• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Söyleşi

Baran Saldanlı: “Aradığın Şey Senden Ayrı Değil” / Serpil Meriç

Serpil Meric by Serpil Meric
2 Eylül 2026
in Söyleşi
0
Baran Saldanlı: “Aradığın Şey Senden Ayrı Değil” / Serpil Meriç
0
SHARES
7
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

 1988 yılında Denizli’de doğan Baran Saldanlı, Yeditepe Üniversitesi Endüstri ve Sistemler Mühendisliği mezunu. Paris Sorbonne Üniversitesi’nde Executive MBA eğitimini tamamlayan Saldanlı, iş dünyasındaki kariyerini enerji sektöründe sürdürdü. Aydem Enerji bünyesinde çeşitli görevler üstlenen Saldanlı, 2021 yılından bu yana Aydem Holding Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapıyor. İş dünyasındaki çalışmalarının yanı sıra düşünsel yolculuğunu yazıyla sürdüren Saldanlı, aynı zamanda iki kız çocuğu babası.

Saldanlı’nın yazarlık serüveni ise insanın varoluşuna ilişkin temel soruların izini sürüyor. “Varım! Ama Neden?” ve “Sonsuzluğun Eşiği” kitaplarının ardından, 2026 yılında Destek Yayınları tarafından yayımlanan “Aradığın Sendin”, bu yolculuğun yeni durağı olarak okurla buluşuyor.

Bilim, felsefe ve tasavvufun kesişiminde ilerleyen kitap, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi merkeze alıyor. Benlik, bilinç, zaman, korku, özgür irade, gerçeklik, nefs ve ilahi aşk gibi kavramlar üzerinden okuru, hayat boyunca peşinden koştuğu cevapların kaynağına dönmeye çağırıyor.

 

Baran Saldanlı ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda; insanın kendisiyle karşılaşmasını, ego ve nefsin oluşturduğu kimlikleri, mutluluğu dışarıda arama hâlini, maneviyatın bir başka ego biçimine dönüşüp dönüşemeyeceğini ve insanın kendini gerçekten tanıdığında hayatında nelerin değişebileceğini konuştuk.

Belki de bu söyleşiyi okuyan herkesin kendisine soracağı soru, kitabın sorusuyla aynı olacak:

“Bunca zamandır aradığım şey gerçekten neredeydi?”

 

Bu kitabı yazmaya sizi iten kişisel kırılma noktası neydi?

Aslında tek bir dramatik kırılma anından çok, uzun yıllara yayılan bir iç huzursuzluk vardı. Hayatın dışarıdan bakıldığında “tamam” görünen tarafları; eğitim, iş, başarı, aile, yeni deneyimler… Bunların hiçbiri insanın içindeki en temel soruyu tek başına susturmuyor: “Ben kimim ve bütün bunların anlamı ne?” Benim yolculuğum da biraz burada başladı. Önce cevapları dışarıda aradım; bilimde, felsefede, farklı öğretilerde, tasavvufta. Zamanla fark ettim ki bütün yollar beni aynı yere, arayanın kendisine getiriyor. Bu kitap da o fark edişin ürünü oldu. Bir anlamda, yıllarca aradığım cevabın yeni bir bilgi değil, bakışın yönünü değiştirmek olduğunu gördüğüm noktada doğdu.

“Kendini bilen, Rabb’ini bilir.” sözü, kitabın ruhuna da temas ediyor. Bu söz sizin hayatınızda nasıl bir karşılık buluyor?

Bu söz benim için artık güzel bir tasavvuf cümlesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Çünkü insan kendisine gerçekten dönüp baktığında, “ben” dediği şeyin ne kadar büyük bir kısmının sonradan edinilmiş olduğunu görüyor: isim, meslek, roller, geçmiş, düşünceler, korkular, hatta beden bile sürekli değişiyor. Fakat bütün bu değişimleri fark eden bir özne, bir “varım” bilgisi değişmeden kalıyor. Benim için Rabb’i bilmeye açılan kapı tam da burası. Allah’ı dışarıda, evrenin bir köşesinde aranacak bir nesne gibi düşünmek yerine, varlığımızı mümkün kılan zemine yönelmek. Kendini bilmek, insanı ilahlaştırmıyor; aksine şahsî benlik iddiasını küçültüyor. Kişi kendisinin kaynağı olmadığını, varlığını her an bir Kaynak’tan aldığını daha derinden hissediyor.

