
“Biraz daha bekle, olur mu?”
Hilal avucunu karnının üzerine koyup hafifçe gülümsedi. Cümle evin içinde yankılanıp kayboldu. Sabahın koşuşturması yeni bitmişti. Kızlarını okula, kocasını işe uğurlamış, kapıyı arkalarından kapatmıştı. Ev nihayet sessizliğe kavuşmuştu. Geriye yalnızca çamaşır makinesinin dönüp duran uğultusu ve mutfaktan akan suyun ince şırıltısı kalmıştı.
“Şu işleri bitireyim, sonra seninle biraz sohbet ederiz.”
Kadın lavabonun başında eğilmiş, son bardakları duruluyordu. Beline yayılan sızıyı hissedince elini usulca sırtına götürdü. Derin bir nefes alıp doğruldu, ardından kaldığı yerden devam etti. Tezgahın üzerini sildi, dolap kapaklarını temizledi, ocağın gözlerini tek tek söküp parlattı. İş uzadıkça hareketleri ağırlaşıyor, eğilip kalktıkça nefesi biraz daha sıklaşıyordu. Yorulduğunu fark ettiği anlarda eli istemsizce karnının üzerinde duruyor, sanki oradan güç alıyordu. Tezgahın kenarına karnı değince hafifçe geri çekildi. Şaşkın bir gülümseme ilişti dudaklarına. Avucunu karnının üzerinde gezdirdi.
“Sen de iyice büyüdün.”
Çamaşır makinesinin sesi koridordan gelmeye devam ediyordu. Mutfaktaki işi bitirince salona geçti. Koltuk minderlerini kaldırıp altlarında biriken kırıntıları süpürdü. Sehpanın camını sildi. Kitaplığın raflarını tek tek temizledi. Televizyon ünitenin tozunu aldıktan sonra sıra fotoğraf çerçevelerine geldi. Birini eline aldı. Aile fotoğraflarıydı. Üç kızı, kocası ve kendisi. Yazın çekilmişti. Kadın hafifçe kocasına yaslanmış, kocası ise kolunu onun omzuna atmıştı. Çocuklar yanlarına dağılmıştı. En küçükleri ön dişleri eksik gülüyordu. Ortanca kız kahkahadan gözlerini kısmıştı. Büyük olan ise annesinin omzuna yaslanmıştı. Kadın çerçevenin camını avucuyla sildi. Parmaklarının altında görüntü daha da berraklaştı. Ne güzel çıkmışlardı. Dudakları belli belirsiz kıvrıldı. Sonra bakışları kocasının yüzünde durdu. Fotoğrafın çekildiği gün kocası elini karnına koymuş, gözleri ışıldayarak gülmüştü. “Bu sefer hissediyorum” demişti. “Benim oğlum olacak.”
Kadın o an da gülümsemişti ama içinde bir şey hafifçe burkulmuştu. Ya kız olursa? Hilal bu soruyu sorduğunda kocası aldırmadan yalnızca sesinin hiddeti ve bakışlarıyla “Oğlan olacak dedim, işte o kadar!” demişti. Sonra gözlerini kaçırarak “Bu sefer de olmazsa var ya…”
Kadın şimdi çerçeveye bakarken aynı sıkıntının göğsüne yeniden çöktüğünü hissetti. Konuşmanın devamını hatırlamak istemiyordu. Elini havada, düşünceleri kovmak ister gibi savurdu. Sonra fotoğrafı yerine bıraktı.
Çamaşır makinesinden “tıııkkk” diye bir ses geldi. Kapağı açtı. İçeriden yeni yıkanmış perdelerin temiz, hafif nemli kokusu yükseldi. Perdeleri kucaklayıp salona taşıdı. Koltuğun üzerine bıraktı. Normalde bu işleri kocasıyla yapardı. Merdiveni birlikte kurar, pencereyi birlikte giydirirlerdi. Kadın pencereye baktı. Çıplak camlar bütün salonu ortaya sermiş gibiydi. Karşı apartmanın pencereleri görünüyordu. Dışarıdan bakan biri içerideki her şeyi görebilecekmiş gibi hissediyordu. Bu düşünce bile onu huzursuz etmeye yetmişti. Perdeler olmadan ev eksikti sanki. Koruyucu katmanı sökülmüş, mahremiyeti açığa çıkmış gibiydi. Bekleyebilirdi. Ama gözü her camlara kaydığında içindeki huzursuzluk biraz daha büyüyordu.
“Şunu halledeyim de bitsin.”
Merdiveni sürükleyerek salona getirdi. Metal ayaklar zeminde kısa, kesik sesler çıkardı. Perdeleri omzuna alıp ilk basamağa çıktı. Sonra ikinciye, sonra üçüncüye… Bir eliyle perdeyi tutuyor, diğer eliyle kancaları geçiriyordu. Islak kumaşlar kollarına yük gibi asılıyor, her hareketinde biraz daha aşağı çekiyordu onu. Omuzları yanmaya başlamıştı. Karnı merdivene yaklaşınca dengesini bozmamak için kendini geriye vermek zorunda kalıyordu. Bir kanca daha. Bir tane daha. Az kalmıştı. Ama nefesi artık eskisi kadar rahat çıkmıyordu. Kolları titriyordu. Ayaklarının altındaki basamak giderek daralıyor, sanki yerini kaybediyordu. Tam son kancaya uzandığı anda zaman, bir anlığına yerinden koptu. Ayağı kaydı. Hilal refleksle perdeyi bırakarak tutunmaya çalıştı. Parmakları boşluğu yakaladı.
