• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Masal

BİR SALACAK HİKAYESİ

Murat Tüzüntürk by Murat Tüzüntürk
7 Eylül 2026
in Masal, Öykü
0
BİR SALACAK HİKAYESİ
0
SHARES
19
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

(Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz hatırasına saygıyla…) 

Rüyalar, başka diyarlara açılan kapılardır derler. Gerçeklerle rüyalar kimi zaman birbirine karışır.

 

********

 

2026 yılının bir Mart günüydü. Tüm Türkiye’de Şeker Bayramı kutlanmaktaydı. İnsanların eski tadının ve neşesinin olmadığı bu dönemde İstanbul’da hava yağmurlu ve son derece soğuktu. Bu soğuk havada, sıcacık bir evde Zeynep adında 14 yaşında, yeşil gözlü, sarı örgülü saçları olan, orta boylu, pofuduk yanaklı, şirin mi şirin, tatlı mı tatlı bir kız yaşıyordu. Anne babası ve küçük köpeği ile birlikte Erenköy’de, -o günün şartlarında ne kadar huzurlu olunabiliyorsa o kadar- huzurlu bir yaşantıları vardı. Sevgi dolu, örnek bir aileydiler. İyi bir öğrenci olan Zeynep de aynı zamanda tarihe ve edebiyata çok meraklıydı. Tarihteki birçok önemli isme karşı özel bir ilgisi olsa da Atatürk ve Cumhuriyetin yeri onun için bambaşkaydı. Öyle ki Atatürk’ün en sevdiği kitaplardan olan Çalıkuşu romanını defalarca okumuş ve her zaman yanında taşımayı adet edinmişti. Dünya klasiklerini okuyor, yerli yazarları da büyük merakla takip ediyordu. Bilgisayarında ve telefonunda da hep Cumhuriyet Dönemi’ne ait fotoğrafları bulunduruyordu.

 

Zeynep’in hayal dünyası genişti. Rüyalarında hayran olduğu tarihi kişileri görüp onlarla sohbet ediyor, masal diyarı gibi huzurlu yerlerde olmayı düşlüyordu.

 

O gece yine her zamanki gibi yatağına yatıp gözlerini kapattı ve düşler dünyasına daldı.

 

********

 

Bir süre sonra etrafını öyle güzel, öyle derin bir müzik sarmıştı ki, böyle bir melodiyi hayatında hiç duymamıştı. Bir orkestra üç dörtlük vals ritminde bir müzik çalıyordu. Öte yandan da binbir renk havada adeta dans ediyordu. Derken yavaş yavaş tüm bunlar kaybolmaya başladı. Etraf ilk önce flulaştı ve adım adım herşey normale dönerken müzik neredeyse tamamen durmuş ve o cıvıl cıvıl renkler de kaybolmuştu. Dünya yavaşça belirmeye başlamıştı. Her şey netleştiğinde etrafına meraklı gözlerle bakmaya başladı. Kendini, omzunda çiçekli askılı çantasıyla tek başına bir sokakta ayakta dururken buldu. Üzerinde yazlık tek parça uzun elbisesi vardı. Sımsıcak, güneşli bir gündü. Eski kıyafetler içinde yürüyen az sayıda insan, biraz ötede cumbalı ahşap evler, at arabaları, güğümler taşıyan fesli satıcılar, yol kenarında uzun ağaçlar görüyordu. Yollar topraktı. Şimdi duyduğu tek ses ise yakındaki bir camiden gelen, müezzinin minarede  mikrofonsuz olarak okumakta olduğu ezan sesiydi. Zeynep’in üzerindeki kıyafetler ve çantası bu zaman dilimi ile pek uyuşmuyordu doğrusu… Biraz ileride kendisine meraklı gözlerle bakan yaşlı kadını o an fark etmedi. Arkasında kendisinden yaşça küçük iki çocuğun heyecan dolu bağırışlarını duydu: “Baba baba, bak bu kız birdenbire belirdi. Biraz önce orada yoktu. Hayalet gibi yavaş yavaş ortaya çıktı.” Babaları çocuklarını paylayarak “Hadi bakalım bırakın saçmalamayı, yürüyün eve gidiyoruz bre, düşün önüme” diyordu. Zeynep o tarafa doğru döndüğünde, yaklaşık iki yüz elli metre ötede muhteşem bir deniz manzarası ve Kız Kulesi ona adeta hoşgeldin diyorlardı.

 

Manzaraya hayranlıkla bakakalan Zeynep, Üsküdar’da olduğunu hemen kavradı fakat hangi zamanda olduğunu henüz bilmiyordu. Burası 21. yüzyıla ait bir yere hiç benzemiyordu. Fakat inanılmaz derecede huzurluydu ve hiçbir şekilde ürkmemiş ve burada olduğundan dolayı korkuya kapılmamıştı. Aksine, kendini inanılmaz derecede mutlu hissediyordu. Yaşlı kadın Zeynep’e doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. 70 yaşında, normal kiloda, bembeyaz saçları başörtüsüyle tamamen kapanmış, bilge görünümlü bastonlu kadın yaşına rağmen dinç bir şekilde yürüyerek Zeynep’e doğru yaklaşıyordu. Yaşlı kadın ve o iki küçük çocuk haricinde Zeynep’i fark eden kimse olmamıştı. “Evladım” diye seslendi kadın yaklaşırken nazik bir ses tonuyla… Zeynep kadını fark ettiğinde gülümsedi, ona doğru koşmaya başladı ve çabucak yanına geldi. Güleç, nur yüzlü bu kadını Zeynep daha ilk görüşte çok sevmişti. “Merhaba teyzeciğim” dedi ve ailesinden almış olduğu terbiye ile yaşlı kadının elini öpüp alnına koydu. “Ah evladım berhudar ol” derken iyi olup olmadığını anlamak için Zeynep’e doğru eğildi, elini tutup onu dikkatle süzdü ve “Gel ben de seni öpeyim” deyip yanaklarından öptü. Bu şeker kız son derece iyi görünüyordu. “Size bir şey soracağım. Şu an hangi yıldayız? Bu arada benim adım Zeynep” dedi.

 

“Ah benim şeker kızım, benim adım da Rukiye. Senin geleceğini biliyordum. O yüzden burada bekledim.” dediğinde Zeynep tam “Nereden biliyordunuz?” diye soracaktı ki kadın “1340 yılının Haziran ayındayız evladım, günlerden de Selase (Salı)” diye ekleyince Zeynep bir an için donuverdi. Tüm şaşkınlığına rağmen bunun Rumi takvim olduğunu tahmin etti, öyle olmasını umdu. Tarihe meraklı olduğu için bu konulara hakimdi. Rumi takvim ile modern takvim arasında 584 yıl fark vardı fakat Zeynep’in o an bunu hesap edecek hali yoktu. Büyük bir merakla sordu: “Peki Cumhuriyet ilan edildi mi?” “Evet evladım, geçtiğimiz sene ilan edildi” dedi Rukiye Hanım şaşkın biçimde. Bu küçük kız çok bilgili birisine benziyordu. Zeynep bu cevap karşısında havalara uçtu. Sevinçten içi içine sığmıyordu. Çünkü hem çok geçmişe gitmediği için mutluydu, hem de en merak ettiği zaman dilimindeydi. “Demek Cumhuriyet geçen yıl ilan edildi.” diye haykırarak sevinçle zıpladı. “Evet evladım.” dedi kadın. Zeynep akabinde en çok merak ettiği soruyu sordu: “Peki Atatürk nerede? Onu nasıl görebilirim?” Rukiye Hanım kim olduğunu anlayamasa da tahmin etti. O zaman Mustafa Kemal Paşa’nın soyadı henüz Atatürk değildi fakat Rukiye Hanım kimi kastettiğini anlamıştı. Zeynep hemen düzeltti: “Yani Mustafa Kemal Paşa”. Yaşlı kadın gülümseyerek “Anladım evladım. Kendisi İstanbul’da pek durmaz ama burada olduğunda zaman zaman Salacak Sahili’ne hafta sonlarında gelir, ahaliyle sohbet eder. Hava güzelse yüzer bile… Geçen ay sıcak bir havada gelmiş ama ben yetişemedim.” demesinin ardından Zeynep O’nu göremediğine üzülmesiyle birlikte bir süre sonra görebilme umudunun verdiği duyguyla gülümserken Rukiye Hanım da o güleç edasıyla: “Ah tatlı evladım. Hava sıcak. Evim yakın, gel oraya doğru yavaş yavaş gidelim. Sana uygun kıyafetler vereyim. Üzerindekiler çok güzel ama dikkat çekebilir… Hem bana şu geliş öykünü bir anlat bakalım. Benim de sana anlatacaklarım var” dedi. Zeynep ‘tamam’ anlamında başını salladıktan sonra yavaş yavaş el ele eve doğru yürümeye başladılar.

