İsmi gül ruhlu anlamına gelir. Bir yanda elle tutulmaz, avuca sığmaz, gölgesiz ve uçucu bir ruh. Öte yanda inceliği, zarafeti kendinden büyük, el uzatmaya kıyılmaz bir gül. Dünyanın bir insana yakıştırabileceği belki en hafif, belki en tezat iki kelime. Ruh ki tutamazsın, gül ki dokunsan zedelenir. İnsan bu ismi taşıyan birini zihninde pamuklara sarar. Bir evde, bir odada, bir tül perdenin ardında usul usul yaşayıp gittiğini sanır. Eski insanların çocuklarına cömertçe koyduğu isimler birer temennidir zaten. Eti dünyadan, ruhu gaipten koruma telaşı…
Onu iki kez gördüm. Bir insanı iki kez görmek o haklı yabancılığı korumaya kâfidir; hatta hiç görmemek, iki kez görüp de kafanda yarım yamalak şekil vermekten daha az kafa karıştırır.
Hakkında bildiklerim; eşimin hafızasının söküklerinden dökülen üç beş çocukluk anısından, cümlenin arasına sıkışan alelade birkaç kelimeden ve iki büyük aile albümünden ibaret. Sabahın o tatsız ilk saatlerinde neyle avunurdu, çayın demiyle mi yoksa kendi sessizliğiyle mi hemhal olurdu? Gençliğinde hangi ham hevesin peşinden koşturup yorulmuş, sandığında hangi dünyevi telaşı saklamıştı? Hiçbirini bilmiyorum. Zaten insan, yirmi yıl aynı yastığı paylaşıp aynı tavanı seyrettiği birinin bile içindeki o derin kuyuyu iskandil edemezken; üç beş kırık hatırayla bildiğini çözdüm sanması ancak bir avunmadır.
Garip bir biçimde artık bunlara ihtiyacım da yok. Yaşamın içindeki küçük gevezeliklere en ufak bir tecessüs duymuyorum. Bir insanın nasıl yaşadığı, nasıl rücû ettiğinin yanında ne de hafif kalıyor bazen…
*
Bizim topraklarımızda ölüm kadim ve hürmetli bir aceledir. Vücut soğumadan suyla buluşur, kefenlenir, toprağın şefkatli koynuna devredilir. Bin yıldır böyledir bu. Toprak, kendinden olanı çağırır; insan da toprağın hakkını teslim eder. Helallik alınır, dualar edilir, namaz kılınır, mezar yeri bellidir, taşı dikilir. Bütün bunlar insanoğlunun geldiği yere sığınmasındaki zarif teslimiyettir. Ben de bu terbiyeyle büyüdüm. Toprağın hakkına da o hakkı teslim eden usule de hürmetim sonsuzdur.
Fakat bazı insanlar vardır (varmış), gözlerini toprağın sadakatinden başka bir yere dikerler(miş). Varlığını bir mülk değil, hizmet vesilesi sayar; etini, kemiğini, canını insanlığın şifasına bir sadaka-i cariye gibi devrederler(miş).
Ben onu taze bir aile azası yakınlığıyla anlatıyorum. Tanımıyorum ki anlatayım. Ben, insanın kendi etinden ve âdetinden böyle sessizce soyunabilmesindeki o sarsıcı iradeye hürmetle başımı eğiyorum.
*
Ölüm haberi gelince insan önce saatine bakar. Sanki zamanın bir suçu varmış ya da yelkovan biraz daha yavaş dönse o nefes durmayacakmış gibi. Sonra alelacele çantalar hazırlanır. İki kazak, bir çift çorap, yolluk niyetine dolabın köşesindeki birkaç bisküvi… İnsanoğlu ölüme giderken bile midesini ve ısınmayı düşünür; varoluşun en komik ve çaresiz yanıdır bu.
Yol boyunca pek konuşulmadı. Zaten ölümün olduğu yerde cümleler ya fazla hafif kalır ya da lüzumsuz bir ağırlık yapar. Kocam direksiyonu tutuyordu; ben ise yan koltukta elim henüz belirginleşmemiş hamile karnımda, doğum ve ölümü düşünüyor, o şehrin tabelalarını sayıyordum. Gece bitmeye yazarken şehir, kısa bir süre sonra da hastanenin o yüksek, kasvetli duvarları göründü.
Hastanelerin girişleri geniş, koridorları dardır.
İnsan içeri girerken dünyayı arkasında bıraktığını sanır; oysa koridora adım attığı an bütün savları çöp olur. İçeride keskin bir koku vardı. İlaç kokusu değildi , doğrudan doğruya insan bedeninin çaresizliği ve havalandırma fanlarının çabasının karışımı olan o steril kasvet.
Evrak işleri için bir kapının önünde durduk. Ölüm, bürokrasinin en hızlı çalıştığı yerdir, daha hızlısını hiç görmedim. İnsan nefes alırken tek bir kimlikle gezebilir; fakat ölünce imzalar, tutanaklar, formlar, izinler birbirini kovalar.
Kocam ve ağabeyleri kimliklerini çıkardı. Üçünün de yüzünde sessiz bir acelecilik vardı. İmam aranacak, mezar yeri, defin aracı ayarlanacak, sela okutulacaktı. Bütün işlere koşturmak için üçü de teşne idi. Zira insan ne yapacağını bildiği felaketlerden pek korkmaz. Âdetler, acının üstünü örten en sağlam örtüdür.
