Kâbe imamı Sudeys’ten kaç zamandır dinleyip duruyordu otuzuncu cüzü. Saatler gece
yarısını gösterirken odasının kapısını ve ışıklarını dinlendirmiş, kulaklıklarını takmıştı.
Pijamalarını bile giymeden yatağına öylesine uzanmıştı.
Ayetler… sureler… papatya tarlaları gibi “and olsun” öbekleri… Bazen ipek gibi dokunarak,
bazen içten içe dürterek ığıl ığıl akıyordu ilahi mesajlar zihninde ve ruhunda.
Bir süre sonra Amme cüzü bitmiş, program kendiliğinden kapanmıştı. Hafız artık derin uyku
dehlizlerinde yüzüyordu. Ama hafızasında ve ruhunda yankılanan o deruni ve ilahi sesler
susmuyor, okunmaya devam ediyordu. Sureler, ayetler, kelimeler görev başındaydı; tüm
benliği yerle gök arası seyrüsefere devam ediyordu.
***
— Dalgın görünüyorsun, canını sıkan bir şey mi var? Konuşalım istersen.
— Aslında canımı sıkan değil de… Son zamanlarda zihnimi epey meşgul eden bir mesele var.
Ramazan mukabeleleri sırasında takıldı aklıma.
— Bu daha da güzel. Zihnin Kur’an’la meşgulse, bundan daha kıymetli ne olabilir? Hem de
Ramazan’da… Tebrik ederim dostum, seferin mübarek olsun…
— Âmin. “Kur’an okurken onu evirin çevirin,” diyor ya Peygamberimizin arkadaşı Abdullah.
Ben de o hesap, Kur’an okurken yerimde duramıyorum işte. Sanki legoları yerlerine oturtmaya çalışır gibi; o ayeti buradan çıkarmak, bu meseleyi oradan sökmek, burayı şuraya
yamamak, konuyu doğal ortamına eklemlemek hoşuma gidiyor.
— Devrimin hakkını veriyorsun yani!
— Nasıl, anlamadım?
— Senin “evirin, çevirin,” diye tercüme ettiğin sözün aslı biliyorsun “sevviru’l-kur’ân,”
şeklinde. Yani devrim yapmak, inkılap kurmak, Kur’an’ın altını üstüne getirmek gibi
anlamlara gelen bu sözü aslında sen çok nahif bir şekilde “evirip çevirmek” olarak karşıladın.
— “Sevvirû,” emrinin inkılap, devrim demek olan “sevra” kelimesiyle aynı kökten geldiğini
şimdi fark ettim. Seninle konuşmayı bu yüzden seviyorum işte dostum, her seferinde
çoğalıyorum.
— Ben de öyle. Hadi şimdi meseleye gel de beraber çoğalalım…
— Allah kullarına konuşurken neden yemin etmeye ihtiyaç duyar ki; tövbe haşa, daha
doğrusu neden yemin etmeyi seçer? Sonra yemin şekilleri… Daha da önemlisi vahyin ilk
yıllarında yoğun olarak kullanılan yemin formları neden Medine döneminde büyük ölçüde
terk edilerek yerini düz yazı denebilecek bir forma bırakıyor? Kelamullah’taki bu değişiklik
onun ilahi olma vasfını zedelemiyor mu?
— Bunlar hem ciddi hem de uzun soluklu meseleler… Ama şöyle yapalım mı? Son
zamanlarda okuduğum ve beni oldukça tatmin eden kitaplardan biri Alman Profesör Angelika Neuwirth’in Kur’an ve Geç Antik Çağ: Ortak Miras adlı kapsamlı çalışması oldu. O kitabı sen de okuduktan sonra bu konuları konuşsak daha iyi olur diye düşünüyorum. Bu çalışma içerdiği daha başka önemli konu başlıkları yanında Kur’an’daki yeminleri de ele alıyor ve onları kadim Arap şiiri ve kültürüyle, hatta önceki kitabi dinlere ait geleneklerle
ilişkilendirerek açıklamaya çalışıyor. Daha önce bir başka yerde görmediğim ilginç
bağlantıları göz önüne sererek düşündürtüyor.