 

Rukiye Hanım son derece pozitif, neşe ve bilgi dolu bir insandı. Yakın bir zaman öncesinde meydana gelmiş olan Kurtuluş Savaşı esnasında cephede askerlere yemek yapan, üstlerini başlarını diken o eli öpülesi kadınlardan da bir tanesiydi. Ne zor zamanlardı onlar! Lakabı ‘Rukiye Ana’ydı. Bir takım psişik güçleri de vardı. Mesela uzun yıllar evvel rüyasında sıklıkla Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyetin ilanını görmüş olmasıydı. Günün birinde böyle yürekli birisi çıkacak ve saltanatı yıkıp gidişatı kökünden değiştirecekti. Mustafa Kemal’in ismi yavaş yavaş duyulmaya başladığı sırada kendi kendine “Evet işte O” demiş ve bunu çok yakınındaki birkaç sırdaşıyla paylaşmıştı. Bunu sonradan bizzat Mustafa Kemal’in kendisine söylediğinde de “Doğrudur Rukiye Ana, doğrudur. Sen çok mübarek bir kadınsın.” cevabını almıştı. Rukiye Ana altıncı hissi çok kuvvetli ve rüyalarında gördükleri hep çıkan birisiydi. Daha birçok şeyi önceden görmüş veya hissetmiş ve bunlar hep doğru çıkmıştı. Savaşları da görmüştü. Bir süre öğretmenlik yapmış, hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamıştı. Hatta sohbet sırasında Mustafa Kemal’e bunu söylediğinde “Beni bir evladın bil anacığım” yanıtını almış ve gözleri dolmuştu. Ailesinden kalan müstakil bir evde oturuyordu ki o dönem evler hep müstakildi. Her türlü işini kendi görebilen dinç bir kadındı. Sağ tarafında hafif bir aksama olduğu için baston kullanıyordu ama o kadarı da artık nazarlıktı.

 

Ahşap evlerin dip dibe dizilmiş olduğu kıvrımlı, dar ve Arnavut kaldırımlı Salacak sokaklarında yürürlerken Rukiye Hanım etrafta gördüklerini ve Cumhuriyetin kuruluşunu anlatıyor,  Zeynep de merak içinde dinliyordu. Feraceli kadınların yanı sıra daha yeni yeni modernleşme aşamasındaki bazı kıyafetleri giymiş ahali de tek tük gözüne çarpıyordu. Zeynep’i gören az sayıda kişiden birkaçı onu tepeden tırnağa meraklı gözlerle süzüyordu. Şık giyimli birkaç beyefendi başındaki fesini çıkararak onları saygıyla selamlayıp yoluna devam etmişti.

 

Eve yaklaşık on dakikalık bir mesafeleri vardı. Zeynep yol boyunca etrafı sanki bir tarihi filmin içindeymiş gibi izlerken oranın ve Kurtuluş Savaşı’nın kısa bir hikayesini de canlı bir tanıktan dinliyordu.

 

Göz açıp kapayıncaya kadar eve varmışlardı. Damına kargaların konuşlandığı, tepesinde martıların süzüldüğü, girişinde üç adet alçak mermer basamağın olduğu evin kapısını yaşlı kadın açtı ve girdiler. Şimdi ise yine anca belgesellerde ve internetteki eski fotoğraflarda görebileceği bu evin, daha doğrusu tarihin tam içindeydi. İçerideki eşyalar son derece sadeydi. Sedir, minderler, içerisinde odun kömürü yakılan pirinç mangal, ahşap bir duvar saati, köşede bir gramofon ile az sayıda taş plak, ortada yuvarlak ve alçak tahta bir sini duruyordu. Askılı, çiçek desenli şirin omuz çantasını sedire koydu. Rukiye Ana biraz soluklandıktan sonra soğuk kırmızı üzüm şerbeti ve kendi el yapımı böreklerinden ikram ederken Zeynep ömründe ilk kez su küpü ve maşrapa kullanarak ellerini yüzünü yıkayıp sofraya oturdu. Sabun da vardı. Hem de en doğalından… Buradaki her şey onun için yepyeni bir deneyimdi ama hızlıca adapte oluyordu. Leziz börekleri yerken Rukiye Ana’yı dinlemeye başladı.

 

“Ye bakalım evladım, afiyet olsun. Ben 70 yaşındayım. Burada yalnız yaşıyorum fakat akrabalar ve eş dost sağolsunlar yalnız bırakmazlar beni. Çok sık olmasa da uğrar, hal hatır sorarlar. Ben senin bugün geleceğini rüyalarımda gördüm. Gelecekten gelen bir misafiri ağırlayacağımı söylediler. Ben böyle şeylere alışkınım, hayatımda çok şey gördüm geçirdim, sıradışı olaylara tanık oldum, ancak bir zaman yolcusu ile karşılaşacağımı hiç ummuyordum ve bu da bu yaşımda bana büyük bir sürpriz oldu. Yakın bir yerde seni göreceğimi biliyordum. Beklediğim yerde ve saatte yavaş yavaş belirdin ve neyse ki etrafta hiç kimse seni görmedi. Sanırım birkaç tane haylaz seni fark etti, hepsi o kadar. Sana bahşedilmiş bir kudret ile buraya geldin. Sen şu an burada benim himayem ve gözetimim altındasın. Seninle vakit geçirmek beni çok mutlu edecek. Umuyorum ki sen de aynı hisleri paylaşırsın.”  Şerbetini içerken ‘evet’ anlamında başını salladı minik Zeynep: “Sizi çok sevdim.” “Mustafa Kemal Paşa’yı göreceğiz kızım merak etme. Kendisi genelde İstanbul dışında olmasına rağmen Salacak Sahili’ne mutlaka gelecektir.” diye bir kehanette bulunurken Zeynep’in de gönlünü hoş tutmayı amaçlıyordu çünkü o dönem gerçekten de Paşa çoğunlukla İstanbul dışındaydı. Devam etti: “Beni çok iyi tanır. Seni kendisiyle tanıştıracağım ve eminim ki o da seni kendi kızı gibi sevecek. Şimdiden için ferah olsun. Sen de karnını doyurduktan sonra bana biraz kendinden bahset olur mu kızçem. Neden geldiğini az çok tahmin edebiliyorum. Sanırım paşayı görmeyi yürekten istedin. Belki de bazı haberler getirdin. Hangi yıldan geliyorsun, nasıl geldin, nasıl bir yaşantın var, başka nerelere seyahat ettin, hepsini çok merak ediyorum. Eh, ben çok konuştum. Şimdi seni dinleyeceğim.”

 

*********

 

Zeynep’e kendi akrabasından edindiği kıyafetleri ve pabuçları giydirdi. Mayo verdi. O dönemin mayoları uzun bir elbise gibiydi. Soranlara onu şehir dışında yaşayan bir arkadaşının torunu olarak tanıttı. Onu bir güzel yedirip içirdi. Zeynep bu döneme gitgide alışıyor, kendisini  yabancı hissetmiyor ve her gün koşar adımlarla Salacak Sahili’ne inerek Atatürk’ü bekliyordu. Tabii ki arkasından da Rukiye Hanım geliyordu. “Evladım, anca hafta sonu gelir Mustafa Kemal Paşa. Söyledim ya sana. Ah ne heyecanlı kızsın sen, ha ha” diye tatlı tatlı Zeynep’in duygularına ortak oluyordu. Zeynep’e etrafta gördüğü hiç kimseye kendisiyle ve gelecekle ilgili hiçbir şey söylememesini sıkı sıkı tembih etmişti ki Zeynep de zaten çok akıllı bir kızdı ve bunlardan bahsetmeye hiç mi hiç niyeti yoktu… Kaldı ki bahsetse de kim inanacaktı? Kız Kulesi manzaralı, pırıl pırıl masmavi denizi olan bu sahilde birkaç kez yüzüp birkaç da akranını bularak onlarla arkadaşlık kurmaya başlamıştı bile. O dönem orada henüz geniş bir kumsal olmadığı için insanlar genellikle kayalıklardan ve ahşap iskeleden denize giriyorlardı. Gün batımının adeta bir tablo gibi göründüğü bu kıyıda kumrular ve kırlangıçlarla birlikte birkaç balıkçı teknesi de manzarayı tamamlıyordu. Diğer arkadaşların aralarında oynadıkları oyunları çabucak öğrenip onlara eşlik ediyordu. Fakat yine de fazla konuşmuyor, sırrının ortaya çıkmasından çekiniyordu. O yüzden de onu çok sessiz sakin bir kız olarak görmüştü hepsi… Zeynep burada mecburen suskun bir kızdı. Paşayı görme arzusu ise içinde gitgide büyüyordu.