Evrakları alan memurun yüzü, binlerce ölünün isim listesinden geçmiş bir insanın o aşınmış, ifadesiz yüzüydü. Bir süre kağıtlara baktı, sonra bilgisayar ekranına. Gözlerini, ifadesizliğine yakışmayan bir tezatla büyütünce evvela mesaisinin ilk dakikasında başına dikildiğimiz için uyanmaya çalışıyor sandım. Öyle değilmiş. Bize hiçbir şey söylemeden büyüyen gözlerinin yerini alan çatık kaşlarıyla arkasını dönüp gitti.
Hakikati bir müddet sonra beraberinde gelen uzun boylu, kır saçlı, minnet dolu gözlerle bize bakan beyefendiden öğrendik.
“Öncelikle başınız sağolsun. Allah sabırlar versin. Hanımefendi annenizmiş. Evrakları hazırlarken arkadaşımız fark etmiş, ben de yanınıza gelmeden detaylıca baktım. Kendisi 15 yıl evvel bedenini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ ne bağışlamış. İçeride arkadaşlar Anatomi Anabilim Dalı’na ulaşmaya çalışıyor bedenini teslim almaları için. Sizin de refakat edip imza vermeniz gerekiyor.” minvalinde hayatımda ilk kez işittiğim muhtelif prosedürleri sıralıyordu.
Gözleri ve gülüşleri dışında birbirleriyle hiçbir benzerliği bulunmayan; huyu, suyu, anlayışı, bakışı farklı üç erkek kardeş ve hastaneye yetişemeyen tek kız kardeşin bu hadiseyi nasıl karşıladığı konusuna girmeye lüzum görmüyorum. Zira pek dikkat kesilecek vaziyette değildim. Ben de şaşkın, epey şaşkındım. Kesik kesik konuşmalar arasında tek ve net hatırladığım şey, kır saçlı beyefendinin: “Bütün hayatım bu hastanede geçti desem abartmış olmam ve ilk kez bir kadavra bağışına şahitlik ediyorum. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Anneniz ne büyük kadınmış, ne kadar şanslısınız.” cümleleri ve ona eşlik eden, uyanmaya çalıştığını zannettiğim güzel çehreli memurun gözündeki yaşlardı.
Ne kadar şanslısınız! İşte bu cümle geldi ve tam gırtlağıma oturdu. Bir darbe aldım ama etim sızlamadı. Meğer insanın eti en dıştaki, en korunaklı kabuğuymuş. Asıl darbe, o sığ ve küçük dünyamın tam kalbine indi. Bir cümlenin ağırlığı altında kemiklerim çatırdadı.
İnsan, kendi ufaklığı ile bir başkasının o ses etmeyen devasa varlığı arasında böyle aniden kalınca evvelâ kendi cüceliğinden utanmayı öğreniyor. Ezildim. O güne dek hayat diye taşıdığım şey birden vitrin camına düşmüş, değersiz bir toz zerresine döndü.
O gün ve geçen üç yılda anladım ki hürmet denilen şey, hürmet edilene duyulan bir tür hayranlıktan ibaret değilmiş. Kendi adından, iddiandan soyunup o büyüklüğün gölgesinde bir hiç olduğunu kabullenebilme terbiyesiymiş.
İnsanlar sır saklarlar, para saklarlar, kırgınlık saklarlar, ayıp saklarlar. Peki bir insan, kendi bedenini bilime feda edeceği günü on beş yıl boyunca mücevher gibi niçin saklar? Bir adanmışlığı, böylesine üst bir iradeyi kalbinde büyütüp de onunla hiç kibre düşmemek ne büyük bir edeptir!
*
Kuvvetli muhalefete rağmen ben de morga girmek, onu üçüncü ve son kez görmek istedim. Soğuk hava fanlarının o monoton, hırıltılı uğultusu altında, üzerindeki fermuarlı gri torba usulca çekildiğinde karşımda artık bir insan, bir akraba yoktu. Artık bir anıttı o. Fakat bu anıt belediyelerin parklara diktiği, üzerine kuşların konduğu, mermerinden soğukluk akan o görkemli, manasız heykellere hiç benzemiyordu. Taşı mermerden değil iradeden yapılmıştı. O çoktan bizim “bizim” diyebileceğimiz her türlü mülkiyet sınırını ihlal etmiş, kendi etini usulca dünyadan tahliye etmişti. Üzerinde yalnızca bilimin hakkı kalmıştı. Karşımda uzanan olsa olsa mülksüzlükten yapılmış bir anıttı.
Uzun nakil yolculuğundan, teslim işlemlerinden, onun bedeninin bundan sonra şahit olacaklarına dair edindiğimiz bilgilerden de bahsetmeye lüzum görmüyorum. Üç yıl geçti. O, üç yıldır üzerine eğilen, elleri henüz ne yapacağını tam bilmeyen taze, acemi gözlerin sessiz öğretmeni. Ben ise burada, hayatın abes ve küçük ritmi içinde, sabahları elime aldığım bir bardağın soğukluğunda, eşimin birkaç cümlelik çocukluk anısında, yanımdan geçen bir cenaze nakil aracının ardında bıraktığı tozda o anıtın gölgesine rastlıyorum. Bu çetin fanilik telaşının ortasında, yalnızca iki kez-nefes alırken- gördüğüm kadının bıraktığı mermersiz mirasının karşısında hürmetle eğiliyorum, eğiliyorum, eğiliyorum…
GİZEM ENGİN