— Tamam anlaştık o halde. Bahsettiğin kitabı ben de okuduktan sonra hem bu konuyu hem de kitabın dikkat çekici diğer yönlerini konuşalım. Batıdan ve üstelik Kur’an araştırmaları
alanında haklı bir üne sahip olan Almanya kökenli üretken bir akademisyenin kitabını
okumak, özellikle de senin tavsiyenden sonra, benim için yerine getirmem gereken tam bir
ödev eylem olacak. İnanıyorum ki birçok açıdan kıymetli pencereler açacaktır.
— Şüphesiz… Yalnız sözlerinden sanki “Neden İslam geleneğinden bir kitabı değil de
Batı’dan, Almanya’dan çıkmış bir kitabı okuyalım? Hani ışık Doğu’dan yükselir ve tüm
dünyayı oradan aydınlatırdı!?” der gibi bir sitem, bir serzeniş algıladım. Doğru anlamış
mıyım?
— Dostluk söyleneni dinlemek ve anlamak olduğu kadar söylenmeyeni de duymak ve
anlamaktır. Bir kakofoni veya paradoks olarak seni rahatsız etmezse ben sana Aristo’nun “Ey dostlarım! Dünyada dost yoktur,” sözüyle değil de, “Dostluğunla gerçekten bahtiyarım
dostum,” diye seslenmeyi tercih ediyorum, iyi ki varsın.
— Nükteli ve içten duygularına ben de aynısıyla katılıyor ve muhabbetimizin Kur’an dostluğu
temelinde ebediyen yaşamasını diliyorum. Asıl konuya dönecek olursam şöyle derim her
halde: uzun zamandır ışık artık Batı’dan doğuyor, ama elbette anlamına ve yuvasına
Doğu’nun hikmet beşiğinde kavuşuyor. Aralarında bu yüzden çelişme olmuyor. Legolar ait
oldukları gerçek yuvalarına yerleşip dururken nasıl bir çelişki olabilirdi ki zaten? Hem sonra
bütün doğular ve bütün batılar Allah’ın değil mi? Doğu’dan yükselen bir ışık ne kadar
rahmani ise Batı’dan çıkan ışık da o kadar rahmani değil midir? Sonra, bilirsin, “İlmi isteyene,
zenginliği istediğime veririm,” gibi de yerleşik bir söz var kültür havzasında. Uzun zamandır
bilginin arayanı da, bulanı da Batı.
— Eyvallah dostum duruşunu şimdi daha iyi anladım. Hem zaten zaman da öyle değil mi? Bir
kılıç gibi kimi zaman lehte kimi zaman aleyhte kesiyor; medeniyet ve ilim de kimi zaman
Doğu’dan kimi zaman Batı’dan yükseliyor. “İlim Çin’de bile olsa gidip onu alın,” buyuran
İslam peygamberi de aslında aynı konuya işaret ediyor.
— Kuşkusuz öyle. Medeniyet, ilim, düşünce, sanat gibi insani gelişim konuları daha çok su
kaldırır ama temel maksat hasıl olduğuna göre, istersen, bu makamda bu kadarla yetinelim.
Yeminlerle alakalı olarak altını çizdiğin önemli meseleleri zaten Profesör Neuwirth’i okuduktan sonra konuşacağız. Ancak şu an, and olsun konusuyla ilgili neler biliyoruz,
eteğimizde neler var, onların üzerinden bir geçelim, ne dersin?
— Harika olur derim. Hem bu istişare, planladığımız detaylı konuşmalara da bir giriş, bir ön
hazırlık olur.
— Öyleyse lütfen söyler misin, Kur’an ve yemin konusu anıldığında aklına ilk neler geliyor?