 

Derken hafta sonu geldi çattı. Cumartesi günü paşa yine ortalarda yoktu. Kendisini ilk belirdiği anda gören o iki haylaz çocuk sahilde tesadüfen karşısına çıkıp “Aa işte hayalet kız” dediklerinde onlara gülümseyerek el sallayınca çocuklar şaşkın ve hafif korkmuş vaziyette kaçarcasına yollarına devam ettiler. Cumartesi de böyle geçip gitti. Zeynep’in heyecanı doruktaydı. O gece Rukiye Ana’nın söylediği tatlı bir şarkıyla anca uykuya dalabildi.

 

Pazar sabahı yine erkenden uyandılar. Zeynep büyük bir heyecanla kahvaltısını hızlı hızlı yaptıktan sonra bohçası ile sahile adeta uçarak gidiyordu. Ancak bu sefer bohçanın içinde farklı şeyler de vardı. Rukiye Ana yine arkasında kalmıştı, fakat o da Zeynep’in heyecanına ortak olarak bastonuyla her zamankinden daha hızlı adımlarla deniz kenarına doğru yol alıyordu. Günlerdir, eğer görürse Mustafa Kemal Paşa’ya Zeynep’i nasıl tanıtacağını düşünmüş ve bunları kafasında hep kurgulamıştı. İçinde paşanın o gün geleceğine dair kuvvetli bir his vardı ve hisleri onu hiç yanıltmamıştı. Bugün de yanıltmamasını umuyordu. Biraz sonra sahilde Zeynep’i gördüğünde etrafta çok az insan vardı çünkü hem saat erkendi, hem de hava çok bulutluydu ve karşı yakada, Sarayburnu tarafında şimşekler çakıp duruyodu. Yanına şemsiye almayı da ihmal etmemişti. “Tüh, bu havada paşamız İstanbul’da olsa bile buraya gelmez. Hislerim sanırım bu kez beni yanıltacak. Mümkünatı yok bu işin.” şeklinde karamsar düşüncelere kapılmıştı. Saat 10’a yaklaşmıştı. Rengi griye dönmüş denizden mis gibi buram buram iyot kokusu geliyordu. Martılar çığlık çığlığa adeta yağmurun yaklaştığını haykırmaktaydı. Gerçekten de hava durgundu ve bu yakada da tam bir yağmur öncesi sıkıntısı vardı. Denizin dibinde otururken Zeynep, tam bohçadan soğuk bir şerbet şişesi çıkarmak üzereydi ki ansızın yol kenarına yanaşmakta olan şık bir otomobil göründü.

 

Zeynep’in içi birdenbire kıpır kıpır oldu ve heyecanla “Bir araba yanaştı, baksana Rukiye Teyze’ciğim” diyerek kadıncağızı kolundan hafifçe dürterek eliyle arabayı işaret etti. Kadın tam başını çevirmiş bakarken, biraz önce çakmış olan şimşeğin yarattığı bir gök gürültüsü bu ana eşlik etti. İşte tam bu anda otomobilin şoförü inerek arka sağ kapıyı açtı. Otomobilin içinden son derece şık giyimli bir beyefendi yavaşça indi. Zeynep nefesini tutmuştu. Gözlerine inanamıyordu çünkü, evet, otomobilden inen o beyefendi Mustafa Kemal Paşa’nın ta kendisiydi! Küçük kızın içinde binbir türlü duygu harekete geçti. “Atatürk, Paşamm” diye haykırarak iki kolunu yanlara açıp Mustafa Kemal Paşa’ya doğru ok gibi koşmaya başladı. Etrafındaki az sayıda kişi de paşayı görür görmez sevgi gösterisine başlamışlardı ama Paşa, Zeynep’in koşar adımlarla geldiğini gördüğünde ona doğru gülümseyerek biraz yürüdükten sonra aynı şekilde kollarını açarak eğildi. Ve Zeynep’in büyük bir hasretle beklediği kavuşma anı nihayet gerçekleşti. Zeynep ve Atatürk sarmaş dolaş olmuşlardı. Tam bu anda yeni bir gök gürültüsünün ardından yağmur hafif hafif dökülmeye başlamıştı bile… Mustafa Kemal, bu kızda farklı bir şeyler olduğunu sezmişti. Sezgileri O’nu yanıltmayacaktı. Rukiye Ana, bu anı yüzünde tatlı bir tebessümle ve gözleri dolarak biraz öteden izliyordu. Zeynep öyle sıkı sarılmıştı ki, Mustafa Kemal Paşa’nın o bırakmadan kurtulmasına imkân yoktu. Atatürk’ün yanaklarını defalarca öptü. Paşa da Zeynep’in saçını sevdi. Halkın O’na karşı olan sevgisi çok derin ve büyüktü. Yağmur yavaş yavaş artarken Rukiye Ana da bohçayı alıp yavaşça oturduğu yerden doğrulmuş, şemsiyesini açmış ve bastonuyla mümkün olduğunca hızlı adımlarla o tarafa doğru yürümeye başlamıştı. Genç bir çocuk neyse ki yardımına yetişmişti. Birkaç hafif şimşek ve gök gürültüsü eşliğinde “Senin adın nedir?” diye sordu Atatürk. “Adım Zeynep… Ve ben, sizi çok ama çok seviyorum.” Biraz durakladı ve gözlerinin içine hayranlıkla bakarak: “Hepimiz sizi çok seviyoruz, size minnettarız. Duygularımı kelimelerle ifade etmem olanaksız.” dedi. Zeynep bu sözleri aslında tüm millet adına söylüyordu. Onu uzun yıllar sonra hasret ve özlemle anan, içindeki sevgi çığ gibi büyüyen milyonların duygusunu aktarıyordu. Zaman gerçekten de durmuştu. Zeynep sevinçlerin en büyüğünü yaşıyordu. Karşısındaki kişinin gözleri adeta insanın içini okuyor, deniz gibi masmavi bakışları insana büyük bir huzur veriyordu. Tarifsiz bir huzur… Paşa “Memnun oldum Zeynep, çok teşekkür ederim.” derken Rukiye Ana’nın oraya doğru bir genç eşliğinde gelmekte olduğunu gördüğü anda “Bir saniye Zeynep’ciğim” deyip bir elinde şemsiye, öteki elinde Zeynep’in küçük eli, bastonlu kadına yardım etmek için hamle yaptığında yaveri “Paşam, ben hemen ilgileniyorum” diyerek araya girdi. Koştu ve gence teşekkür edip hemen Rukiye Hanım’ın bohçasını alıp koluna girerek yanlarına getirirken karşı kıyıda rengarenk bir gökkuşağı belirdi. “Paşam, gökkuşağına bakın!” diye sevinçle işaret etti Zeynep ve paşa da “Ah ne güzel bir manzara, fevkalade” dedi. “Hoşgeldin Mustafa Kemal evladım. Zeynep’le tanıştınız demek…”, “Hoşbulduk Rukiye Ana’cığım, evet tanıştık. Demek senin yakının.” Otomobilin yanında, ellerinde şemsiyelerle gökkuşağı manzarasını kısa süreli bir seyre daldıkları anda gümbür gümbür bir gök gürültüsünün ardından yağmur iyice şiddetini arttırmaya başlayınca Paşa “Biz artık en iyisi otomobile geçelim” diyerek Zeynep ve Rukiye Ana’yı davet etti. Yaverinin açtığı kapıdan sırasıyla arka koltuğa geçtiler. Mustafa Kemal de sağ ön koltuğa geçip oturdu. Yaverine “Şuradaki çay bahçesine git istersen, orada rahat rahat çayını kahveni içersin. Biz biraz hasret gidereceğiz, sıkılma yanımızda. 15-20 dakika sonra gelirsin” deyince yaver bir selam çakıp ”Emredersiniz” dedikten sonra hızlı ve çevik adımlarla derhal oradan ayrıldı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun eşliğinde otomobilde üç kişi başbaşa kalmışlardı.

 

“Dün acil bir durum dolayısıyla İstanbul’a geldim. Bu sabah da erkenden uyandım ve nedense bu sahile gelmeyi pek istedim. Havanın bozuk olmasını umursamadım doğrusu. Yağmur ne güzel yağıyor. Sesi huzur verici… Sizleri, yani halkımı görmek ve kucaklaşmak beni pek mutlu ediyor. Şu manzara da pek şahane. Ee, nasılsınız anlatın bakalım”. “İyiyiz paşam, sizi gördük çok daha iyi olduk”. şeklinde karşılıklı kısa bir hal hatır sorma faslının ardından hemen “Bu küçük hanım kim, akrabanız mı?” diye sordu Paşa merakla. “Aslına bakacak olursak, değil.” dedi kadın. Konuya tam olarak nasıl gireceğini tartarak, şen bir edayla “Ben bu kızı rüyamda gördüm. Geleceği gün ve saat bana tahmin edersiniz ki malum oldu ve onu karşılamaya gittim.” “Peki nereden geldin Zeynep?” diye sorduğunda son derece ilginç, umulmadık bir cevap alacağını içte içe seziyordu.

