Ekinler ekildi, sabanlar sürüldü. Beklendi. Beklendi ve yine beklendi; her mevsim olduğu gibi.
Fakat bu kez ortada garabet bir hâl vardı.
Doğa, her zamankinden farklı karşılık veriyordu insana. Yağmurlar yağıyor, seneler geçiyor,
insanlar kıtlıktan ağacın yaprakları gibi birer birer dökülüyordu.
Tohumlarsa küsmüş gibiydi ve asla yeşermiyorlardı.
Herkes dua etmekteydi.
Yine de topraktan hiçbir sonuç alınamıyordu. Seneler boyunca nehirleri zehirlemişti insanoğlu.
Toprağı kimyasallarla doldurmuş, meyvesini yediği ağacı kesmişti.
Bir gün tarlalarda çalışan çocuklar kendi aralarında konuşurken.
— Tohumlar küsmüş, dediler.
Önce birkaç tarlada duyuldu bu söz. Sonra köylere, şehirlere, ovalara yayıldı.
Tohumların küstüğü söylentisi bütün dünyaya yayıldı.
Ve bir gün, tohumlar sahiden dile gelerek şöyle dediler:
“Yataklarımızı zehirlerken bize sormadınız. Biz bugüne kadar vazifemizi yerine getirdik. Meyve
verdik, çoğaldık, sizi doyurduk. Lakin müdahaleleriniz sonucunda yaradılışımızdaki saflığı
kaybettik. Şimdi özümüze dönmeyi arzuluyoruz.
En büyük derdimiz budur. Küskünlüğümüzün sebebi de budur.
Küskünlüğümüz dünyaya değil, size karşıdır.”
Artık son sözü insan değil, doğa söylemişti. İnsanlar, unuttukları şeylerin değerini yeniden
anlamaya başladılar. Bir gecenin sessizliğinde yıldızlara bakmanın, yağmurdan sonra toprağın
kokusunu içine çekmenin. Bu farkındalık insanların zihnine bir meteor gibi düşmüştü.
Uzaklardan, eski bir Kızılderili şamanın sözü yankılandı:
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar
ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın
sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Böylece dünya, uzun süren bir küskünlük çağından geçmeye başladı.
Elbette yaratılışın bilgisi Tanrıdaydı. Ve bu bilgiyi doğanın içine saklamıştı.
Doğa akıl sahibiydi ve kendi kendine iyileşebiliyordu.
Toprak uzun bir süre dinlendi. Yabancı maddelerden temizlendi. Sular duruldu. Nehirler
berraklaştı. Ekosistem nefes aldı.
Ve bir sabah… Yıllardır çorak duran bir tarlada, toprağın çatlaklarından küçücük, yeşil bir filiz
yükseldi. Bu yeni bir hayatın başlangıcı oldu.
Nitekim dünya bize ait değildir. Biz de dünyaya ait değiliz. İnsan göçer gider lakin dünya var
olmaya devam eder. İnsan sadece emanetçidir. Daha iyi bir dünya için bu emanete sahip çıkmalıdır. Bize sunulan nimetler her zaman karşılıksız şekilde var ediliyor diye bunları
sıradanlaştırdık. Bir lütuf olduğunu unuttuk. Peki ya olmasaydı nasıl olurdu? Bu sorunun
cevabını can kulağıyla dinleseydik doğadan alabilirdik. Ve çok şey öğrenirdik. Öyleyse
tohumlarımızı küstürmeyelim, elimizdeki fidanı dikelim.
Toprağa saygı duyulan bir gelecek özlemiyle.