— Yeminin, neredeyse vahyin doğumuyla Kur’an dünyasına girmiş olduğunu, aynı yaşta
olduklarını düşünüyorum mesela. And olsunla ilk dönem surelerinden itibaren karşılaşıyoruz
çünkü. Hatta Kur’an’ın erken surelerinden itibaren yankılanan yeminlerin, Tanrı’nın insanla
konuşması yatağında atan ilk şiirsel nabızlar olduğunu da düşünürüm bazen. Uzun, büyük,
bereketli ve yol gösterici bir rehberlik sürecini müjdeleyen öncü kuvvetler gibi sanki. Ya da
bunu ilahi kelamın ete kemiğe bürünmeden önceki nefesleri olarak ifade edebilirim. Eylem,
doğa, mekân ve zaman üzerinden yankılanan kutsal yankılar dizisi.
— Dostum ne de etkili ifade ettin yeminleri. Tıpkı bir oya, bir şiir gibi yeminin tınısına uygun
zarafette işleyip dile döktün düşündüklerini. Özellikle de son cümlende kullandığın “eylem,
doğa, mekân ve zaman” kelimeleri var ya! Bu dizi hem harikaydı hem de bana, and olsun
kapısını tıklayan dört parmak boğumları gibi göründüler. O halde eylem yeminleriyle
başlayalım mı biz de tık tıklamaya? Ne anlama geliyor bu tarz yeminler?
— Eylem yeminlerine fâilât yeminleri de diyebiliriz, çünkü bu kalıpta geliyorlar. Öznesiz olur
bu yeminler, failleri gizlenmiştir. “Hareketin kalbi” olarak insanın his dünyasına nüfuz
ederler. Sahibi gizli ve görünmezdir; ortada sadece bir hareket, bir ses, bir ritim vardır.
— Sen bunları söylerken benim de aklıma hemen Âdiyat suresi geldi. Oradaki soluk soluğa
koşanlar, ter dökenler, tozu dumana katanlar, topluluk içine dalanlar şeklinde geçen kasem
ifadelerinin eylem sesleri canlandı zihnimde ve hepsinde de özneler gerçekten gizlenmiş.
— “Vel-âdiyâti dabḥâ…”, “And olsun soluk soluğa koşanlara…” Sanki bu ayetlerde Allah bir
canlıyı, bir insanı değil de, hareketin, eylemin kendisini kutsuyor ve sadece onu konuşturuyor gibi. Kozmosta her varlık hareket ve eylem birliği içindeyken öznelerin zaten ne önemi olabilirdi ki, değil mi? Mikroplardan, karıncalardan tutun kartallara, fillere, gezegenlere varıncaya kadar hareket hâlinde olmayan tek bir varlık bile yokken öznelerin anılması zaten anlamlı ve hikmetli de olmazdı. Bu yeminler, aslında doğanın içindeki gizli bir niyeti, bir “şahitlik hâli”ni taşıyorlar, değil mi?
— Katılıyorum. Bu ve benzeri ayetlerde doğa, öylesine kurulmuş bir sahne değil, ilahi
kudretin şiirsel seslerinin şakır şakır dövüldüğü, gürül gürül dillendirildiği bir er meydanı
sanki. Rüzgârın koşusu, yıldırımın çakışı, suyun döngüsü, hepsi bir niyetin ve bir kelimenin
etrafında titreşiyor.
— Bu da insanın dünyayı artık sessiz bir madde yığını olarak değil, konuşan varlıklar
topluluğu olarak duymaya başladığı andır.
— Benzer şekilde kutsal mekân yeminlerini, “taş ve toprağın hafızası” olarak da okumak
pekâlâ mümkün, değil mi?
— Kutsal mekânlara yapılan yeminlerde Tanrı, kutsal oldukları neredeyse küresel boyutta
kabul gören belli başlı yerleri anar ve onlar aracılığıyla çeşitli çağrışımları hedefler.
— Sina, Tur, Mekke… Üzerine yemin ederken tarihin bir anında bu mekânlarda gerçekleşmiş
olan ilahi rehberlik iletişimini hatırlatır değil mi?
