Bilmem kaç bin yıl önce, o gittiğinde zaman durmuştu onun için. Yiyor içiyor ama yaşamıyordu. İnsani bir hastalıktır, nefes alan herkesi yaşıyor sanmak. Onlardan birisiydi. Ölü yaşayanlardan yani… İşe gidiyor, geliyor, şakalar yapıyor, bazen dakikalarca gülüyordu. İnsanlardan uzaklaşıp, yalnızlık kokulu evine geldiğinde, gecenin bütün karanlığı üzerine siniyordu. Kaç kere intihar mektubu yazdı yırttı. Kaç kere evinin terasına çıkıp, saatlerce yorgun bedenini aşağı bırakmayı hayal etti. Ancak beceremedi. Yarım hayatınI tammış gibi yaşamaya devam etti.
Günlerden bir gün uzun zamandır hiç yapmadığı bir şey yaptı. Bir gereksinim haricinde ilk kez dışarıya çıktı. Bir akşamüstüydü. Dolaştı kömür kokulu sokakları. Evlerin yanan ışıklarına bakıp, öyküler uydurdu onlara. Bütün öyküleri inadına mutlu sonlarla bitirdi. Yıllar sonra ilk kez gerçekten gülümsedi. Gülümsedikçe atmaya başladı ölü kalbi…
Yolun sonunda dar ve eski bir sokak gördü. Şehrin şaşalı evlerinin, parklarının yanında, yaşlanmış bir sokak. Oraya doğru yürüdü. Eski, yıkılmaya meyilli evlerden oluşuyordu bu sokak. Sanki kendi aralarında, eskilerden konuşuyor gibiydiler. Kendi kendine onlara replikler uydurup, onları konuşturmaya başladı. Eski evler konuştukça kahkahalar atıyordu.
Evlerin Konuşması
Sen beni eskiden görecektin hey! Gören bir daha dönüp tekrar bakıyordu bana.
Ben senden daha gencim ama bak ne haldeyim şimdi. Her yerim dökülüyor. Kaç kere söyledim beni betondan yapmayın diye. Taştan yapsalardı hiç eskimezdim.
Canım öyle ya da böyle günün birinde ya eskiyeceğiz ya da yıkacaklar bizi. Bu sona alıştırsak kendimizi iyi olacak.
Ne diyeceğim sana. Senin girişinde oturan bol çocuklu bir aile vardı. Gitti mi onlar?
Aman hiç sorma gittiler. Bütün duvarlarıma resim çizdi velet. Annesi yapma diyor. Bizimki sanki öyle dememiş gibi annesi, daha çok çiziyordu. Allahtan gittiler. Gittiler de hala badana yapılmadı. Kaldım öyle.
Sokağın sonunda duvarları dökük, iki katlı bir evin önünde oturan bir aile gördü. Onlara doğru yaklaştı. Anne, baba ve iki kız çocuğu her birlikte usulca yanan bir ışıldağın önünde oturmuş çekirdek çitliyorlardı. Gözleri gülüyordu hepsinin. Ne konuştuklarının hiçbir önemi yoktu. Mutluydular. Onca yokluğa, onca acıya rağmen, yoksulluklarına rağmen mutluydular. Bunu nasıl başardılar diye düşündü. Nasıl olur da bunca yokluk içinde bir insan böylesi mutlu olabilir? Utana sıkıla yanlarına geldi. Sormalıydı onlara. Öğrenmeliydi gerçeği. Hemen davet ettiler onu. Çocuklardan birisi bir ayağı aksak sandalye getirdi. ona Oturmasını rica ettiler. Birkaç dakika sıkılganlıktan sonra onlarla çekirdek çitlemeye başladı. Ve garip bir şekilde istemsizce gülüyordu. Geç saatlere kadar oturdu o aileyle. Hayattan, yaşamdan, eski günlerden, kısacası her şeyden konuştular. Çocuklar çoktan uyumuştu. Müsaade isteyip yanlarından kalktı. Artık nasıl böyle mutlu olduklarına sormasına gerek yoktu. Zira anlamıştı gerçeği.
Sevgi niyesizdi. Mutlu olmak için bir nedene, nedenselliğe ihtiyaç yoktu. Sadece istemek yeterliydi. Kısacık insan hayatında, bir hüznün içinde ömür yitirmek ahmaklıktı. Sen istesen de istemesen de her şey zaten olacağına varıyordu. Şemsin dediği gibi. “Bırak hayat sana rağmen değil seninle aksın.”
Gece bitti. Sabah erkenden kalkıp ışığı doyasıya içine çekti. Aynada kendi suretine bakıp aynadakine gülümsedi. Hayatında ilk kez… Her şeyin nasıl değiştiğini o zaman anladı.


