“Ahmet Abi.”
“Yürüyüşe başlıyoruz, gel istersen” dedi İsmail.İsmail bir elli boylarında, esmer, kara kaşlı, kara bıyıklı, gürbuz bir delikanlıydı. On senesini vermişti çalıştığı şirkete. Babası da aynı madenden emekliydi. Şirketten üç ay üst üste maaş alamayınca madur olmuştu hâliyle. Yetmezmiş gibi beraber çalıstığı yaklaşık yüz-yüzelli arkadaşıyla beraber “Maalesef ekonomik darboğazdan ötürü küçülmeye gitmek zoründa kaıyoruz. Bu yüzden sizlerle yollarımızı ayırmak zorunda kaldık” denilerek işten çıkarılmıştı. Haftalar süren hak arayışı sonuçsuz kalınca da birlik olup dört otobüs soluğu Ankara’da almışlardı.
Ahmet son iki yıldır düzensiz yaşamanın ve ilerleyen yaşının da etkisiyle olacak çeşitli sağlık sorunlarıyla mücadele ediyordu. Ama sorsan çok da önemli değildi onun için bu sağlık sorunları. Sosyal hayatını ve yaşam kalitesini en olumsuz etkileyen saglık sorunu da bağırsaklarının yeterince iyi çalışmamasıydı. Yedikleri midesine oturuyor, bu yüzden günlerce hazım sorunu çekiyordu. Bu sorun vücudunu yoruyor, yorgunluk da onun ister istemez uyuşuk bir insan olmasına neden oluyordu. Üzerine çöken ağırlık uykusunu getiriyordu sürekli. Her öğünden sonra yarım saatte olsa şekerleme yapma ihtiyacı hissediyordu. Özellikle de öğle öğünlerinden sonra.
Çalıştığı sendika tarafından henüz üç gün önce görevlendirilmesine rağmen, üç gün içerisinde maduriyet yaşayan madencilerle sanki kırk yıllık tanışıklarmışçasına sıkı bir dostluk ve muhabbet ortamı kurmuştu. Söylevleri, duruşu, özgüveni ve verdiği mesajlar ile birlikte kazandığı güven paha biçilmezdi. Çarçabuk örgütlemişti işçileri. İşçiler sadece hak ve adalet peşindeydiler.Kent meydanında orada büÿukçe bir park vardı.Çınarlar, çamlar, cevizler ve polis nezaretinde yedi gün süren zorlu bir oturma eylemi. Ardından üç günlük açlık grevi de sonuçsüz kalınca çareyi bakanlığa yürüyüş ve orada yeni bir eylem planı yapmakta buldu Ahmet. Fakat yetkililer toplumun huzurunu, düzenini ve kurallarını bozabileceğini gerekçe gösterek Ahmet’e böyle bir yürüyüşün yapılamayacağını söylemişler, aksi halde müdehale edeceklerini de eklemişlerdi.
Evinin yanından geçen derenin suyu hemen bir kaç kilometre ötedeki şelaleden geliyordu Ahmet’in.. Su gürül gürül akıyordu geceleri. Belki gün boyu akıyordu da, o sadece geceleri işitiyordu bu sesi. Elli iki yaşındaydı,. Çalıştığı sendikadan iki yıl önce emekli olmuştu. Bir çocuk sahibiydi Şehrin sakin bir mahallesinde orta halli bir hayat sürüyordu. Yaptığı işin gerekleri onu sürekli sorgulayan, kendi bireysel çıkarlarını göz ardı eden, fedakar, haklarını aradığı insanlara karşı yüksek sorumluluk sahibi ve en önemlisi de çok çetin şartlarda bile asla pes etmeyen bir yapıya büründürmüştü. Ama çetin geçen onca yıl, onca kavga onu yormuş ve yıpratmiıştı. Ruhu ne kadar savaşa hazırım dese de hala, bedeni buna karşılık veremiyordu artık maalesef.
Ahmet;
“Tamam İsmail, her şey hazırsa…
Emel’ler neredeler?”
Ağır aksak yattığı yerden doğrrularak sağa sola bakınıp, dağılıp kümelenmiş işçilere bir göz gezdirdi ve aralarına doğru yürüdü. Herkes küme küme kavurucu güneşten birer ağaç gölgesine sığınmış, pineklemekteydiler. Uzun ve yıpratıcı geçen onca zamandan sonra pek rahat göründükleri söylenemezdi açıkçası ama bu zorluğa katlanmanın bir zorunluluk olduğunun da farkındaydılar. Hepsinin de bakmakla yükümlü oldukları aileleri ve sevdikleri vardı.“Emel’le Suat Bim’e su falan almaya gittiler abi” dedi İsmail. Gözleri güneşe aşırı hassas oldukları için olabildiğince kısarak bakıyordu. Bu yüzden göz bebekleri neredeyse görünmez oluyordu güneş altındayken. Adeta esmer bir Çinli’ye benziyordu.
“Haydi arkadaşlar toparlanalım” diye seslendi kalabalığa. Sesi tonu hem biraz buyurgan hem de babacan çıkmıştı.