 

Aralarında önceden kararlaştırdıkları üzere sözü Rukiye Hanım aldı: “Çok uzaklardan” diye bir giriş yaptıktan sonra cevabına devam niteliğinde, bohçanın içinden Zeynep’in kitabını çıkarıp Mustafa Kemal’e uzattı. Neyse ki bohçanın içi ıslanmamıştı. “Bu kitabı Zeynep yanında getirmiş ama ben hiç anlamıyorum, Latin alfabesi ile yazılmış. Yeni bir roman aslında. Ben de okudum fakat günümüz alfabesiyle…” Gök gürültüleri ve şimşekler biraz daha azalmaya başlamış, yağmur biraz yavaşlamıştı. Paşa kitabı merakla aldı ve şaşkınlıkla göz gezdirmeye başladı. Türkçe yazılmış Çalıkuşu romanıydı. Bu roman birkaç yıl önce yayınlanmış ve Mustafa Kemal de okumuş olmasına karşın harf inkılabı henüz gerçekleşmediği için kitabın böyle bir şekilde -en azından Türkiye’de- basılmış olmasına imkan yoktu. Ve basım yılı ve yerini gördü: İstanbul 2025! Pırıl pırıl olan kitaba göz gezdirirken yaşlı kadın, her ihtimale karşı etraftan kimsenin duyamayacağı kısık bir sesle “Ben durumu açıklığa kavuşturayım. Zeynep buraya tamamen tesadüfen gelmiş. Sizi tanımayı çok diliyormuş. Hayatımda birçok ilginç şey gördüm yaşadım ancak bu en ilginci. Şimdi beni pür dikkat dinleyiniz paşam. Çünkü Zeynep, ileriki yıllarda geçerli olacak takvime göre 2026 yılından geliyor. Bizim takvimimize göre ise 1442. Yani tam 102 yıl ilerisi! İnsanın inanası gelmiyor ama o bir zaman yolcusu. Uykuya dalmış ve kendini burada buluvermiş. Ben onu geçen hafta salı günü karşıladım, çünkü bana da bu görev verildi. Hep rüyalarıma girdi. Zeynep’in kimliğini senden saklamak olmazdı paşam, doğrusu neyse onu söylemek gerekir. Zaten başka birine anlatsam bana telbe (deli) der.” diye açıkladı. Son cümle karşısında hafifçe gülse de başından beri büyük bir dikkatle dinleyen Mustafa Kemal “Estağfurullah Rukiye Ana, hiç öyle şey olur mu… Fakat Allah Allah. Bu doğru mu Zeynep?” diye sordu, son derece yumuşak ama ciddi bir tavırla. “Evet” dedi Zeynep o masum haliyle. “Ben 2012 doğumluyum. Nasıl olduğunu hiç anlamadan kendimi birdenbire burada buluverdim. Son hatırladığım şey ise anne ve babama iyi geceler diledikten sonra köpeğim Bonbon ile yatağıma yattığım… 2026 yılında Mart ayındaydık. Sonrasında birdenbire kendimi burada buldum. Eğer gelecekten geldiğime inanmıyorsanız size hangi inkılapları gerçekleştireceğinizi tarihleriyle birlikte söyleyebilirim.” dedi o şirin gülümsemesiyle. Paşa şaşırdı. O da gülümseyerek “Sadece isimlerini tek tek say bakalım öyleyse” diye küçük bir imtihana tuttu. “Hmm… 1924 Haziran’ında olduğumuza göre yeni anayasa daha birkaç ay önce yürürlüğe girmiş olmalı. Bundan sonra harf inkılabı, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka ve kılık kıyafet kanunu, soyadı kanunu, miladi takvimin kabulü gibi yenilikler olacak. Ve tabii ki laiklik, yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” dediğinde Paşa büyük bir hayranlıkla “Küçük hanım, siz bu meseleleri ne kadar da iyi biliyorsunuz. Çok şaşırtıcı doğrusu.” diye yanıtladı. Zeynep “Okullarda bunlar temel bilgi, her öğrenci bunları öğrenir. Sırası biraz karışık oldu ama olsun” diye şirin şirin gülümsedi. “Çalıkuşu romanı da benim başucu kitabımdır. Çünkü sizin de en sevdiğiniz kitaplardan biri olduğunu biliyorum. Başka sormak istediğiniz bir şey var mı?” diye sordu gururla. Şaşkınlığı süren Paşa hangi mektepte okuduğunu ve kaçıncı sınıfta olduğunu sorduğunda “Bir saniye” diyerek çantadan her zaman yanında taşıdığı okul kimliğini çıkarıp uzattı. Mustafa Kemal, bu çok farklı kimliği hızlıca incelemeye koyuldu. Hüviyette Zeynep’in soyadı da yazıyordu. Bu kız kesinlikle doğru söylüyor olmalıydı. Tüm bunlar bir oyun veya kurmaca olamazdı. Bilhassa, Paşa’nın gerçekleştirmeyi düşündüğü bu kadar inkılabı nereden bilecekti?

 

Son derece sıcak ve içten bir tebessümle birlikte “Ben aslında senden haberdarım. Tanışmamız bugüne kısmetmiş demek…” deyince ikisi de inanılmaz derecede şaşırdı. “Nasıl yani?” diye sordu Rukiye Ana. “Şöyle izah edeyim. Aslında her şey ilginç bir biçimde rüyalarla bağlantılı. Eşim Latife Hanım… Zaman zaman hep aynı rüyayı gördüğünden bahseder:

 

“Kız Kulesi’nin karşısındaki yolda, yani burada, şimşeklerle dolu bir havada yaşlıca bir kadın, yüzü denize dönük vaziyette duruyormuş. Ben ona seslenip usulca yaklaşıyormuşum ve tam yaklaştığım esnada bana doğru dönüp birdenbire sarı saçlı, renkli gözlü, küçük ve tatlı bir kıza dönüşüp bana gelecekten haberler getirdiğini söylüyormuş ve rüya her seferinde tam bu anda bitiyormuş.” dediğinde ikisi de çok şaşırmıştı. Paşa devam etti: “Ben akıl ve bilime inanırım. Hurafeler, batıl itikatler, fallar ve benzeri şeylere yerine göre kızar, yerine göre güler geçerim. Fakat rüyalar bambaşka bir alemdir. O diyarlar, aklın ve bilimin ötesindedir. Bu sebeple, şu ana kadar gördüklerim ve duyduklarım bana tüm bunların doğru olabileceğini işaret ediyor. Eh, rüyadaki yer burası, gün de bugün olsa gerek… O kız da hiç şüphesiz sensin. Yaşlı kadın da sanırım sen oluyorsun Rukiye Ana. İkiniz bir arada çıktınız karşıma. Eğer bu rüyalar olmasaydı hem bu duruma hazırlıksız yakalanmış olacaktım, hem de doğrusu ikna olmayacaktım. Hâlâ daha da tam ikna olmuş değilim ama bu herhalde ulvi bir işaret veyahut da başka türlü bir şey. Fakat iyice emin olmam lazım.”

 

Bir an için sessizlik oldu. Tam bu esnada artık çiseleme haline dönüşmüş olan yağmurun içinden rengârenk harika bir kuş çıkıverip bir anda pıt diye otomobilin ön camına konuverdi. Öyle güzel cıvıldıyordu ki, bir an için hepsi ona hayranlıkla bakıverdiler ve nereden geldiği belli olmayan bu şirin kuş, kanatlarındaki yağmur sularını silkeleyerek geldiği gibi pır diye uçup gidiverdi.

 

Mustafa Kemal daha kitabı eline ilk alıp romanın adını gördüğü an zaten sıradışı bir durum olduğunu anlamıştı. Rukiye Hanım bu konulara meraklıydı. Aralarında çok daha derin konular hakkında konuşmuşlukları vardı. Rukiye Hanım bu savaşın galibi olacağımızı, ne kadar süreceğini, hatta hangi cephelerde neler olacağını bile bilmiş ve bunları savaş esnasında etrafındaki herkese teker teker anlatmıştı. Dediği her şey birebir çıkmıştı. Yani, yanında getirdiği kızın sıradışı birisi olması hiç şaşırtıcı değildi. Zeynep biraz önce daha uzaktan ona doğru koşup gelirken de içinde değişik bir duygu belirmişti Paşa’nın. Hatta aslında onu böyle bir havada Salacak’a getiren şey de, o sabah içinde duyduğu bir histen kaynaklanıyordu. Elbette halkı da, orada olmayı da çok seviyordu. Fakat bu sabah adeta bir şey O’nu bu cici misafirle tanışması için buraya bilhassa getirmişti. Çoktandır Latife Hanım’ın gördüğü rüya da, Paşa’nın belleğinde yer etmişti.

