dahi etki etmemişti memur kadına. Ağzından, “olmaz” çıkıyordu da başka bir şey çıkmıyordu. Soba arkada gürül gürül yanıyor, üstündeki demlik fokurduyor, ıslık gibi ses çıkarıyordu ve bu küçük odada kimse kimsenin hikayesiyle ilgilenmiyordu. Rüstem’in gözleri dolar gibi oldu. Ayağının dibine eğildi. Bir bakraç süt, bir çıkın dolusu yumurtayı memur kadına uzattı. “Afiyetle yiyin bacım” dedi. Arkasını dönüp, mutsuz insanlar gibi omuzlarını öne çekip gitti. Memur kadın bakracı alıp masaya koydu. Çıkının içindeki yumurtaları saydı. On iki yumurta vardı. Üçü aralarında bölüştü. Bakracı cam kenarında oturan diğer memur aldı. “Geçen günkünü sen almıştın. Bu hafta sıra bende” dedi. Soba gürüldemeye devam ediyor, çay fokurduyordu.

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Önceki Yazı

SONBAHAR

Sonraki Yazı

Tek Taraflı Derin Bir Tutku / Mert Tokatlı

Miraç Öztürk

Miraç Öztürk

Sonraki Yazı
Tek Taraflı Derin Bir Tutku / Mert Tokatlı

Tek Taraflı Derin Bir Tutku / Mert Tokatlı

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ekim 2026
  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Ayine / Ünzile Talu
  • Budizm ( Buda’nın ) Öğretisi / Aşk Yazarı Mustafa Çifci
  • Görmedik Duymadık / İlhan Günay
  • Çürümenin Sıradanlığı / Mecit Öztürk
  • Duran Adam / Mehmet Özkendirci

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

imunify-bot-check
KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.