Yan yana bile ayrı yazılır. Bunu yıllarca yalnızca bir dil bilgisi kuralı olarak gördüm. Bazı
kelimeler birleşir, bazıları ayrı kalır. Hangisinin nasıl yazılacağını öğrenir, yanlış yazdığında
altı kırmızı çizgiyle çizilir ve bir süre sonra unutursun. Fakat bazı kelimeler vardır; doğru
yazılışını öğrendikten yıllar sonra bile anlamını değiştirmeye başlar.
Yan yana, birlikte olmayı, aynı yerde bulunmayı, birbirine yakın durmayı, beraber hareket
etmeyi anlatıyor. Birinin yanında bir başkasının olmasını. Fakat kelimenin kendisi bile ayrı
duruyor. Yan, yana. İnsan ilişkilerinde de durum böyle. Birbirimizin yanında duruyoruz ama
birbirimizin içinde değiliz. Aynı evde yaşayıp, aynı yatağa girip, aynı masada yemek yiyoruz.
Aynı şehri, aynı sokağı, hatta aynı odayı paylaşıyoruz. Birinin nefes alışını duyacak kadar
yakınımızda biri var. Buna rağmen onun zihninden geçen tek bir düşünceyi bile tam olarak
bilemiyoruz. Bir insanın elini tutabiliyoruz ama gördüğü rüyaya giremiyoruz.
Galiba yakınlık dediğimiz şeyin sınırı tam da burada başlıyor. Çünkü herkes kendi rüyasını
görüyor. Yanımızda uyuyan insan başka bir rüyanın içinde. Sabah uyandığında bize
anlatmadığı, belki kendisinin bile hatırlamadığı bir dünyanın içinden geliyor. Biz onun
yanında uyurken kendi rüyamızı görüyoruz. Aynı yatakta iki insan, birbirinden habersiz iki
ayrı evren. Uyandığımızda birbirimize “Günaydın” diyoruz. Oysa gece boyunca birbirimizden
ne kadar uzakta olduğumuzu bilmiyoruz.
Sanırım hayatın tamamı da böyle. Yan yana yürüyen insanlar, birbirlerinin hikâyelerinden
habersiz ilerliyorlar. Otobüste karşıma oturan insanın eve döndüğünde kimi arayacağını
bilmiyorum. Yanımdan geçen kadının yıllardır taşıdığı bir kırgınlığı olabilir. Markette önümde
duran adam, belki birazdan hayatının en kötü haberini alacak. Sokakta gülen birinin sabah
ağlamış olma ihtimali var. Herkesin içinde, dışarıdan göremediğimiz bir oda var. Ve o odanın
anahtarı yalnızca kendisinde.
Ne kadar seversek sevelim, bir insanın bütün odalarına giremiyoruz. Belki de sevmenin en acı
tarafı da bu. Birini tanıdığımızı düşünüyoruz. Onun sevdiği şeyleri biliyoruz, hangi şarkıyı
dinlediğinde sustuğunu, hangi cümlede öfkelendiğini, hangi yemeği sevmediğini biliyoruz.
Çocukluğundan birkaç hikâye dinleyip, geçmişindeki insanları öğreniyoruz. Bir süre sonra
onun hakkında yeterince şey bildiğimize inanıyoruz. Ama insan, anlattıklarından daha büyük
bir şey. Bize anlattıkları, kendi içindeki koca yapbozun yalnızca masanın üzerinde duran
birkaç parçası. Herkes kendi yapbozunu tamamlamaya çalışıyor aslında. Kimi eksik
parçalarını geçmişinde arıyor, kimi bir başkasında. Kimi elindeki parçaların hiçbirinin
birbirine uymadığını düşünüyor, kimi ise ortaya çıkacak resmi hiç bilmeden devam ediyor. Ve
biz birbirimizin yapbozuna bakıp bazen “şu parça buraya ait,” diyoruz.
Belki değil. Belki o parça bize anlamsız geliyor diye yanlış yerde değildir. Belki yalnızca
onun resmini biz bilmiyoruzdur. İnsanları değiştirmeye çalışmamız biraz da bundan değil mi?
Onların hayatındaki parçaları kendi resmimize göre yerleştirmek istiyoruz. Böyle yapmalısın,
bunu unutmalısın, artık geçmişte kaldı, bunda büyütülecek ne var? Oysa herkesin acısının
ölçüsü kendine ait. Senin için küçük olan bir şey, bir başkasının hayatında yıllardır
kapanmayan bir boşluk olabilir. Bu yüzden insanları gerçekten anlamak mümkün değil. Belki
yalnızca anlamaya çalışmak mümkün.
Çünkü bir başkasının zihnine taşınamıyoruz. Onun geçmişini yeniden yaşayamayız. Onun
korktuğu şeyden korkamayız. Bir kaybın onda bıraktığı izi kendi bedenimizde hissedemeyiz.
Ne kadar sevsek de onun yerine üzülemeyiz. Yine de yanında durabiliriz. Bütün mesele bu
değil mi? Birinin bütün rüyasına giremediğimizi bilerek yanında uyumak. Onun yapbozunu
tamamlayamayacağımızı bilerek masanın diğer ucunda oturmak. Eksik parçayı onun yerine
bulmaya çalışmadan, yalnızca ararken yanında olmak. Çünkü yakınlık, birbirimizin bütün
sınırlarını ortadan kaldırmak değil, aksine, karşımızdaki insanın bize ait olmayan bir dünyası
olduğunu kabul edebilmektir.
İnsan insana hiçbir zaman tamamen ulaşamayacak. Aramızda her zaman görünmeyen bir
mesafe olacak. Ne kadar sarılırsak sarılalım, ne kadar konuşursak konuşalım, birbirimizin
içinde kapalı kalan bir yer bulunacak. Sanırım yalnızlık dediğimiz şey de tam olarak bu. Tek
başına olmak değil, birinin yanında, onun ulaşamadığı bir yerinin olduğunu bilmek. Aynı evde
iki ayrı hayat. Aynı yatakta iki ayrı rüya. Aynı masada iki ayrı geçmiş. Aynı cümlede iki ayrı
anlam. Ve bütün bunlara rağmen birbirimizin yanında kalmaya çalışmak.
Belki insan olmanın en büyük çelişkisi burada: Bir başkasına ulaşamayacağımızı bile bile ona
doğru yürümek. Çünkü yan yana olmak, birleşmek değil. Yan yana olmak; iki ayrı insanın, iki
ayrı dünyanın, iki ayrı hikâyenin birbirine değmeye çalışması. Belki de bu yüzden “yan yana”
ayrı yazılır. Çünkü ne kadar yaklaşsak da tamamen birleşemeyiz, aramızda her zaman küçük
bir boşluk kalır. Ve sevgi, o boşluğu kapatmak değil; orada bir boşluk olduğunu bilerek
birbirinin yanında durabilmektir. Yan yana, ayrı ayrı, ama yine de birlikte.