 

Başka birisi olsa kızarak “Bırakın benimle dalga geçmeyi” veya gülerek “Güzel bir şaka, sizi gidi sizi” diyebilirdi. Fakat Mustafa Kemal bunun doğru olduğunu hissediyordu.

 

Hayat ve dünya bilmecelerle, muammalarla dolu değil midir? Böyle bir şeyin de gerçek olmaması için hiçbir sebep yoktu. Yine de aklına yatması gerekiyordu.

 

“Rukiye Teyze beni gelir gelmez karşılayıp evine götürdü. Sizin de aslında İstanbul’da olmadığınızı, bazen buraya geldiğinizi söyledi bana. O günden beri de evinde ağırladı, bu kıyafetleri verdi.” dedi Zeynep. “Ve inanın, şu an benim yerimde olmak ve şu anı yaşamak isteyecek milyonlarca insan var ülkede” diye sözünü tamamladı. Mustafa Kemal hâlâ şaşkındı fakat çok duygulanmıştı.

 

“Geldiği çağa ait bir icat var bohçada” dedi Rukiye Hanım, konuyu kesin bir çözüme ulaştırmak adına… “Esas en ilginci bu. Bana da gösterdi, benim aklım pek almadı. O dönem kullanılan telefonlar böyle imiş. Kutu gibi, cebinde veya çantanda taşıyormuşsun. Küçücük şeyin içine fotoğraflar, görüntüler de sığdırmışlar, bir de musiki çalabiliyor. Adı da neymiş, akıllı telefon, ha ha” diye ekledi. Mustafa Kemal de gülümserken merakla “Gösterin bakayım şu akıllı telefonu” dedi. “Marifetlerini bir görelim.”

 

Zeynep telefonu bohçadan çıkarıp açma düğmesine bastı ve cihaz yaklaşık 10-15 saniye sonra açıldı. Burada kaldığı süre zarfında telefonunu sadece bir kez Rukiye Hanım’a göstermek için kısa süreliğine açmıştı çünkü şarjının bitmesini istemiyordu ve şarjı neyse ki %60 civarında kalmıştı. Rengarenk ışıl ışıl ekran açılırken Rukiye Hanım yine ilk gördüğü anki gibi “Vay canına, vay vay vay” diyor, Mustafa Kemal de pür dikkat cihaza göz gezdiriyordu. Bu arada yağmur tam zamanında şiddetini arttırmış, yine etraf göz gözü görmemeye başlamıştı ki bu iyi bir şeydi çünkü dışarıdan herhangi bir kişi otomobilin içerisindeki bu ileri icadı göremeyecekti. Zeynep yine o kadar sevinçli bir haldeydi ki, kilit ekranında desenini çizdikten sonra açılan ana ekranı hemen Mustafa Kemal’e doğru döndürdü. “Şu an telefonlarda numaraları çevirerek arama yapıyorsunuz değil mi paşam? İleride o numaralar tuşlu olacak, o tuşlara basarak aramalar yapılacak ve 21. yüzyıla gelindiğinde de artık kablolar Tesla’nın da söylediği gibi tamamen ortadan kalkarak iletişim bu hale dönecek” gibi cihazın kısa bir tanıtımını ve nasıl kullanıldığını tarihi bilgisiyle de harmanlayarak anlatırken paşa da hayranlıkla ve artık tamamen ikna olmaya yakın bir halde “Bu fevkalade bir icat. Demek bilim bu kadar ilerledi. Ümit ederim ki bu icadı aziz Türk Milleti yapmıştır” dediğinde Zeynep “Bu icadı biz yapmadık fakat burada da imal edilebiliyor, yerli markalarımız var.” diye cevap verdi. Paşa “Güzel, aferin benim çalışkan milletime” dedi. “Şu cihazı ver bakalım. Arayabilir miyiz bir yerleri?” deyince Zeynep bunun 1924’te mümkün olamayacağını pratik bir biçimde izah ederek telefonu uzatıp dokunmatik ekranın nasıl kullanıldığını öğretmeye başladı. Paşa’nın eli yavaş yavaş alışmaya başlıyordu. Resim galerisinde kızın ailesini, yaşadığı evi, köpeğini, gittiği yerleri gördü. Derken galeride tarihi fotoğrafları içeren klasöre tıklayan Mustafa Kemal, henüz çektirmemiş olduğu bir fotoğrafının bir gazetede yayımlanmış olduğunu gördü ve haberde ‘Mustafa Kemal Atatürk’ yazısı hemen dikkatini çekti. Hayatında ilk kez kullanmış olduğu cihazda bir iki deneme ile fotoğrafı büyütmeyi başararak “Atatürk mü?” dedi şaşkın ve keyifli bir ifadeyle. Yıldırım hızıyla konuyu anlayıp “Soyadım Atatürk olacak demek. Ne güzel bir soyad. Milletim bana bu soyadı layık görecekse, bundan gurur duyarım.” derken gözlerinin içi gülüyordu. Çok hoşuna gitmişti. Zeynep de “Evet, Atatürk” dedi sevinçle.

 

Fotoğraflara baktıkça inkılapları gördü. Haberleri merakla okudu… Biraz sonra telefonu son derece memnun bir şekilde uzatarak “Al bakalım bu harika icadı Zeynep, göreceğimi gördüm. Bu kadarı kafi. Bugün gerçekten çok ilginç bir gün. Sen bana esas ileride Türkiye Cumhuriyeti ne durumda olacak, onu anlat. Bu cihazda herhangi bir havadis yok mu senin yaşadığın dönemle ilgili? Neler oluyor memleketimde? Sen buraya geldiğine göre, demek ki birtakım haberler, müjdeler vereceksin diye düşünüyorum. Bu herhalde ulvi bir işaret.” dedi

 

“Telefonda haberler yok ama sürpriz bir şey var. Birazdan söyleyeceğim.” dedi tatlı tatlı… Zeynep elbette ki her şeyi anlatamazdı. Bunlar paşayı üzebilirdi. Fakat akıllı bir kız olduğu için konuya farklı bir noktadan değinmek istedi. “Cumhuriyetin 100. yılını büyük bir coşkuyla kutladık. Hatta marşlar bestelendi Atam. Ülkenin tanınan müzisyenleri, bestecileri bir marş bestelemek için adeta birbirleri ile yarıştılar.” deyince Ata’nın gözlerinde gurur dolu bir ifade belirdi. “Demek öyle. Fevkalade Zeynep, fevkalade… Bunları duymak benim için paha biçilemez.” diye yanıtladı. “O marşlardan bir tanesi şu an akıllı telefonumun içinde kayıtlı, size isterseniz hemen dinletebilirim. İşte sürpriz bu” dedi gülümseyerek. Atatürk büyük bir merakla “Haydi aç da dinleyelim, ancak etraftan hiç kimse duymasın, kısık çal” dedi. “Tamam” diyerek büyük bir mutlulukla marşı kısık bir sesle açtı Zeynep. Otomobildeki üç kişi de gözleri dolarak gururla dinlediler ve eşlik ettiler. Bu duyguyu tarif etmenin imkanı yoktu. “Ah Zeynep ah… Bir armağan gibi çıkageldin. Ben bu sabah yeteri kadar mesut oldum. Demek ki doğru yolda ilerliyoruz. Bundan hiç şüphem yoktu zaten.” dedi ve ardından küçük kız cihazı kapatarak çantasının içine koyuverdi. Aslında Paşa bir şeylerin 2026’da tam da yolunda gitmediğini Zeynep’in hallerinden hemen anlamıştı. Fakat “En büyük eserim” dediği Cumhuriyet 102 yıl sonra da dimdik ayaktaydı ve bunu bilmek O’nu çok memnun etmişti. Geriye kalan zorlukları aşmak ise, yenilmesi imkansız görünen orduları bile mağlup etmiş bu milletin başaramayacağı bir şey değildi ve olamazdı da. Çünkü biliyordu ki muhtaç olduğu kudret, Türk Milleti’nin damarlarındaki asil kanda mevcuttu! “Sakın unutma ki Zeynep, bütün ümidim sizlerde, yani gençliktedir. Memleketi asıl ışığa boğacak olanlar sizlersiniz. Kendinizin ne kadar önemli ve değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Cumhuriyeti bizler kurduk, sizler ilelebet devam ettireceksiniz.” dediğinde Zeynep bu ezbere bildiği sözleri o an bizzat Atatürk’ten duyduğu için tüyleri diken diken olmuş ve gözleri dolmuş vaziyette, kendinden beklenmeyecek yüksek bir sesle “Başüstüne Paşam” diyerek yanıtlayınca Paşa pek memnun oldu ve “Aferin Zeynep, aferin.” dedi.

