Dünya Düzdür’’ New York Times gazetesinin ünlü köşe
yazarlarından Thomas L. Friedman’ın ABD, İngiltere ve dünyanın pek
çok ülkesinde, en çok satanlar listesinden, aylardır düşmeyen kitabı’’
Yazan reklam panosuna, hayretle baktı…
Biliyordum ve hep söylüyordum. ’’Dünya düzdür.’’ Diyordum da
herkes bana gülüyordu. ‘’Adam, düşüncemin kitabını yazmış, ama hiç
kimse gülmüyor. Başka neler neler var gülmedikleri.’’ Diye düşündü.
‘’Yok aya, ayak basmışlar da bir de bayrak dikmişler. Ne saçma.
Her ne hikmetse bayrak hiç kımıldamıyor. Ayda yer çekimi yokken,
bayrak nasıl oluyor da yukarı doğru uçuşmuyor? Hiç mi görmüyor,
düşünmüyor insanlar?’’ Diye mırıldandı Mert.
‘’İnsanlar, uzay diye bir şey olmadığını da bilmiyorlar. Uzay
dedikleri boşluğun, yıldızlar ve gezegenlerle süslenerek dünyanın
parçası olarak tasarlanmış bir gökyüzü olduğunu da anlamıyorlar.’’
Oysa amca oğlum Nahit, sonradan benim de gördüğüm gerçeği,
çoktan fark etmişti. Ben Stanford da havacılık ve uzay mühendisliği
okurken, o da İstanbul Üniversitesi’nde Astronomi eğitimini henüz
tamamlamış ve uzay zaman felsefesi üzerinde incelemeler yapıyordu.
Astronomi eğitimini tamamlamasının üstünden, henüz birkaç yıl
geçmesinden sonra, bana ‘’Oğlum Mert yazık sana, olmayan uzayın
okulunu okuyorsun’’ Demeye başlamıştı. Eğitimini aldığı bilimi ret
etmesi, beni ne çok şaşırtmıştı. Hatta delirdiğini düşünmeye
başlamıştım…
****
Amca oğlum ve ben ne çok tartışırdık. Nahit’in henüz aklı
başındayken, sabahlara kadar, o felsefeciden bu felsefeciye uzanan
tartışmalarını hatırladı. Fransız felsefeci ve yazar Maxime Rovere’in
‘’Sorun, bir hikayenin başlangıç kısmından sonra başlar.’’ İddiasını
konuştukları o gece, aklına geldi birden. Nahit’in de hikayesi, bilimi
ret edişi ile başlamış ve sonradan da sorun onu bulmuştu. O çok
değişmiş ve kaybolmuştu.
‘’Ben ne zaman değiştim.’’ Diye düşündü Mert. Dünya düzdü,
aya gidilmedi, uzay dünyaya ait bir parça, kavramlarını kabullendikten
sonra, ‘’Dünya gerçek değil. Her şey sanal olarak yaratılmış bir
bilgisayar oyunu’’ gerçeğini görmüş ve kendi hikayesi de o zaman
başlamıştı. Beklenen sorunlar da yavaş yavaş kendini gösteriyordu.
O sorunlardan biri gelmek üzereydi. Böyle zamanlarda beyni durağan
bir hale geliyor, kendisini gizli bir el, bir olaya sürüklüyormuş gibi
hissediyor, ama karşı tedbir alamıyordu.
Birden kitap evinindeki her şey dondu. Her insan, her nesne
fotoğraf kareleri gibi, anda kaldı. Bir tek ben nefes alıyorum hissine
kapıldı Mert. Bir bilgisayar oyununda olduğunu düşündüğünden, birer
simülasyon olduklarını ispatlamak istercesine, İnsanlara dokunmaya
başladı. ‘’Ne mükemmel bir oyun bu…’’ Dedi. ‘’Hepsi canlı gibiler,
yumuşacık ve sıcacık.’’….
Mert telaş içinde insanlara dokunmaya devam ederken, yeni iki
oyuncunun kendine doğru geldiğini görüyordu. Forma giyinmiş ve
bellerinde, silaha benzer şeyler taşıyan kişilere baktığında ‘’Bunlar
oyunun koruyucuları herhalde’’ Diye düşündü.
Şimdi koruyucularla karşı karşıya gelmişlerdi. Kadın koruyucu
buyurgan bir sesle ‘’Kimliğiniz lütfen’’ diyerek elini uzattı. Mert,
kadının elinin rüzgarını hissettiğinde, oyunun mükemmelliğine bir kez
daha hayran oldu.
****
‘’Kimlik ’’ sözcüğü ile ilgili ne çok düşünmüştü. ‘’ Ben kimim,
nereden geldim, yaşam amacım ne?’’ Soruları hakkında ne çok zaman
harcamıştı. Tüm seçimlerini özgür iradesi ile mi yapıyordu? Mesela
anne ve babasını kendisi mi seçmişti.? Oysa bilimle uğraşan
ebeveynleri yerine, sanatla uğraşan bir ailesi olmasını isterdi.
Havacılık ve uzay mühendisliği alanındaki eğitimine de kendi karar
vermemişti. Aile mesleğini seçmesi için ne çok baskı görmüştü. Daha
sekiz yaşlarındayken, en zor piyano parçalarını ezbere çalıyordu.
’’Babamın müdahalesi olmasaydı, müzikle uğraşıp ölümsüz besteler
yapan bir insan olmam, hiç de olanaksız değildi.’’ diye mırıldadı.
Mert görünmez bir elin kendisine yön verdiğini her zaman
hissetmişti. Sonunda, varlıkların kendi iradeleri dışında
yönlendirildiklerine karar vermişti. ‘’Dünya gerçek değil. Her şey
sanal olarak yaratılmış bir bilgisayar oyunu ve biz bu oyunu
tasarlandığı biçimde oynuyoruz.’’ Düşüncesi de böylece filizlenmişti.
O, tiyatro sahnesinde rolü olan bir oyuncuydu.
‘’Şimdi bırak bu düşünceleri oğlum, oyuna dön.’’ Diye mırıldandı
ve kimliğini isteyen kadına,’ ’Hadi be, siz de benimle dalga mı
geçiyorsunuz? ’ Diyen bir gülümseme ile, karşısındaki kadına göz
kırparak ’’ Sanki siz kim olduğumu bilmiyorsunuz? ‘’ Dedi…
Kadın şaşkın şaşkın adama bakakaldı. Kuyruğu sıkışınca, gizli
güçleri olan insanlar gibi konuşmuştu. Nasıl davranacağına karar
vermek için kısa bir an duraklamıştı ki, yanındaki görevli arkadaşı,
‘’ Evet beyefendi kim olduğunuzu bilmiyoruz. Eğer belgelerinizi
verirseniz size yardımcı olabiliriz.’’ Diyerek söze katıldı. Mert ‘’ben de
kimliğimi arıyorum ama bulamıyorum diyerek ‘’Sıkıntılı bir sesle cevap
verirken, diğer oyun kurucunun yüzüne ancak bakabilmişti. Karşısında
duran kişinin, amaca oğlu Nahit olduğunu görünce, güven hissine
kapılmıştı. Yaşadığı bu sıkıntılı anın bir oyun olduğuna iyiden iyiye ikna
olmuş şekilde, oyunu sürdürmeye karar vererek, cebinden çıkardığı
kimliği adama uzattı. Müzip bir bakışla Nahit’le göz göze gelmeye
çalışıyor,’’ Kaybolmuşun hainden, kaybolmuş anlar.’’ Diye
düşünüyordu…


