En ağır, en zor oyunuydu bu hayatımın. Ne saklanabiliyordum ne kaçabiliyordum ne de oyun
arkadaşımı sobeleyebiliyordum. Her daim, her oyunun tek galibi oydu. Mağlubiyeti hep
kabullendim; çünkü o, gönlümün efendisiydi. Kurallarını benim koymadığım ama bedelini
her gün kalbimin mantığımla hesaplaşmasıyla ödediğim bir oyundu bu. Saklanmak
istiyordum; yalnızlığıma, sessizliğime, kendi mütevazı kozamın derinliklerine… Ama onun
gözleri… O gözler, en karanlık köşelerimi bile bir projektör gibi aydınlatır, beni sahnenin
ortasında bütün hücrelerimle çırılçıplak bırakırdı. Hep kaçmak istedim, adımlarım her
defasında geri geri gitti. Aramızdaki mesafeye binlerce, milyonlarca kilometre koymak
istedim; ama kahrolası bağlarım, onun bağlarına hep mıknatıs gibi çekildi. Yolun sonu, her
zaman onun eşiğine çıktı.
En zoru da onu sobeleyebilmekti. Maskesini ne zaman düşürmeye kalksam, ipliğini pazara
çıkarmak istesem, onu aynada kendi gerçeğiyle yüzleştirmeye çalışsam; parmaklarımın
arasından kayıp giden bir duman gibi yok olurdu. O, tuğlalarını kendi ördüğü o kusursuz
sandığı kalesinde tek hakimdi; bense o kalenin zindanında, karanlıklarda ezik bir tutsak…
Oyunun her hamlesinde ne yapar eder galip gelirdi. Zekasıyla, yılan gibi soğuk
mükemmelliğiyle, her adımda beni biraz daha küçülten o ezici varoluşuyla hep kazandı. Ve
aciz ben… Ben mağlubiyeti henüz oyun başlamadan kabul eden o varlıktım. Çünkü o;
kendime acımayan, aklımın kalbime karışmasına izin veren, ona arsızca çekilen gönlümün her
şeyiydi. Ona esir olmak; başkasına galip gelmekten daha tatlı, daha can yakıcı ve daha
efsunluydu. O, beni hayatına arkasında gölgesini sürükleyen silik bir varlık gibi empoze etti.
Parlaklığında beni silikleştirdi, sadece kendisini yansıtmamı istedi. Benim temellerim
kökünden tek tek sökülürken umursamadı bile. Ben onun gözlerinde kendimi kaybederken, o
benim gözlerimde sadece kendi yansımasını sevdi.
“Zaman en iyi ilaçmış,” derler; zaman bana da öğretti. Her oyun kazanılmazmış. Ruhumu
onun gururlu tahtının önüne bıraktığım gün, hikayemin sonunu yazmışım zaten. Şimdi ne
zaman sokakta bir çocuk “Sobeee!” diye bağırsa, içimdeki o sessiz mağlubiyet yerinden
oynuyor. Sorarsanız bana, “Bu oyunun adı neydi?” derseniz… Bu oyun; en başından
kaybettiğim ama yine de oynamaktan vazgeçemediğim bir GÖNÜL OYUNU’dur.