“AHHH!”
Perde elinden kurtulup aşağı savruldu. Bir sonraki saniye sırtı sertçe zemine çarptı. Salon aniden sessizleşti. Kadın nefes alamadı. Göğsünün üzerine görünmez bir ağırlık çökmüştü. Ağzı açık kaldı ama ciğerlerine hava girmiyor gibiydi. Kulaklarının içinde uğultular dolaşıyor, gözlerini sımsıkı yumuyordu. Acı yavaş yavaş bedenine yayılmaya başlamıştı. Beline, sırtına, karnına… Korkuyla gözlerini açtı. Tavan dönüyordu. Evin hatları bulanıklaşıyor, ışıklar birbirine karışıyordu. Derken bir sıcaklık hissetti. Bacaklarının arasından yavaşça yayılan tuhaf bir sıcaklık… Elini tereddütle aşağı indirdi. Parmakları ıslaklığa değdi. Islaklık kırmızıydı. Titreyen eli ivedilikle karnına gitti. Karnı hala oradaydı. Ama içini kemiren korku bir anda bütün bedenine yayıldı. Avuçlarını zemine bastırıp doğrulmaya çalıştı. Dizleri titriyordu, sanki bedenine ait değillerdi. Birkaç santim yükseldi, sonra yeniden çöktü. Nefesi kısa, kesik kesikti. “Ne olur…” diye fısıldadı. Elini karnının üzerinde gezdirdi. “Ne olur gitme.”
Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Sıkıca sarıldı karnına. Sanki yeterince kuvvetli tutarsa, her şey yerli yerine dönecekmiş gibi. Yerde sürünerek yeniden doğrulmaya çalıştı. Bir eliyle koltuğun kenarına uzandı. Parmakları kumaşa tutundu ama gücü yetmedi. Eli kayıp gitti. Bedenini yeniden zemine bırakırken boğazından acı bir çığlık koptu. Sanki sesinin kırıldığı yerden içinde sakladığı bütün korkular dökülüyordu. Titrek elleriyle bebeğini okşamaya başladı.
“Baban gelecek şimdi.”
“Kardeşlerin okuldan dönecek.”
“Biraz daha dayan.”
Dünya artık sabit değildi. Tavan ağır ağır eğiliyor, duvarlar yer değiştiriyordu. Gözlerinin önündeki görüntü dalgalanıyor, eşyalar birbirine karışıyordu. Salon, az önce temizlediği o düzenli oda, yabancı bir yere dönüşüyordu. Başını kaldırmaya çalıştı. Boynu taş kadar ağırdı. Tam o sırada gözleri ünitedeki o çerçeveye takıldı. Biraz önce kendi elleriyle parlaklık verdiği aile fotoğrafına. Görüntü bulanıklaşırken Murat’ın sesi ve konuşmanın geri kalanı zihninde yeniden yankılandı. Karnını okşamaya devam ederek “Bir oğlum olduğunu duyayım… Sonra ne olursa olsun.”
Hilal ilk o gece korkmuştu. Çünkü Murat’ın beklediği yalnızca bir bebek değildi. Yıllardır kurduğu hayaldi. Adını çoktan koyduğu geleceğiydi. Eksik kaldığına inandığı her şeydi… Ve kadın, Murat’ın bakışlarının içinde kendisine ayrılan yerin ne kadar daraldığını hissetmişti. Sanki oğullarıyla beraber her şey yerli yerine oturacaktı. Ama ya doğmazsa? Gerisini düşünmeye cesaret edememişti. Şimdi ise yerde yatarken o sözler kulaklarının içinde yankılanıyordu.
Bir oğlum olduğunu duyayım. Sonra ne olursa olsun!
Sonra ne olursa olsun!
Işıklar dağılıyor, evin hatları siliniyordu. Pencereler gözlerinin önünde buğulanıyor gibiydi. Biraz önce perde asmaya çalıştığı o çıplak camlar, beyaz bir sisin içinde kayboluyordu. Kadın bir süredir hissetmediği şeyi yeniden bekledi. O tanıdık kıpırtıyı, en küçük hareketi bile. Ama hiçbiri yoktu. İçini kaplayan korku yerini yavaş yavaş kabullenişe bırakırken gözlerinden yeni yaşlar süzülmeye başlamıştı. Bacaklarının arasındaki sıcaklık durmuş olmak yerine giderek artıyordu. Koyu lekeler elbisesine yayılmaya devam ederken dudakları kıpırdadı.
“Hepimiz seni bekliyoruz…”
Sesi artık nefesinden bile zayıftı. Bedenindeki direnç yavaş yavaş çekildi. Omuzları gevşedi. Parmakları karnının üzerinde kilitli kalırken ağır ağır yan döndü. Dizlerini kendine doğru çekti.
Göz kapakları ağırlaştı, ışıklar yavaş yavaş çekildi.
“Murat’ım seni bekliyor…Gitme…”