Kitabın temel sorusu “Ben gerçekten kimim?” Neden bütün yolculuk bu soruyla başlıyor?

Çünkü verdiğimiz bütün cevaplar, önce “ben kimim?” sorusuna verdiğimiz gizli cevaptan doğuyor. Kendimi sadece bedenim, zihnim, mesleğim, geçmişim veya toplumsal kimliğim olarak görüyorsam; korkularım, arzularım, ilişkilerim ve hayatla kurduğum bağ da buna göre şekilleniyor. Oysa bunların hepsi değişiyor. Çocukluk bedenim yok, düşüncelerimin çoğu değişti, hayata bakışım değişti; ama bütün bu değişimlerin içinden geçen bir süreklilik hissi var. Kitap, okuru yeni bir kimlik edinmeye değil, “değişen nedir, değişmeyen nedir?” ayrımını görmeye davet ediyor. Çünkü yanlış bir “ben” tanımı üzerine kurulan hayatın sorunlarını, o tanımı sorgulamadan kalıcı biçimde çözemeyiz.

İnsan neden kendini tanımakta bu kadar zorlanıyor? En büyük engel nedir?

Bence en büyük engel, kendimizi tanıdığımızı zannetmemiz. İnsan doğduğu andan itibaren kendisine dair bir hikâye kuruyor ve zamanla o hikâyeyi hakikatin kendisi sanıyor. “Ben böyle biriyim”, “benim karakterim bu”, “ben şunu yapamam”, “benim başıma hep bu gelir” gibi cümleler kimliğin duvarlarına dönüşüyor. Bir de zihin sürekli nesnelere yöneliyor; dışarıda bir şey bulmak, çözmek, elde etmek istiyor. Oysa kendini bilme yolculuğunda araştırılan şey bir nesne değil, bütün nesneleri fark eden özne. Zihin tam burada zorlanıyor. Bu yüzden mesele daha çok bilgi biriktirmek değil; yanlış özdeşlikleri, otomatik kabulleri ve kendimiz hakkında yıllarca tekrarladığımız hikâyeleri fark edebilmek.

Aradığın Sendin ismi ilk bakışta sade ama oldukça derin bir anlam taşıyor. Bu ismi seçerken vermek istediğiniz temel mesaj neydi?

Kitabın sonunda ulaşılan yeri aslında daha kapağında söylemek istedim: Aradığın şey senden ayrı değildi. İnsan hayatı boyunca huzuru, sevgiyi, güveni, anlamı, hatta Allah’a yakınlığı bile çoğu zaman gelecekte ulaşacağı bir yerde arıyor. “Şunu başarırsam”, “bunu elde edersem”, “bir gün şu hâle gelirsem” diye yaşıyoruz. Manevî arayış bile bazen aynı mekanizmanın daha zarif bir biçimine dönüşebiliyor. Oysa kitap boyunca anlatmaya çalıştığım şey şu: Eksiklik duygusuyla arayan kişi, önce arayanın kim olduğunu görmeli. Çünkü aradığımız bütünlük, öz varlığımızdan ayrı bir yerde değil. “Aradığın Sendin” bu yüzden narsistik bir “her şey sensin” iddiası değil; tam tersine, şahsî benliğin gerisindeki kaynağa dönme çağrısı.

Günümüzde kişisel gelişim ve spiritüel alanda sayısız yayın var. Aradığın Sendin bu kalabalığın içinde hangi yönüyle ayrışıyor?

