
SÖZ VE SUSKUNLUK ARASINDA İNSAN
İnsan var olduğu günden beri anlatan bir varlıktır. Kendini ifade eder, anlaşılmak ve başkalarının dünyasında yer edinmek ister. Sözün varlığı bu yüzdendir. Harfeler birleşir, kelimeler yan yana gelerek anlam kazanır ve insan iç dünyasında yaşadıklarını anlatmaya başlar. Ancak bazen öyle duygular vardır ki sözle anlatılamaz ve bunun yerini zamanla suskunluk alır.
Ancak her suskunluk bazen doğru algılanmaz ve susan insanın derin bir boşlukta olduğu düşünülür. Oysa suskunluk; içerdeki duygu ve düşüncelerin, yaşanmışlıkların yoğunluğundan başka bir şey değildir. Suskunluk bir tercihtir. Susan insan söyleyecek bir şeyi olmadığından değil, aksine bunların kelimelerle ifade edilemeyeceğinin farkında olduğundan dolayı çoğu zaman susar.
Bazen bakışlarda toplanan yoğun ve güçlü anlatım söze dökülmek yerine yerini sessizliğe bırakır. Bunu sevgiyle bakan gözlerde veya yaşanan bir vedanın ardından görmek mümkündür.
Sözün varlığı insanların anlaşmasını sağlayan bir köprü vazifesini görür ve bu sayede insanlar kendi aralarında bir bağ kurarlar. İnsanlar çoğu zaman söylemek istediklerinden çok, söylenmesi gerekenleri söylerler. Ancak hiçbir kelime ve kurulan cümleler tam olarak o duyguyu ifade etmez. Duyguların yoğunluğunun yanında kelimeler kifayetsizdir.
Sevdiğine sımsıkı sarılmak, bakışlarında sevdiğini hissettirmek çoğu zaman kelimelerden daha etkilidir. Acıyı ve sevinci yaşarken bile insan, çoğunlukla sessizleşir diyebiliriz. Buradaki suskunluk, sözün yaşanılan duygunun ağırlığına karşılık gelemeyişindendir.
Söz elbette ki değerlidir, söz sayesinde insanlar duygu ve düşüncelerini paylaşır ve yalnız kalmaktan bir ölçüde kurtulurlar. Söz başlatır ve suskunluk bu derin bağı güçlendirerek anlama kavuşturur demek yerinde olur.
Hayat, genelde söylenenlerden çok söylenmeyenler üzerine inşa edilir. İnsanlar konuşurken ve anlatırken sözlere yüklerler ifade etmek istediklerini. Fakat gerçek hikayeleri genelde sözün ötesinde bir yerdedir. Çünkü gerçekten anlatılmayanlar dile getirildiğinde anlamını bir ölçüde kaybedeceği düşüncesine sahiptirler. Bu durum bir tercih olmasının yanı sıra aynı zamanda bir var oluş biçimidir.
İnsan söze başvururken bazen temkinlidir, kendini koruma güdüsüyle hareket etmesinin bir yansımasıdır bu. Oysa susarken buna gerek yoktur. Orada duygu ve düşünceler güvendedir, insanın bu derin haline müdahale edilemez.
İnsan birine kırıldığında bazen bunu söyler ama çoğu zaman söylemeyi tercih etmeyip susar bu duruma ve içine atar. Bu kırgınlık hali yıllarca sürebilir ve bir gün bir bakışta veya bir mesafeyle gösterir kendini. Buradaki suskunluk en derin ifade ve anlatım şeklidir.
Sözler zamanla unutulabilir ancak ifade edilmeyen sözlerin ardındaki suskunluk hali içine işler ve zihninde bir yer edinir. Ve senin iç dünyanda varlığını her zaman korur, iz bırakır ve kalıcı hale gelir.
Sözler daha çok dış dünyaya yönelikken; suskunluk, iç dünyana uzandığın yolun kendisinden ibarettir. Bazen söylersin ama daha çok susarsın. Her şeyi anlatmak yerine, bütün bunları söylemeyip susmak daha özel bir durumdur.