 

Bu sohbet esnasında yağmurdan dolayı tüm camlar epey buğu içinde kaldığından dolayı Paşa kendi camını açtığı sırada yaver göründü. Çiseleyen yağmurda şemsiyesiyle çakı gibi otomobile yürümekteydi. “Gel gel, hoşgeldin. Rukiye Hanım ve misafirini evlerine bırakalım. Zira  yapacak iş çok.” dedi. Anlaşılan -şimdilik- bu hoş sohbetin sonu gelmişti. Rukiye Hanım teşekkür ederek yolu tarif etmeye başladı. Zeynep’i tanıştırmış olduğu için o kadar mutluydu ki. Üzerinden büyük bir yük kalkmış ve tam tahmin ettiği gibi Paşa bu sıradışı durumu büyük bir olgunlukla karşılamıştı. Büyük insanlara yakışır bir özellik! Ev yakındı. Kısa süre içinde evin kapısına gelmişlerdi bile. Yaver hemen kapılarını açtı. Mustafa Kemal otomobilden inerken “Zeynep daha ne kadar burada?” diye sordu merakla. “Allah kısmet ederse bu Çarşamba gecesi dönüyor” dedi yaşlı kadın. “Şimdiden uğurlar olsun. Ben de biraz daha buradayım. Daha sonra ise Anadolu’ya geçeceğim için artık bir daha İstanbul’a ne zaman gelirim bilinmez. Latife Hanım da Ankara’da beni bekler. Bizler memleketi hep birlikte kurtardık, Cumhuriyet’i kurduk fakat daha yapılacak çok iş var.” Zeynep’le yine sarmaş dolaş oldular. O derin masmavi gözlere bakarak “Gitmeden önce lütfen görüşelim. Sizi son bir kez görmek istiyorum” diye fısıldadı. Paşa, bu tatlı dileği nasıl geri çevirebilirdi ki? O sırada birkaç mahalleli paşayı pencereden görmüş ve çok sevinmişlerdi. Rukiye Hanım’la olan ahbaplıklarını biliyorlardı. “Söz veremiyorum Zeynep’ciğim. Eğer görüşemezsek beni affet ve sana söylediklerimi sakın unutma tamam mı? Ben seni tanıdığıma çok memnun oldum.” diyerek kızı teselli etmeye çalışıyordu. Zeynep “Peki o zaman” dedi biraz küskün bir ifadeyle. “Allahaısmarladık Rukiye Ana’cığım” , “Sen de Allah’a emanet ol paşam. Latife Hanım’a da hürmetler.” diyerek vedalaştılar. Zeynep’e ve mahalleliye gülümseyip el sallayarak otomobile bindi ve otomobil gözden kaybolana dek Zeynep ile Rukiye Hanım el sallamaya devam ettiler. Paşa da arkasına dönmüş onlara el sallıyordu.

 

********

 

Rukiye Hanım Zeynep’i evine davet ettiği ilk gün onu pür dikkat dinlemiş, uyuduktan sonra buraya geldiğini ve bunu nasıl yaptığının farkında bile olmadığını anlattıktan sonra bu konuyu derhal çok sevdiği dostu ve paranormal konularda bilgi sahibi olan, aynı zamanda simya ile de uğraşan Selma Hanım’a açmıştı. Selma Hanım da sır saklamasını çok iyi bilen, ağzından asla laf alamayacağınız o asil Cumhuriyet kadınlarından biriydi. Rukiye Hanım’ın evine gelmiş, kızla tanışmış ve onu dinlemişti. Zeynep’in durumu üzerine epey bir münazara etmişlerdi. Kızın yanında bunu bir oyunmuş gibi, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Selma Hanım da tıpkı Rukiye Hanım gibi çok hayat dolu, dinç ve neşeli biriydi. 60’lı yaşlarındaydı. Kocaman taşlı küpeleri ve yüzükleri olan bir kadındı. Gizemli konular onun en büyük ilgi alanıydı.

 

Konu özetle şöyleydi: Zeynep uykusunda, rüyasının içinde bir zaman yolculuğu deneyimi yaşamaktaydı. Aslında hâlâ kendi yatağında yanında Bonbon ile birlikteydi fakat rüyasında geldiği 1924’te canlanmıştı. Ancak bunun farkında değildi. 2026’ya tamamen geri dönebilmesi için yapılması gereken şey, onu tekrar o sihirli uykuya yatırabilmekti. Böylelikle Rukiye Hanım’ın evinde uykuya dalıp bedenen kaybolacak ve tekrar kendi yatağında uykusuna normal seyrinde devam edecekti. Sabah olunca da yine her zamanki gibi uyanacaktı. Hiçbir şey anlamayacak, hepsini bir rüya zannedecekti. Tüm bunları Selma Hanım çözmeyi başarmış ve gerçekleştirmenin yolunu da birkaç gün süren geceli gündüzlü bir çalışma sonucunda bulmuştu. Buna benzer birkaç şey daha önce yaşamıştı çünkü… Bilgi dolu bir kadındı. Zeynep’in bir takım sıradışı özellikleri daha olabileceğini seziyordu. Fakat bunların ne olabileceği hakkında ikisinin de malûmatı yoktu. Çarşamba gecesini seçmesinin sebebi ise o tarihin astrolojik olarak onlara o işareti vermesiydi. Selma Hanım bunu da yıldız haritası üzerinden çözmüştü. Bu kadının daha önce uyguladığı birkaç dua, figür ve çok eski yıllardan kalma sihirli bazı kelimeler vardı. Bu yolla Zeynep’i uykusunda tekrar yaşadığı zaman dilimine, annesinin babasının yanına göndermeyi umuyorlardı.

 

Zeynep de ailesini ve çok sevdiği köpeği Bonbon’u epey özlemeye başlamıştı. Burada geçirdiği zaman içinde hiç sıkılmamış; hayatında ilk kez gördüğü bu insanlar, sokaklar, gaz lambaları, kandiller, eşyalar, kıyafetler, ahşap evler ve o dönemin kendine özgü samimi yaşam tarzı onu derinden etkilemişti. Büyülenmiş gibiydi. En çok dikkatini çeken şeylerden biri ise insanların birbirine karşı son derece nazik olmaları, çok kibar biçimde konuşmalarıydı. Rukiye Hanım da onunla çok sıcak bir biçimde ilgileniyor, sıkılmasına müsaade etmiyordu. Hele ki Atatürk’ü görmüş ve onunla birlikte vakit geçirmiş olmak kelimelerle ifade edilemez bir mutluluktu. Geride kalan sayılı günlerde yine heyecanla belki gelir diye O’nu bekliyordu. O yüzden durumundan hiç şikayetçi değil, tam tersine son derece mutluydu. Yalnız oraya nasıl geldiğini hâlâ tam kavrayamamıştı fakat açıkçası pek de umurunda değildi. Çarşamba gecesi ailesinin yanına dönecekti. Rukiye ve Selma Hanım ona söz vermişlerdi. O zamana dek yaşadığı anın tadını çıkarmaya bakıyordu. Yani özetle; Zeynep hayatının en sevinçli günlerini yaşıyordu.

 

Yaz yağmuru aralıklarla birkaç gün daha devam etti ve Çarşamba günü nihayet geldi çattı. Zeynep’in oradaki son günüydü artık. Güzel havada son kez sahile inip denize girdi. Akranlarına bu gece gideceğini söyleyip vedalaştı. Son kez ibrik ve leğen ile yıkanıp paklandı. Yemek saati gelmek üzereydi. Derken saat 19:00 sularında beklenmedik bir otomobil sesi duyuldu. Heyecanla pencereye koşan Zeynep “Yaşasın!” diye bir sevinç çığlığı attı. Paşa, kapılarının önündeydi. Onlara bir sürpriz yapmıştı. Yaverine bir saat sonra gelip kendisini almasını söyledikten sonra kapıya yöneldi. Büyük sevinçle eve buyur ettiler. Paşa eli boş gelmemişti. “Al bakalım, sana şeker ve tatlı getirdim. Afiyetle ye ama yemekten sonra. Fazla da kaçırma!” diye tembih etti. “Ah paşam çok teşekkürler. Bu ne güzel sürpriz. Gelin sofraya, hep beraber yiyelim” dediğinde paşa “Çok teşekkür ederim, ben tokum ancak bir kahveni içerim anacığım. Ancak siz önce yemeğinizi yiyin, bölmeyeyim. Yemek sonrası birlikte içeriz.” diye konuştu ve ekledi: “Şu kitabı ver de bu esnada okuyayım Zeynep. Bu öyküyü çok seviyorum ben gerçekten de… Latin harfleriyle de tadı bir başka.” Zeynep hemen Çalıkuşu’nu paşaya uzattı ve sofraya oturdu. Onlar yemeklerini yerken Atatürk de romana göz gezdirmekteydi. Yemek faslı bittikten sonra Zeynep hemen Paşa’nın getirdiği tatlıya yumuldu. O esnada da Rukiye Ana kahveyi hazırlamaktaydı. “Sana zahmet orta şekerli olsun anacığım. Dur yardım edeyim” diyerek sofranın toplanmasına yardım etmek istese de “Olur mu hiç öyle şey paşam, biz sonra hallederiz. Allah razı olsun. Bu arada ben bu saatte kahve içemiyorum, kendime ıhlamur hazırlıyorum. Kahve de birazdan hazır olur”. Az sonra Paşa mutfağa gidip közde pişmiş kahveyi de ıhlamuru da aldı ve salondaki sedire geçtiler.