Ben bu kitabı bir “daha iyi versiyonuna dönüş” kitabı olarak yazmadım. Aksine, belki de temel farkı burada. Kişisel gelişim çoğu zaman mevcut kişiliği güçlendirmeye çalışır: daha başarılı, daha özgüvenli, daha verimli, daha mutlu bir “ben”. Ben ise daha kökten bir soruyla ilgileniyorum: Güçlendirmeye çalıştığımız bu “ben” gerçekte kim? Kitap tasavvufun kendini bilme geleneğini, bilinç üzerine felsefî sorgulamaları ve modern bilimin açtığı bazı pencereleri aynı masada buluşturuyor; ama bunları birer inanç paketi olarak sunmaya çalışmıyor. Okuru mümkün olduğunca doğrudan kendi deneyimine bakmaya çağırıyor. Yani amaç yeni kavramlar edinmek değil, insanın zaten her an yaşadığı fakat çoğu zaman fark etmediği varoluş zeminini görünür kılmak.

Sizce insan kişiliği ile özü arasında nasıl bir fark var?

Kişilik, hayatın içinde kullandığımız çok kıymetli ama değişken bir araç. Mizacımız, hatıralarımız, alışkanlıklarımız, sosyal rollerimiz, düşünme biçimimiz, beğenilerimiz… Bunların bütünü kişiliğimizi oluşturuyor ve elbette yok sayılması gerekmiyor. Öz ise bütün bu değişimleri fark eden, fakat kendisi bir düşünce ya da rol olmayan varlık zemini. Basit bir örnekle; on yaşındaki kişiliğimle bugünkü kişiliğim aynı değil, ama ikisi için de “bendim” diyebiliyorum. Demek ki kişilik değişirken sürekliliği taşıyan daha temel bir katman var. Kitapta bu ayrımı çok önemsiyorum. Çünkü kişiliği öz zannettiğimizde onu sürekli savunmak zorunda kalıyoruz. Özü fark ettiğimizde ise kişilik yok olmuyor; daha özgür, daha geçirgen ve daha sahici bir ifade aracına dönüşüyor.

Nefsi tanımak ile nefsi yok etmek aynı şey midir?

Hayır, hatta “nefsi yok etmek” ifadesinin çoğu zaman yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Nefis ya da ego hayatın içinde işlev gören bir mekanizma. İsimle, bedenle, sınırlarla, tercihlerle bir ilişki kurabilmemiz için gerekli. Sorun onun var olması değil; kendimizi yalnızca ondan ibaret sanmamız. Nefisle savaşmak bazen nefsi daha da güçlendiriyor; çünkü bu kez “nefsini yenmiş üstün kişi” diye yeni bir kimlik üretebiliyor. Benim anladığım tasavvufî fenâ, hakiki varlığın yok olması değil, yanlış merkezlerin çözülmesi. Nefsi tanımak; onun korkularını, arzularını, savunmalarını, onay ihtiyacını görmek ve bunların farkında olan daha derin zemini keşfetmek. Böyle olunca nefis düşman olmaktan çıkıyor; terbiye edilen ve yerli yerine oturan bir araç hâline geliyor.

Günümüzde “aydınlanma”, “farkındalık” ve “uyanış” gibi kavramlar da bir tüketim nesnesine dönüştü. Sizce bu kavramlar bazen egonun yeni maskeleri hâline gelebiliyor mu?

Kesinlikle gelebiliyor. Ego yalnızca para, statü ya da güç üzerinden büyümüyor; maneviyat üzerinden de kendisine çok incelikli kimlikler kurabiliyor. “Ben uyandım”, “ben farkındayım”, “ben diğerlerinden daha ilerideyim” dediğimiz anda, hakikati anlatan kavramlar yeni bir üstünlük aracına dönüşebiliyor. Hatta bazen en zor fark edilen ego, “egosuzluk egosu” oluyor. Bu yüzden benim için ölçü, kişinin ne kadar büyük deneyimler yaşadığı ya da hangi kavramları bildiği değil; gündelik hayatta ne kadar sadeleştiği. Daha merhametli mi, daha az savunmacı mı, eleştiri karşısında daha özgür mü, kontrol ihtiyacı azalmış mı, başkasını küçümseme ihtiyacı çözülmüş mü? Eğer “uyanış” insanda tevazuyu, sevgiyi ve açıklığı artırmıyorsa, orada yeni bir kimlik inşası olup olmadığını sorgulamak gerekir.