— Elbette, çünkü yeryüzünün bazı noktaları, insanlık hafızasının yoğunlaştığı ilahi düğümler
gibidir. Yeri ve zamanı gelince bu düğümlerin çözülmesi gerekir. Zira bu yeminlerde
doğrudan ya da dolaylı olarak yer alan toprak, kayalar ve dağlar cansız olmadıkları gibi sessiz de değillerdir; onlar “hatırlayan ve şahitlik eden varlıklar”dır.
— Hatırlayan ve şahitlik eden varlıklar da yeri gelince sese ve söze dönüşürler ve unutanlara
hakkı ve hakikati kimi zaman fısıldarlar kimi zaman haykırırlar. Onlar bu yüzden her zaman
ilahi hatıralardır, kutsal hatırlatıcılardır değil mi?
— Kuşkusuz öyle. Bir bakıma da bu yeminler, insanın kök arayışı mücadelesine verilen
cevaplardır, tanıklıklardır. Yani bu sayede denmiş olur ki: “Sen de bu toprak ve taşlar gibi,
Tanrı’nın hatırladığı ve hatırlattığı bir mekânsın, bu yüzden kendini hiçbir zaman değersiz ve
önemsiz görme, sen ilahi nefesin ruhuna üflendiği kutsal bir varlıksın çünkü. Unutma, yeri ve
zamanı gelince tanıklık edeceksin, etmelisin.”
— İnsanın kök arayışı mücadelesi dikkate alındığında bu tür ayetlerde geçen mekânların
yalnızca bir coğrafya değil, kutsal yankı alanları oldukları duyumsanabiliyor. Sanki her sure
ve her yemin öbeği, bir dağın tepesinden varlığa doğru ışınlanan ses ve ışık fişekleri
misyonuna yükseliyor.
— Kutsal mekân yeminlerini “taş ve toprağın hafızası” olarak tanımladıktan sonra yine
Kur’an’da yer alan kozmik yeminleri de “zamanın nabzı” olarak okumak mümkündür, buna
ne dersin?
— “Zamanın nabzı” deyişi, hassas ve isabetli bir adlandırma bence, çok hoş. Çünkü gecenin
sükûnu, sabahın soluğu, yıldızın sönüşü, fecrin aydınlığı… bu tür kozmik yeminlerde
evren bir saat gibi işler; çıkardıkları tik takları duyma yetisini kaybetmemiş bütün varlıklar
duyabilir ve hakka uyanabilir. Tüm bu yeminlerde aslında Tanrı’nın kalbiyle atan bir kozmosu
duyar ve dinleriz.
— İnsan böylece, nabzı tik tak atan zamanı artık kendi ömrünün ölçüsü olarak değil, vahyin
ritmi olarak duymaya başlar. Çünkü her gece bir kapanıştır, her fecir yeniden doğuştur; her
kasem, varoluşun sürekliliğini tescil eder durur, tik tak, tik tak…
— Bu sayede yemin grupları, zamanı düz bir çizgi olmaktan çıkarır; onu tefekkürün dairesine
dönüştürür, hatta tam da merkezine yerleştirerek döngüye katar.
— Tıpkı Tanpınar’ın “ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare, geniş bir anın
/ parçalanmaz akışında” diye inleyerek “sükûnun içindeki musikiyi” aradığı gibi huzura erer.
— Ve insan “rüzgârda uçan tüy bile / benim kadar hafif değil,” diyerek manaya kavuşur,
murada erer.
***
Saba makamında okunan yanık ezanların çağrısıyla gözlerini açtığında hafız, elli yıldır izine
ulaşamadığı ilkokul arkadaşı Hayrettin’le yaptıkları o gizemli konuşmanın büyüsü
altındaydı hâlâ. “Hayırdır inşallah, ben galiba cennetteydim…, diye mırıldanarak “sübhânallâh… elhamdülillâh… bismillâh…” mantrası eşliğinde usulca kalktı. Abdest almak üzere odadan çıktı.