Bütün kümeler tek bir küme de birleşince öksürdü Ahmet. Sonra tekrar öksürüp konuşmaya başladı.
“Arkadaşlar şimdi hak mücadelemizin diğer aşamasın geçiyoruz. Buraya kadar herhangi sert bir müdehaleyle karşılaşmadık ama buradan sonra bizi yıldırıp yıpratmak için her şeyi yapacaklardır. Biber gazına, jopa, itilip kakılmaya, tomaya ve hatta göz altına hazır olun. Bunu söylerken kafasını yana doğrü bükmüş, kaşlarinı kaldırıp yüzüne de küçük bir gülücük yerleştirmiştı
En önde ben olacağım. Böylece eğer olumsuz gelişmeler olursa kendimi öne süreceğim. Polisle bir sürtüşmeye yaşamayalım. Eğer sürtüşmeye girilecekse ben girerim. Kimse müdehale etmesin. Haklıyken haksız hale düşmeyelim. Onlar da bzim gibi halktanlar, halkın bir parçasılar. Bizim amacımız mesajımızı yukarıya iletmek olacak sadece. Tamam mı arkadaşlar.” dedi sakin bir ses tonuyla.
Sonra “Haydi arkadaşlaf, yılmak yok, yorulmak yok, dönmek yok” diye bağırdı. Bu defa sesinde sadece buyurganlık okunuyordu. Bir kaç kişi daha “hak, hukuk, adalet. Hakkımızı almadan dönmek yok.” gibilerinden sloganlar attılar. Diğerl işçiler de kesik kesikı tekrarlayarak aynı sözleri, yürüyüşü başlattılar.Kiminin kaşları kalını, dişleri eksikti. Konuşurken bir yerler boş kalıyordu ağızlarında. Kiminin açık bağırları yanık, bir omuzları diğerine göre biraz daha düşük, kimileri uzun süredir iyi beslenememekten ağır aksak, bazen de birbirlerine tutunarak ilerliyorlardı, sanki bir zombi filminden fırlamışçasına çıktılar yola işçiler. Yani buraların yaşayan ölüleri gibiydiler.
Polis kuvvetleri de uyarıları dikkate almayan işçilere sanki birer zombiymişçesine <span;> müdehale ettiğinde o vakit beş sokak ötedeki camiden gelen ikindi ezanının sesi adeta bir arı vızıltısı gibi geliyordu kulağına Ahmet’in. Henüz yüz metre bile yol alamamış olan elli işçilik gruba yürüyüşü sonlandırmaları adına son bir uyardı geldi. Bu uyarılar bir kaç kez de yinelendi fakat beklenen karşılık alınamyınca müdehale serleşerek devam etti. Tüm hengamede net olarak sadece işçilerin alçalıp yükselip, eğreti bir bayrak gibi dalgalanan sloganları ve Ahmet’in yorgun ama yine de gür çikan sesi duyulabiliyordu. Yedikleri midesine yine oturmuş, şiştikçe şişirmişti. Düğüm düğüm, ölü bir kaç yılan yatıyordu karnının içinde.
“Bir dakika” diyordu Ahmet, elleriyle kaldırımı göstererek. ” Biz yürüyüş yapıyoruz, suç mu? Kime ne zararımız var? Hakkımızı arıyoruz, suç mu? Madenci hakkını arıyor. Parasını alamamış, tazminatını, iznini alamamış bu adamlar. Bu işi çözsünler biz de yürümeyelim kardeşim.”
Derken gözaltılar başladı. Az ileride üç işçi yerde, diź çöktürülmüş halde ve elleri arkadan kelepçelenmiş şekilde tutuluyordu. İsmail’de o üç işçiden biriydi. Ahmet polislere doğru yürüyüp, sağ eli havada “Tüm sorumluluk benim, alacaksanız beni alın diye bağırıyordu.. Bırakın çocukları” diye seslendi polis amirine. Fakat amir oralı bile olmadı.
“Alın bu arkadaşları” diyerek ekip otosunu gösterdi. İsmail araca bindirilirken bile hala slogan atıyordu.Sel gibi aktı geçti kargaşa ve her şey olup bitti. İşçiler çekildiler kabuklarına. Akşam yorgun bir kuş gibi indiğinde parka, konacak bir dal aradılar, bulamadılar.
Ahmet eşini kaybedeli tam üç yıl oluyordu. Onur adında bir çocukları vardı. Onu da Izmir’e üniversiteye göndermişti geçen sene. Eve vardığında saat gecenin on biriydi. Önce tutuklanan çocukların götürüldüğü karakola gitmiş, ardından da sendikaya uğramıştı. Yorgundu. Tam bir şeyler atıştırıp yatmaya hazırlanıyordu ki masadaki telefonun titreşimiyle rkildi.
Arayan İsmail’di. “Ahmet Abi bizi saldılar”diyordu diğer ucundan telefonun. Sesinde güzel rüyalardan uyanmış, küçük bir çocuğun canlılığı vardı.
Bekir Dalkıç 