“Aradığın Sendin” düşüncesi yanlış yorumlandığında kişiyi narsisizme sürükleyebilir mi? Yoksa gerçek idrak insanı tevazuya ve hiçliğe mi götürür?

Yanlış okunursa elbette sürükleyebilir. “Aradığın sendin” cümlesini şahsî kişiliğe söylersek, “Ben her şeyim, dünya benim etrafımda dönüyor” gibi son derece narsistik bir sonuca çıkabiliriz. Fakat kitabın söylediği bunun tam tersidir. Buradaki “sen”, Baran, Ahmet, Ayşe diye kurduğumuz kişisel hikâye değil; o hikâyenin var olmasını mümkün kılan öz varlık. İnsan buraya yaklaştıkça “ben yapıyorum, ben biliyorum, ben kontrol ediyorum” iddiası gevşiyor. Bu yüzden gerçek idrak bana göre büyüklük hissine değil, hayrete ve tevazuya götürür. Tasavvuftaki “hiçlik” de değersizlik değildir; bağımsız ve kendinden menkul bir varlık olduğumuz vehminin çözülmesidir. Kişi küçülmez; fakat sahiplenmesi küçülür.

İnsan Rabb’ini aklıyla mı tanır, kalbiyle mi? Yoksa ikisinin dengesi mi gerekir?

İkisinin de yeri var ama işlevleri farklı. Akıl çok kıymetli; ayırır, sorgular, yanlış kabulleri çözer, insanı hurafeden ve taklitten korur. Fakat aklın doğası nesnelerle çalışmaktır: tanımlar, sınırlar, kategorilere ayırır. Allah ise zihnin karşısına konulabilecek bir nesne değildir. Bu nedenle akıl bir yere kadar götürür, sonra kendi sınırını görmesi gerekir. Kalp ise benim kullandığım anlamıyla yalnızca duyguların merkezi değil; doğrudan idrakin, varlıkla temasın merkezi. Dolayısıyla akıl yolu temizler, kalp tadına vardırır diyebilirim. Biri olmadan diğeri de kolayca dengesini kaybedebilir. Sadece akıl kuru bir bilgiye, sadece duygu ise ölçüsüz bir romantizme dönüşebilir. Kemal, aklın berraklığı ile kalbin teslimiyetinin buluştuğu yerde.

İlahi aşk sizin için ne ifade ediyor?

İlahi aşkı yalnızca çok yoğun bir duygu olarak görmüyorum. Duygu onun dışa vuran yüzü olabilir; ama özünde aşk, ayrılık algısının çözülmesi. İnsan kendisini hayattan, diğer insanlardan ve varlığın kaynağından ayrı bir ada gibi deneyimlediğinde sürekli bir eksiklik taşır. Bu mesafe incelmeye başladığında ise varlıkla temas güçlenir. O temas bazen huzur, bazen gözyaşı, bazen coşku, bazen de çok derin bir sessizlik olarak hissedilebilir. Benim için aşk, Allah’ı uzaktaki bir varlığa duyulan özlemden ibaret değil; her an O’nunla var olduğumuzu fark etmenin sıcaklığı. Ve gerçek aşkın en belirgin sonucu da bence şudur: benlik küçüldükçe sevgi yalnızca belirli kişilere yönelen bir duygu olmaktan çıkar, yaratılmışlara karşı daha doğal bir merhamete dönüşür.

Sizce bugünün insanının en büyük ruhsal hastalığı nedir?

Tek kelimeyle söylemem gerekirse: ayrılık. İnsan kendisini hem kendi özünden hem diğer insanlardan hem doğadan hem de varlığın kaynağından kopuk hissediyor. Bu ayrılık duygusu da sürekli bir eksiklik üretiyor. Eksik hissedince daha çok tüketiyoruz, daha çok onay arıyoruz, daha çok görünür olmaya çalışıyoruz, daha çok kontrol etmek istiyoruz. Teknoloji bize olağanüstü bir bağlantı imkânı sundu ama paradoksal biçimde insanın kendi içine temasını azaltabildi. Bence asıl mesele dış dünyanın hızından çok, insanın o hız içinde kendi merkezini kaybetmesi. İçerideki sessizlikle temas kurulmadığında dışarıdaki her şey bir süreliğine oyalar ama hiçbir şey tam olarak doyurmaz. Bu yüzden çağımızın hastalığını yalnızlık kadar “kendine yabancılaşma” diye de tarif edebilirim.

