Gün her zamanki gibi başlamıştı.
Her zamanki son bulacağından emindi evdeki tüm eşyalar.
Sabahın erken saatlerinde açılan tahta mutfak kapısı bile bilirdi, ne zaman gıcırdaması gerektiğini.
Bir önceki günün yansıması gibi açtı buzdolabının kapağını. Kaç gündür aklındaydı, patatesli börek yapacaktı. Sütü, yoğurdu, yufkayı çıkarıp masaya koydu. Yalnız az evvel televizyonda bir dizide, kendi yaşlarında bir kadının haykırarak söyledikleri karıştırmıştı biraz aklını. Kadının gözlerinde, aynaya bakınca gördüğüne benzer parıltılar olması dikkatini çekmişti.
“Hayat seçimlerimizden ibaretse...” diyordu, “ben kendimi seçiyorum o zaman.”
“Öyle büyük adımlara gerek yok, mevcut şartlar içinde de kendim olmayı başarabilirim. Yeter ki anlayın beni… Yeter ki anlaşılayım!”
Acaba ne oluyordu anlaşılınca? Ya da anlaşılmayınca ne oluyordu?
Eğildi, tezgâhın altındaki plastik sepetten iki büyük soğan aldı. Birkaç kat kabuğundan arındırıp sudan geçirdi. Kenarlarındaki çatlaklardan başlayan karartıyla ömrünün son demlerinde olduğunu ilân etse de, bir Kurban Bayramı’nda ortadan ikiye ayrılasıya kadar kullanılacak olan doğrama tahtasını yatırdı tezgâha. Başladı doğramaya. Adettendir, gözüne toz kaçamayan ve göz pınarlarında sürekli ertelenmişliğin tortusunu biriktiren kadınlar, soğan doğrarken bırakırlardı, biriktirdiklerini dünyaya… ” Bu soğanlar da ne acıymış, eken diken hiç sulamamış!” oluverirdi gerekçeler. Tavadaki kızgın yağa küp soğanları bırakırken öfkeyi düşündü. Bu yağın öfkesi de şiddetliydi belki. Soğanı yakıyor gibi duruyordu ama bir şeye hizmet ediyordu. İstersen kontrol edebiliyordun. Kocasının öfkesinden farklıydı yani yağın kızması.
Elleri yana yana haşlanan patatesleri soyarken, üfledi parmaklarına Küçükken annesinin yaralı dizlerine üflediği gibi. Bir daha üfleyen olmadı zaten hiçbir yarasına. Kendi nefesi yettiğince oldu acısını dindirmesi. Salçası, tuzu, baharatı, ezdiği patatesleri… Tüm malzemeleri ekleyip karıştırdı, içinde karmakarışık olan duygularla yarıştırırcasına. “Böyle işte hayat denilen...” diye düşündü. “İçinde ne ararsan var. Benimkinin acısı bol olmuş. Bazen o kadar harman oluyor ki insan, sonra istese de dönemiyor eski hâline.”
Yufkanın paketini eline aldı, sonra yerine bıraktı. Gözlerinde ince bir şimşek çaktı. Risk alacaktı bu sefer, yufkayı kendi açacaktı. Cesaret edecekti. Neyi eksikti ki? neden yapamasındı? Hayat seçimlerden ibaretse, o da cesaret etmeyi seçiyordu işte şimdi. Eğer beğenilmezse, malzemeyi ziyan etti diye yiyeceği dayağı düşününce yutkunsa da, vazgeçmedi yolundan. Hiç denememiş olmaktan daha kötü ne olabilirdi? Kalktı, güzel bir hamur tuttu. Kıyır kıyır olsun diye sirke de ekledi. Madem gözünü karartmıştı, dönüş yoktu artık.
Yağladığı yuvarlak fırın tepsisine yerleştirdi patatesli kol böreğini. Seher vakti kümesten aldığı yumurtaların sarısını yedirdi elleriyle üzerine. Fişini takıp ısıttığı davul fırının mandalını açıp sürdü tepsiyi fırına.
Bir saat sonra mis gibi tüten kokusuyla çıkardı taze pişmiş hamuru fırından. Tezgâha serdiği yamalı sofra bezinin üzerine bıraktı. Sonra dakikalarca izledi eserini. Muazzamdı. Çekmeceden aldığı defterden yırttığı sayfaya, yine televizyondan duyduğu ama çok iyi anladığı bir cümle yazdı yamuk yumuk yazısıyla:
“KONUNUN BÖREKLE İLGİSİ YOK.”
Kağıdı tepsinin üzerine bıraktı, üzerindeki önlüğü çıkarıp duvardaki çiviye astı ve arkasına bile bakmadan çıktı mutfaktan. Tahta kapı gıcırdamadı. İlk kez. Son kez.