Modern dünyamızda daha çok konuşur, anlatır ve yazıya dökeriz anlatmak istediklerimizi. Burada sözün varlığı artarken anlamın giderek azaldığını fark ederiz. Bu sahip olduğumuz duygu ve düşüncelerin derinliğini kaybetmesinin açık bir göstergesidir.
Suskunluğumuz dünyamızda giderek artan bu rahatsız edici gürültüden kurtulmak için kendimize ayırdığımız özel bir alan yaratır. Ve burada daha iyi hisseder ve daha çok kendi varlığımızın gerçek sesini duyarız.
Fakat sözden vazgeçemeyiz. Bir yerde anlatırız ve bir ölçüde başkalarıyla aramızdaki paylaşımı da sağlama gayreti içindeyizdir. Yanı sıra bazen bunu onaylanmak için yaparız. Sözün varlığımızdaki payı küçümsenemeyecek kadar bir yer tutar. Bunu da biliriz.
İnsanın söyledikleri önemlidir ve ondan bazı şeyleri anlatan bir özelliğe sahiptir. Ama gerçekte insanın söylemedikleri onu gizemli hale getirerek merak uyandırır. Suskunluk bu yüzden daha çok dikkat çekicidir.
Bazen insan anlatmak isteyip anlatamayacağını anladığında susabilir. Ya da tam tersine anlatmak istemediğinde bu kez susmayı tercih eder. Çünkü; insan, duygu ve düşüncelerini herkesle paylaşmak istemez. Bazen bunu kendi özelinde tutmayı tercih eder.
İnsan fazla konuşunca kendinden giderek uzaklaşan birine dönüşür, fazla susunca da kendi içine kapanan anlaşılmaz birine. Oysa bunun dengesini sağlamak ve korumak her iki durum içinde çok daha gerekli ve önemlidir. Bu nedenle insan, susacağı ve konuşacağı zamanı iyi bilmelidir.
Yanı sıra suskunlukta insanın saf halleri gizliyken, konuşurken kelimeler özellikle anlatılmak istenen şeye göre belirlenir. Duygular olduğu gibi aktarılmaz, eksik veya değiştirilerek anlatılır ya da önemli ölçüde gizlenir. Bu yüzden söz, suskunluğun yanında biraz daha gerçeğe uzaktır.
Her söz doğru zamanda söylenmelidir. Sözün iyileştirici gücü buradan gelir. Zamanı gelen her doğru söz, mucizevi bir etki yaratır insanın üstünde. Bu söz, yaralı bir kalbe dokunduğunda ilaç kadar etkilidir. Çünkü; bu sözün temelinde suskunluğun derin ve güçlü anlamı vardır. Bu denli işe yaramasının sebebi bu yüzdendir.
Söz, çoğunlukla başkasına yönelik bir anlatımdan ibaretken, suskunlukta insan kendi içine döner ve yaşadıklarını anlamaya çalışır. Bu sessizlikte insan kendini duyar, içindeki sese odaklanır ve kendisiyle bir yüzleşme hali yaşar. Bu an kendine en yakın olduğu andır.
İnsan bazen söze başvurarak anlatır, bazen de susarak. Hangisinin daha etkili ve daha güçlü olduğunu içindeki duygunun derinliği belirler. Ve buna göre karar verir. Ya konuşur ya da susar.
Bazen sessizliği paylaştığın insanın yanında konuşmaktan daha çok yakınlaştığınızı hisseder ve anlarsın. Bu her zaman daha mutlu hissettirir. Çünkü, orada gerçekten varsın ve daha olduğun gibisindir. Saf ve gerçek…
Sonuç olarak; konuşmak gerektiğinde konuşmalı, susmak gerektiğinde susmayı bilmelidir insan. Bu dengeyi sağlamak olgunlaşmanın bir göstergesidir.
Söz, zamanı gelince söylenmeli,
Ve zamanı gelince suskunluk, en derin anlatımdır…