Neden bu kadar çok insan mutsuz ve mutsuzluğunun gerçek sebebini bilmiyor?

Çünkü çoğumuz mutsuzluğu dış koşulların eksikliği olarak okumaya şartlanıyoruz. Daha iyi bir iş, daha çok para, daha doğru ilişki, daha sağlıklı bir beden, daha fazla takdir… Bunların hepsi hayat kalitesini etkileyebilir; bunu küçümsemiyorum. Fakat insanın içinde daha temel bir eksiklik inancı varsa, dışarıdaki hiçbir tamamlanma kalıcı olmuyor. Bir hedef gerçekleşiyor, kısa süre sonra zihin yenisini üretiyor. Böylece insan aradığı şeyin nesnesini değiştiriyor ama arama mekanizması değişmiyor. Kitabın temel sorularından biri de bu: “Eksik olan gerçekten ne?” Bazen mutsuzluğun nedeni hayatımızda bir şeylerin olmaması değil; kendimizi yanlış yerde aramamız. İnsan öz varlığıyla temas ettikçe dış koşullar önemini kaybetmiyor ama mutluluğun tek kaynağı olma yükünden kurtuluyor.

Sürekli meşgul olmak, insanın kendinden kaçmasının modern bir yolu olabilir mi?

Bence çok sık böyle oluyor. Zihin nesneyle çalışmayı seviyor; bir iş, ekran, konuşma, plan ya da sorun olmadığında bir boşlukla karşılaşıyor. Ve o boşluk ilk anda huzur değil, huzursuzluk gibi hissedilebiliyor. Bu yüzden elimiz otomatik olarak telefona gidiyor, bir şey açıyoruz, bir şey düşünüyoruz, bir sonraki işi planlıyoruz. Oysa bazen kaçtığımız o “boşluk”, kendimizle temas edebileceğimiz ilk kapı. Burada meşguliyeti kötülemek istemiyorum. Çalışmak, üretmek, aileyle ilgilenmek hayatın doğal parçaları. Sorun, hareketin kendisi değil; sessiz kalamadığımız için sürekli hareket etmek zorunda hissetmemiz. İnsan kendinde kalmayı öğrendiğinde çalışmaya devam ediyor ama iş, kaçış olmaktan çıkıp daha berrak bir eyleme dönüşüyor.

Sizce depresyonun önemli bir kısmı varoluşsal bir boşluktan kaynaklanıyor olabilir mi?

Bazı insanlarda varoluşsal boşluğun depresif duygu durumuna güçlü biçimde eşlik edebileceğini düşünüyorum; fakat depresyonu tek bir sebebe indirgemek doğru olmaz. Biyolojik, psikolojik, sosyal ve travmatik pek çok etkeni olabilen ciddi bir durumdan söz ediyoruz ve gerektiğinde profesyonel destek çok önemli. Benim kitapta ilgilendiğim taraf daha çok şu: İnsan “neden yaşıyorum?”, “hayatımın anlamı ne?”, “ben gerçekten kimim?” sorularıyla bağını bütünüyle kaybettiğinde, dışarıdan başarılı görünen bir hayatın içinde bile derin bir anlamsızlık hissedebilir. Manevî ve varoluşsal sorgulama burada tedavinin yerine geçen bir reçete değil; insanın hayatla ilişkisinde eksik kalmış bir boyutu yeniden açabilecek bir alan. Bu ayrımı özellikle korumak gerektiğini düşünüyorum.

İlişkilerde, kariyerde ya da sağlıkta tekrar eden kısır döngüler bize aslında ne anlatmaya çalışıyor?

