BİZİM YERİMİZ, RÜZGÂRIN BİTTİĞİ YERDİ
Seni sevmek,
bir ağacın gövdesine yaslanıp
dünyanın susmasını beklemekti.
Öyle büyük sözlerim yoktu sana.
Ben aşkı
dağların ardında kalan akşamdan öğrendim;
güneş giderken
ardında bıraktığı o ince sızıdan.
Sen geldin.
Bir kuş kondu omzuma,
ben onu yıllardır bekliyormuşum gibi
kıpırdamadım.
Çünkü bazı şeyler
dokununca değil,
korkutup kaçırmayınca güzeldir.
Mesela aşk.
Mesela sen.
Mesela yağmurdan sonra
toprağın kimseye söylemeden
yeniden yeşermesi.
Bir gün gidersen
ardından koşmayacağım.
Yoluna bir avuç kır çiçeği bırakacağım yalnızca.
Belki dönersin diye değil;
gittiğin yerde
bir şey hatırlarsın diye.
Çünkü insan
en çok
kendisine iyi gelen şeyleri unutur.
Ben seni unutmayacağım.
Ama adını da
bir taşın üzerine yazmayacağım.
Taşlar ağırdır.
Adını
rüzgâra söyleyeceğim.
O, bilir nereye götüreceğini.
Belki bir ormanın içine,
belki denizin kıyısına,
belki hiç tanımadığımız
iki yabancının kalbine…
Ve bir gün,
bir kadın bir ağacın altında
tek başına otururken
ansızın içi ısınacak.
Nedenini bilmeyecek.
Bir adam uzaklarda
penceresini açacak,
içeri çam kokusu dolacak.
O da bilmeyecek.
İşte o zaman
biz hâlâ yaşıyor olacağız.
Çünkü aşk,
iki insanın arasında kalan şey değildir.
Aşk,
birbirinden ayrıldıktan sonra bile
dünyaya sızmaya devam eden
o görünmez ışıktır.
Ben senden
bana kalanı değil,
sana benden kalanı seviyorum.
Biraz yağmur,
biraz toprak,
biraz gece…
Ve kimsenin bilmediği
küçücük bir yer:
İkimizin de
bir zamanlar
aynı gökyüzüne baktığı yer.
Sinem Yiğit Yağcı

