Anahtarı kapının yanında duran, kim bilir ne mutlu günlere tanık olacağını sandığımız portmantoya bırakıyorum. Titreyen dudaklarıma hâkim olmaya çalışırken gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. Yapış yapış yağmur havasından mütevellit üstümde ekstra bir ten olduğunu hissettiren gömleğimin üst düğmelerini açıyorum. Yeterli gelmiyor. Sıcak yaz günlerini sevmeme sebebim havalar mı yoksa böyle bir günde prangalarıma kavuşmuş olmam mı, emin değilim.
Anahtarın durduğu mavili yeşilli kâseye bakakalıyorum. Elimin tersiyle vurup darmadağın etmek istiyorum. Özene bezene seçtiğim her şey bana fazlasıyla itici geliyor. Derin bir nefes alıp gömleğim ve eteğim dâhil üstümdekilerden kurtuluyorum. Mahremiyet alanında olmanın verdiği rahatlıkla mutfağa geçip dolabı açıyorum. Yapay serinlik sunan kapağın önünde tenimi serinletmenin telaşını yaşıyorum. Sanki tenim soğursa aynı evde yaşadığım ama çoktandır sevmeyi bıraktığım adama tahammül edebilirim. İnce belli sürahiyi kafama dikiyorum. Böyle bir sahneye şahit olsa gözlerini belerteceğini bildiğim müstakbel eşimi düşünüp sırıtıyorum ve elimin tersiyle ağzımın kenarından sızan suyu siliyorum. Erol Taş’a taş çıkaracak bir performans sergiliyorum dolabın önünde. İçeriye geçip onun geleceği saate kadar salonda uzanıyorum. Nerdeyse gelmemesi için dua ettiğim adamı her gün aynı saatte aynı şekilde aynı salonda bekliyorum.
Eve giden sokağa sapıyorum. Varlığını uzun zaman önce keşfettiğim markete girip uzun uzun dolaşıyorum. Bugün eve ne götürsem de yüzümden, sakalımdan, gözlerimden, tenimden fışkıran sevgisizlik göze batmasa? Şu topuklu terlikleri alsam da sabahlığının altına yakışır sen seversin mi desem yoksa mis gibi karpuz aldım diyip balkonda karşılıklı kadeh mi parlatsak? O kadar iyi biliyorum ki evde hevesle beni beklediğini, onu hayal kırıklığına uğratmamak adına çırpınıp duruyorum ama işte kendimden saklayamıyorum. Saçlarına bakıyorum mesela, dokunmak için neleri feda ederdim bir zamanlar diyorum. Yüzüne bakıyorum mesela, görmek için her hafta sonu Beylikdüzü’nden kalkıp ta Pendik’e geldiğim kadındı bu diyorum. Ellerine bakıyorum mesela. Elleri… Bundan on sene evveline götürüyor beni. Perdesinde dandik bir aşk filminin oynadığı sinema salonuna. Esas oğlan esas kıza sevgisini haykırırken tutuyorum ilk kez ellerini. Hafif terlemiş ama yumuşacık bir dokusu var ellerinin. Kalp atışlarımın dışarıdan duyulduğunu hatta esas oğlan aşkını haykırmasına rağmen esas kızın kulaklarında benim kalp atışlarımın sesi olduğuna handiyse eminim. Şimdiyse o ellere dokunmak gelmiyor içimden. Yine sürekli gözüm ellerinde ama bu sefer tutmak için fırsat kollamıyorum. Hani olur ya aynı anda bir şeye uzanırız da eli elime değer, bunun tedirginliğiyle yaşıyorum.
Parmaklarımın arasında esneyen poşetin kulbunu sıkıca tutup eve yollanıyorum. Kapının eşiğine geldiğimde eve gelmemiş olma ihtimalini düşünüp çoktandır kabul olmamasına rağmen ısrarla ettiğim duama sıkı sıkıya sarılıyorum. Ne olur gelmemiş olsun diyorum, ne olur gelmemiş olsun. Anahtarı döndürüp kapıyı itiyorum. Evdeki mutsuzluğu inkâr etmeye çalışan yeşilli kâseye bakıp kalıyorum. Duamın kabul olmayışıyla kırılan kalbimi de alıp içeri geçiyorum. Karpuzu mutfağa bırakıp salona dönüyorum. Plajdaymışcasına sere serpe uzanan karıma öpücük atıp odama geçiyorum. İstifini bozmuyor, böylece yanıma gelip belime sarılmasından ve havaya saldığım öpücüğü nemli yanağına bırakma yükünden kurtuluyorum. Odama geçip derin bir nefes alıyorum ve işe gitmek için atlatmam gereken gecenin ağırlığıyla kendimi yatağa bırakıyorum.