Tekrarlayan döngüler çoğu zaman dış dünyanın bize aynı şeyi yaptığı anlamına gelmiyor; bizim aynı iç düzenle farklı sahnelere girdiğimizi gösterebiliyor. İnsan bilinç düzeyinde “Ben bunu istemiyorum” diyebilir ama bilinçaltında taşıdığı korkular, değersizlik inançları, kontrol ihtiyacı veya ilişki kalıpları benzer sonuçlar üretmeye devam edebilir. Bu yüzden tekrar bazen çok kıymetli bir ayna. “Neden yine bu oldu?” sorusunun yanına “Bu olay bende hangi eski inancı görünür kılıyor?” sorusunu eklemek gerekiyor. Elbette her hastalığı ya da her olumsuzluğu kişinin zihnine bağlamak gibi haksız ve tehlikeli bir genelleme yapmıyorum. Fakat özellikle ilişkiler ve davranış kalıplarında tekrar, öz farkındalık için güçlü bir işaret olabilir. Hayat bazen değiştirmediğimiz içeriği bize farklı dekorlarla yeniden gösteriyor.

Sosyal medya çağında “gerçek benlik” daha mı görünmez hâle geldi?

Belki görünmez olmaktan çok, üzerindeki katmanlar çoğaldı. İnsan her zaman bir toplumsal kimlik taşıyordu ama sosyal medya bu kimliği sürekli sergilenmesi, ölçülmesi ve başkalarının tepkileriyle güncellenmesi gereken bir projeye dönüştürebiliyor. Beğeni, takipçi, görünürlük, başarı görüntüsü… Bunlar farkında olmadan “Ben kimim?” sorusunun cevabına karışıyor. Sonra kişi yaşadığı anı yaşamaktan çok, o anın nasıl göründüğünü yaşamaya başlıyor. Buradaki çözüm sosyal medyayı şeytanlaştırmak değil. Asıl soru şu: Ben bunu bir araç olarak mı kullanıyorum, yoksa kimliğimin değerini onun aynasından mı ölçüyorum? Gerçek benlik dediğim öz ise hiçbir platformda sergilenemez; çünkü o bir imaj değil, bütün imajların farkında olan zemindir.

İnsan kendini gerçekten tanıdığında hayatında ilk değişen şey ne olur?

Bence ilk değişen şey, iç gerilimin azalmasıdır. Çünkü insan hayatının büyük bölümünde kendisini korumaya, ispatlamaya, tamamlamaya ve kontrol etmeye çalışıyor. Kimliğin merkezinin daha derine kaymasıyla birlikte bu savaş biraz çözülüyor. Eleştiri eskisi kadar yıkıcı olmuyor, övgü eskisi kadar sarhoş etmiyor, geleceği tamamen kontrol etme ihtiyacı zayıflıyor. Bu, insanın pasifleşmesi anlamına gelmiyor; tam tersine enerjinin savunmaya değil hayata gitmesi demek. Ben bunu “kul tedbiri alır, takdiri Allah’a bırakır” cümlesiyle özetlemeyi seviyorum. Yapılması gereken yine yapılıyor ama sonuç insanın varlık değerini belirlemiyor. İçerideki merkez değişince, dışarıdaki hayat aynı kalsa bile onu deneyimleme biçimi değişmeye başlıyor.

Bu kitabı yazarken sizin bakış açınızı değiştiren en güçlü farkındalık neydi?

En güçlü farkındalık, kendini bilmenin yeni bir şey edinmek değil, yanlış olanı bırakmak olduğunun giderek daha netleşmesiydi. Yazmaya başlarken zihnimde hâlâ “ulaşılması gereken bir hâl” fikri daha güçlüydü. Metin ilerledikçe bunun bile arayan zihnin çok ince bir oyunu olduğunu daha fazla gördüm. Öz varlığımız gelecekte kazanacağımız bir mertebe değil; şu anda bütün deneyimin zaten üzerinde belirdiği zemin. Dolayısıyla yolculuk, olmayan bir şeyi üretmekten çok, zaten burada olanı örten özdeşliklerin incelmesi. Kitapta bir cümleyle ifade ettiğim gibi: “Kendini bilmek bir bilgi edinmek değildir; bir hatırlayıştır.” Sanırım kitabı yazarken beni en fazla dönüştüren de bu oldu: arayışı küçümsemeden, arananın arayıştan önce de burada olduğunu görmek.