 

Zeynep akıllı telefonla birlikte hemen Paşa’nın yanına ilişti. “Birlikte bir fotoğrafımız olsun mu?”. “Pekala, olsun tabii.” Ve gülümseyerek koltukta bir selfie çektiler. Sonra Rukiye Hanımı da dahil ettiler ve üçü bir arada bir fotoğraf çektiler. Fotoğrafları çektikten sonra her ikisine de gösterdi ve bu rengarenk pırıl pırıl fotoğrafları görünce gerçekten çok şaşırdılar. Bu ne kadar ilginç bir fotoğraf makinesiydi. Renkleri sanki gerçeğinden bile daha canlı gösteriyordu. Fakat fotoğrafları o günün teknolojisinde basmanın imkanı yoktu ve Zeynep fotoların bu cihazda kalmak zorunda olduğunu söyledi.

 

“Bu gece gidiyorsun demek. Sağ salim varacağına eminim çünkü senin başında Rukiye Ana var. Fakat nasıl olacak bu iş?” “Evet, bu gece uyuyacakmışım. Uyku melekleri beni evime geri götürecekmiş. Böyle şeyler aslında masallarda olur ve ben masal çağında değilim ama bana böyle olacağını söyledi Rukiye Teyze. Ben onu çok seviyorum ve güvenim tam”. “Aferin sana” dedi Paşa. Konuyu tam manasıyla çözemese de sonradan Rukiye Hanım’dan detaylı bilgiyi alacaktı.

 

Rukiye Ana tuvalete gittiği bir anda Paşa, Zeynep’le Çalıkuşu romanı üzerine konuşuyordu ki birdenbire ilginç bir şey oluverdi. Küçük kız heyecanla bir şey anlattığı sırada sağ eliyle istemsizce biraz tuhaf bir figür yaptı ve tam bu anda Paşa ile birlikte yavaş yavaş kaybolmaya başladılar. Sanki bir sihirbaz “Abrakadabra” diyerek sihirli değneğini onlara doğru uzatmışçasına usulca gözden kayboldular. Tıpkı Zeynep’in Üsküdar’a geldiği andaki gibi ikisi de kulaklarında bir anda çalmaya başlayan tatlı bir melodiyle yavaş yavaş bambaşka bir diyarda belirmeye başladı.

 

Burası yemyeşil, alabildiğine ağaç ve rengârenk çiçekle dolu, tepede masmavi bir gökyüzü ve batmak üzere bir güneşin ufukta göründüğü, son derece huzur verici bir yerdi. “Zeynep ne yaptın sen, nereye getirdin bizi evladım?”. “Ben mi yaptım bunu?”. “ Evet. Elinle bir işaret yaptın ve sonrasında buraya geldik.”

 

Bembeyaz harikulade atlar biraz ötede ihtişam içinde yürümekteydi. Pırıl pırıl bir nehirden su içiyordu birkaç tanesi… Etrafta kelebekler uçuşuyordu.

 

“Ben nerede olduğumuzu biliyorum.” dedi Zeynep o şirin gülümsemesiyle. Paşa meraklı bir bakış attığında devam etti: “Sanırım hayal dünyamın içindeyiz. Kalabalık şehirde yaşadığımız için hep böyle yerler hayal ederim.” Bu kız sürprizlerle doluydu. Atasını da alıp kendi hayal dünyasının içine mi götürmüştü? Bu nasıl olmuştu? Paşa şaşkındı. Etrafa ve göğe baka baka yavaşça yürüyorlardı. Tam o esnada Zeynep’in omzuna, Salacak’ta otomobilin camına konan kuş konuverdi. Ne kadar güzel bir kuştu bu… Sanki cennetten gelmiş gibiydi. Kuş zarifçe havalanarak birdenbire Paşa’nın göz hizasına gelince  Paşa kuşa elini uzattı ve kuş da Paşa’nın eline kondu. Başını çevirip Zeynep’e baktığında sepeti çiçeklerle dolu pespembe bir bisikletin üzerinde hafifçe pedal çevirmekte olduğunu gördü. İkisinin de yüzünde tatlı bir tebessüm vardı.

 

Bu şekilde biraz yürüdükten sonra Paşa “Uç bakalım güzeller güzeli” diyerek elini yukarı kaldırdı ve kuş havada minik daireler çizip adeta hoşçakalın dermişcesine cıvıldayarak gökyüzüne doğru süzüldü. Zeynep bisikletin üstünde, Paşa da yaya vaziyette nehrin kenarına geldiler. Mustafa Kemal beyaz atlardan bir tanesinin başını usulca okşadı. Nehrin o narin, şırıl şırıl sesini dinleyip etrafı bir süre daha hayranlıkla izlediler. Biraz ötede, bir ağacın kalın dallarından birine kurulmuş salıncağı gördüler. Hemen salıncağa kurulan Zeynep’i salladıktan sonra bu kez kendisi neşe içinde sallanmaya başladı. Bu esnada güneş batmış ve ufukta kızıl ve morun çeşitli tonları bir tabloyu andırmakta iken, Zeynep de bisikletiyle yeşilliklerde küçük bir tur atıyordu. Derken, Paşa çimlere oturup bağdaş kurdu. Gözlerini kapatıp bir süre doğanın sesini dinledi. İşin doğrusu bu diyarda olmak o kadar iyi gelmişti ki… Yıllardır sürmekte olan büyük mücadelenin yorgunluğu ve daha yapılacak tonla işin arasında burada kısa süreliğine de olsa bir huzur bulmuş, dünyadan uzaklaşmıştı. Bıraksanız belki de buradan hiç gitmek istemeyecekti. Sanki bir masalın içindeydi…

 

Bir süre daha buranın tadını çıkardıktan sonra “Burası gerçekten de bana çok huzur verdi. Sanki bir Anadolu Köyü gibi, masal diyarı gibi… Ancak geri dönmemiz gerekir. Yapacak çok iş var. Hem Rukiye Ana bizi göremeyince ortalığı velveleye vermesin sakın…” dedi. “Nasıl döneceğiz?” diye sordu kız. “Elinle yaptığın o işareti tekrar yap bakalım, bir deneyelim. Zaten başka da çaremiz yok sanırım. Yoksa burada kalacağız.” dedi aslında halinden hiç de şikayetçi olmayan bir tonda… Zeynep o figürü tastamam hatırlamaya çalışarak eliyle havada birkaç deneme yaptı ancak bir işe yaramadı. “Dur, öyle değil. Şöyle ilginç bir şey yaptın” diyerek kıza gösterince “Aaa tamam” deyip figürü bu sefer doğru çizdiğinde yine yavaşça bu masal diyarından kendi diyarlarına doğru yolculuk başladı.

 

Buraya nasıl geldilerse tekrar aynı şekilde geri dönmüşlerdi. Kendilerini evin salonunda, gelmeden önceki hallerinde buldular. Zeynep ayakta, paşa da tam karşısında sedirde oturur vaziyetteydi. Etrafını hızla süzdükten sonra Paşa hemen duvar saatine baktı. Saat akşam sekize on vardı. Herşey tastamamdı. Gökyüzünde dolunay yavaş yavaş belirmekteydi. Tam bu sırada Rukiye Hanım tuvaletten çıktı ve kapıyı kapattı. Öteki diyara gidiş ve dönüş anlık gerçekleşmişti ve o esnada yaşlı kadın salonda değildi. Dolayısıyla bunun farkına bile varmamıştı. Tam o sırada Atatürk işaret parmağını dudağına götürüp, “bunlar aramızda kalsın” anlamında bir sus işareti yaptı ve Zeynep’le birlikte kahkaha atmaya başladılar. Bu küçük gezintiden habersiz biçimde “Oh oh, ne kadar güzel vakit geçiriyorsunuz siz bir arada” dedi Rukiye Ana da gülerek. O zaten her an gülmeye hazır bir kişilikti. “Evet, Zeynep’ciğim gerçekten çok şeker bir kız. Çok da akıllı. Ne güzel şeyler anlattı bana” derken kıza hafifçe de bir göz kırpmıştı. Tam bu sırada uzaklarda otomobilin sesi duyuldu. Yaver gelmek üzereydi. “Ne güzel zaman geçirdik. Sizlere doyum olmaz ancak sanırım ayrılık zamanı yaklaştı.” Otomobil kapıya yanaşmış, ayrılık anı gelip çatmıştı.