Kitabı yazmadan önceki Baran Saldanlı ile bugünkü Baran Saldanlı arasında nasıl bir fark var?

Büyük ve dramatik bir “eski ben-yeni ben” ayrımı yapmak istemem; çünkü bu da yeni bir kimlik hikâyesi üretmek olur. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ zorlandığım yerler var, hâlâ zaman zaman zihnin eski alışkanlıklarına kapılıyorum. Fakat bugün sanırım daha az kesinlik arıyorum. Eskiden bir hakikati anladığımda onu zihnimde tamamlamak, net bir sisteme oturtmak ve mümkünse sonuca ulaşmak isterdim. Şimdi bilmenin yanında hâlin, deneyimin ve sürekliliğin daha önemli olduğunu görüyorum. Kontrol etme ve “bir yere varma” isteğinin ne kadar ince biçimlerde geri dönebildiğini daha çok fark ediyorum. Belki en büyük fark şu: Cevaplara hâlâ değer veriyorum ama cevabın kendisinden çok, o cevabı hangi bilinç hâliyle yaşadığım ilgimi çekiyor.

Yazım sürecinde en çok hangi düşünürlerden, mutasavvıflardan ya da eserlerden beslendiniz?

Kitabın ana omurgasında Kur’an ve tasavvuf geleneği var. Özellikle Muhyiddin İbn Arabî ve Sadreddin Konevî’nin varlık, tecelli, insan ve marifet anlayışı benim için çok önemli referanslar oldu. Niyazî-i Mısrî, Yunus Emre gibi isimlerin şiirlerinde ise aynı hakikatin kavramsal değil, yaşanmış ve yanmış hâlini görüyorum. Bunun yanında bilinç felsefesi, modern fizik ve gerçekliğin doğası üzerine yapılan çağdaş tartışmalardan da beslendim. Fakat bilimsel kavramları tasavvufu “kanıtlamak” için kullanmak istemedim; bunu önemli bir ayrım olarak görüyorum. Daha çok, farklı disiplinlerin aynı büyük sorulara nerelerden baktığını yan yana getirmeye çalıştım. Benim için asıl ölçü yine doğrudan deneyim: Okuduğumuz şey, insan kendi içine döndüğünde karşılık buluyor mu?

Yazarken sizi en çok zorlayan bölüm hangisiydi?

Beni en çok zorlayan kısımlar, bilincin zamansız ve mekânsız yönünü anlatmaya çalıştığım bölümlerdi; özellikle “Bilincin İdrak Etme Yöntemi” ve “Zamanın İçindeki Zamansızlığı Bulmak” çevresindeki bölümler. Çünkü burada çok ince bir dil problemi var. Zihin her şeyi bir nesne gibi tarif etmek istiyor; “nerede?”, “nasıl?”, “ne büyüklükte?” diye soruyor. Oysa özne dediğimiz şey, tarif etmeye çalıştığımız bütün nesnelerin fark edildiği zemin. Onu anlatırken kolayca soyut metafiziğe, hatta yanlış anlaşılmaya açık iddialara kayabilirsiniz. Ben bu yüzden mümkün olduğunca okurun kendi deneyiminden hareket etmeye çalıştım. Kitabın en zor tarafı belki de buydu: Kelimelerle, kelimelerin erişemediği bir şeyi işaret etmeye çalışmak.

Okurun kitabı okurken üzerinde özellikle durmasını istediğiniz bölüm ya da cümle hangisi?

Tek bir cümle seçecek olursam şu olurdu: “Kendini bilmek bir bilgi edinmek değildir; bir hatırlayıştır.” Çünkü kitabın tamamı bence bu cümlenin açılımı. İnsan genellikle kendini bilme yolculuğuna da diğer öğrenme süreçleri gibi yaklaşıyor; daha fazla bilgi, daha fazla teknik, daha fazla deneyim biriktirmeye çalışıyor. Oysa burada yön biraz tersine dönüyor. Yeni bir “ben” inşa etmek yerine, ben sandığımız katmanların hangilerinin geçici olduğunu görmeye başlıyoruz. Okurun özellikle “Ayrışma: Furkan”, “Saf Özneyi Tanımaya Başlamak” ve “Zamanın İçindeki Zamansızlığı Bulmak” bölümlerini acele etmeden, kendi deneyimine bakarak okumasını isterim. Çünkü kitabın teoriden pratiğe geçtiği kapılar orada açılıyor.

Bu kitabı en çok kimlerin okumasını istersiniz?

Dışarıdan bakıldığında hayatında pek çok şey yolunda olduğu hâlde içinde hâlâ “bir şey eksik” hisseden insanlara ulaşmasını çok isterim. Aynı zamanda maneviyata ilgi duyduğu hâlde ağır terminoloji içinde kaybolan, “Bütün bunların benim gündelik deneyimimde karşılığı ne?” diye soran okurlara da. Kitabı yalnızca tasavvuf okuruna yazmadım; bilime, felsefeye, bilinç meselesine meraklı ama dinî veya mistik dil karşısında mesafeli duran birinin de kapısını açık bırakmaya çalıştım. Bir de sürekli kendini düzeltmeye ve daha iyi bir versiyona dönüştürmeye çalışmaktan yorulanlara… Belki kitap onlara şu ihtimali hatırlatabilir: Aradığın şey, kendine ekleyeceğin yeni bir özellik değil; bütün bu çabanın altında zaten var olan şey olabilir.

Bu kitabı yazdıktan sonra hâlâ cevabını aradığınız bir soru var mı?

Evet. Hatta bugün beni en fazla meşgul eden soru, “Hakikat nedir?”den çok “Bilinen hakikat nasıl kesintisiz bir hâle dönüşür?” sorusu. Bir şeyi zihnen anlamakla, onu hayatın her anında yaşamak arasında büyük bir mesafe var. Sessizlikte, tefekkürde veya güçlü bir farkındalık anında gördüğünüz bir hakikat; işin, ailenin, ilişkilerin, stresin, öfkenin, korkunun içine girdiğinizde ne kadar canlı kalıyor? Benim için yolculuğun bugünkü tarafı daha çok burada. Belki de insanın arayışı bir noktada cevap toplamaktan çıkıyor ve cevabın içinde yaşamayı öğrenmeye dönüşüyor. Bu nedenle kitabın sonuna gelmiş olmam, benim için yolun sonuna geldiğim anlamına gelmiyor. Tam tersine, bazı sorular artık daha sade ama daha derin hâle geldi.

Röportajın sonunda Saldanlı’nın hâlâ peşinden gittiği soru ise bu yolculuğun bitmediğini gösteriyor: Bilinen bir hakikat nasıl kesintisiz bir hâle dönüşür? Çünkü bir şeyi anlamakla, onu hayatın içinde yaşayabilmek arasında büyük bir mesafe var.

Belki de Aradığın Sendin tam olarak bu mesafeye bakıyor.

Bize sürekli “daha fazlasını” aramayı öğreten bir dünyada, belki de ilk kez durup şunu sormamız gerekiyor:

Eksik olan gerçekten ne?
 Aradığım şey nerede?
 Ve bütün bu arayışın içinde… arayan kim?

Belki cevap, uzaklarda bir yerde değil.

Belki aradığın sendin.

 

SERPİL MERİÇ

KİTAP41 OKUMA KULÜBÜ

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Hatrı Sayılır mı? / Gülsüm Yılmaz

Next Post

Törpü / Eyüp Toru

Serpil Meric

Serpil Meric

Next Post
Törpü / Eyüp Toru

Törpü / Eyüp Toru

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Seviyorum / Aynur Civan
  • Eylül’ü Bekler Gibi / Ayhan Gül
  • Emeksiz Bir Gurur : Irk / Ahmet Haşim Güler
  • Sessizliğin Dijital Gürültüsü / Nur Köse
  • Sızıntı / Mehmet Uysal

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.