 

“Seninle tanışmam sayesinde inkılapları eksiksiz olarak gerçekleştirebileceğimizi, bu sayede çok güzel bir soyadımın olacağını ve hepsinden çok daha önemlisi, yüzyıl sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin sapasağlam ayakta duracağını öğrenmiş oldum. Bu bana tarifsiz bir güç ve mutluluk verdi Zeynep. Sana müteşekkirim.” “Esas biz size ve bu yolda canla başla mücadele eden bütün herkese, hepinize müteşekkiriz paşam. Sizler sayesinde biz varız. İnkılaplarınız ve düşünceleriniz bize hâlâ yol gösteriyor ve her zaman da pusulamız olacaktır. Bana Pazar günü otomobilde söylediklerinizi de ezbere biliyorum. Sözleriniz hiçbir zaman unutulmadı ve unutulmayacak.” Birbirlerine baba kız gibi sımsıkı sarılıp vedalaştılar. Rukiye Ana’nın da gözlerinden yaşlar hafif hafif süzülüyordu. Kapıyı açtıklarında yaver çakı gibi hazır vaziyette otomobilin yanında beklemekteydi. “Hoşgeldin Salih.” dedi. “Hoşbulduk Paşam.” Az sonra otomobil, yolcusu ve şoförüyle birlikte usulca hareket etti. Ara sokakta yavaş yavaş gözden kaybolurken içinde hem mutluluğu hem de tatlı bir hüznü taşıyordu. Tıpkı ahşap evdekiler gibi…

 

*********

 

Yaklaşık beş on dakika sonra Selma Hanım geldi. Evde çıkan ufak bir aksilikten dolayı anca gelebilmişti. Sürpriz yapan Paşa’ya yetişememişti. Çantasında yolculuk için her türlü malzeme hazırdı. Zeynep de henüz yatmamıştı ki zaten çok erken saatte yatıp uyuyan bir kız değildi. Bir müddet sohbet ettiler. Hava da yavaş yavaş kararmaya başlamış ve evlerde gaz lambaları birer birer yanmaya başlamıştı. Selma Hanım malzemeleri masaya yaydı. Gramofonda çalan tatlı ezgiler eşliğinde buhurdanlığı alıp tütsüyü hazırlamaya koyuldu.

 

Artık Zeynep için uyku, daha doğrusu yolculuk vakti yaklaşmıştı. Rukiye Hanım ile birlikte genellikle saat 22:00 sularında yatıyorlardı. Ancak bu gece biraz daha erken saatte yatması iyi olacaktı. Zeynep her gece yaptığı gibi dişlerini fırçalayıp iyi geceler diledi. “Sizleri çok özleyeceğim. Herşey için çok teşekkür ederim.” Her iki kadınla da sırayla sarıldılar. “Biz de seni çok özleyeceğiz. Bizi unutma e mi? Hem kimbilir, belki günün birinde tekrar gelirsin…” dedi yaşlı kadın hüznünü saklamaya çalışan güleç bir ifadeyle… Kızın saçlarını ve yüzünü bir anne şefkatiyle okşadı, yanaklarından öptü. Kızı yatağına yatırıp hafifçe üstünü örttüler. “Ben de sizi hiç unutmayacağım. İkinizi de çok seviyorum.” dedi Zeynep, içinde tüm kişisel eşyalarının olduğu askılı çantasına sarılmış vaziyette ve gözlerini kapattı. Çok huzurluydu.

 

Selma Hanım iş başındaydı. Zeynep’in uykuya dalması için bir süre bekledi. Hatta hafifçe mistik ezgiler mırıldandı. Derken yatağın dibine çok girmeden, biraz öteden, çok hafif ve hoş bir kokusu olan tütsüyü narin biçimde çevirip, bir yandan dua ile karışık bazı sihirli sözcükler fısıldamaya başladı. Tütsüyü kapının dışındaki bir sehpanın üzerine koyduktan sonra odaya tekrar girip gözleri kapalı biçimde diz üstüne çökmüş durumda elleriyle havada bazı figürler çizmeye başladı. Rukiye Hanım da elinde gaz lambasıyla kapıda bir kedi sessizliğiyle olanı biteni izliyordu. Selma Hanım çok kalpten bir biçimde “Allah’ım, bu gece lütfen Zeynep’i ait olduğu yere, ailesine kavuştur. Bu dileğimi kabul eyle. Amin.” diye çok kısık sesle dua etti kızın uykusunu bölmeden… Figürlere ve sözcüklere bir müddet daha devam etti. Bu esnada tamamen kapalı olan gözlerinin önünde hafifçe şimşekler çakmakta, değişik şekiller hareket etmekteydi. Bir süre sonra gözlerini loş odaya açtı ve usulca ayağa kalktı. Yapması gereken her şeyi yapmıştı.

 

Selma Hanım biraz daha bekledikten sonra çok sessiz biçimde yatağa yaklaştı. Zeynep orada mıydı? Loş ışıkta tam göremediği için iyice yakınlaştı. Tam emin olabilmek için sessizce kapıya gidip orada adeta bir heykel gibi bekleyen Rukiye Hanım’ın elinden gaz lambasını alıp yatağa dikkatlice baktı. Usul usul birkaç adım daha atınca göz bebekleri istemsizce büyüdü, yüzünde hayret ve sevinç ifadesi oluştu. Çünkü yastık boştu! İyice emin olabilmek adına kızın üstüne örtmüş oldukları ince yazlık yorganı hafifçe kaldırdı ve aşağı doğru usul usul sıyırmaya devam etti. Az sonra yorgan tamamen elinde duruyordu. Evet, yatak bomboştu!! Zeynep gitmişti.

 

*********

 

2026 Mart sabahında Zeynep yatağında hafifçe gözlerini açmış, uyku sersemliği ile geriniyor ve esniyordu. Çok tatlı bir rüya görmüştü. Ne de güzel bir rüyaydı bu… Dışarıda yağmur durmaksızın devam ediyordu. Bonbon’un üzerine çıkması ile birlikte ayıldı. “Bonbon, biliyor musun ben bu gece rüyamda Atatürk’ü gördüm. Onunla ne güzel sohbet ettik, gezdik. Rüyamda iki tane de teyze vardı. Salacak’taydık. Dur sana birazdan hepsini anlatacağım.” Yataktan kalktı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra tekrar odaya gelip cep telefonunu aradı. Her zaman başucunda duran telefon yerinde yoktu. Şaşırdı. Askılı çantasının kapının arkasına asılmış olduğunu görünce hemen oraya yöneldi. Elini içine soktu ve telefonunu buldu. Şaşkınlıkla telefonunu açtı. Hâlâ rüyanın etkisindeydi. Resim galerisine bakmak istedi. Gördüğü an gözlerine inanamamıştı: Atatürk ve Rukiye Hanım ile, ayrıca son olarak Selma Hanım ile birlikte çektiği fotoğraflar telefonda duruyordu! Bunların haricinde kaldığı evin de birkaç fotoğrafını ve Rukiye Hanım’ın dahil olduğu birkaç video çekmeyi de ihmal etmemişti. Telefonun şarjı neyse ki hepsine yetmişti.

 

“Demek rüya değilmiş. Bunların hepsi gerçekmiş Bonbon, inanabiliyor musun? Ama bu sır şimdilik sadece seninle benim aramda kalacak, anlaştık mı?” derken gözlerinin içi gülüyordu. Dünyada ondan mutlusu yoktu…

 

Murat Tüzüntürk

İstanbul, 2026

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Tags: AtatürkfantastikHikayeMASAL
Previous Post

Hepsi Laf / Yüksel Yokolma

Next Post

TÜRKÜN ÖZÜ-EYLÜL ÖZCAN

Murat Tüzüntürk

Murat Tüzüntürk

İstanbul doğumlu olan Murat Tüzüntürk, Üsküdar Paşakapısı İlkokulu’ndan sonra orta ve lise öğrenimini Özel Kalamış Lisesi’nde tamamladı. Marmara Üniversitesi İşletme ve Maltepe Üniversitesi Yüksek Lisans eğitimi sonrasında farklı iş kollarında çalıştı. Uzun zamandır müzikle ilgilenen Tüzüntürk, besteci olarak katıldığı uluslararası bir yarışmada yarı finalistler arasına yükseldi. Kendi bestelerinden oluşan enstrümantal iki albüm yayınladı. Halen besteci, aranjör, müzisyen ve eğitmen olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Next Post
TÜRKÜN ÖZÜ-EYLÜL ÖZCAN

TÜRKÜN ÖZÜ-EYLÜL ÖZCAN

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Mayışım
  • Düşün İnsanı
  • TÜRKÜN ÖZÜ-EYLÜL ÖZCAN
  • BİR SALACAK HİKAYESİ
  • Hepsi Laf / Yüksel Yokolma

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.