SATRANÇ USTASI 
 
Denir ki; satrançtaki tüm olası oyunların sayısı, evrendeki atomların sayısından daha fazladır. 
İşte bu derin, sınırsız olasılıklarla, sırlarla ve sürprizlerle dolu efsanevi oyuna sekiz yıldır gönül
vermiş olan Mert, 20 yaşındaydı. Ailesi ile birlikte yaşıyordu. Katıldığı turnuvalar sonrasında
henüz birkaç hafta evvel, önündeki basamakların ilk ve önemli adımı olan ‘satranç ustası’
unvanını almıştı. Bundan üç ay sonra ise zorlu bir uluslararası turnuvaya başlamış, ilk oyununu
kendisine yakın güçte bir rakibe karşı kazanmayı başarmıştı. Şimdi ise ikinci turda son derece
kuvvetli bir oyuncuyla eşleşmişti.
 
Farklı ülkelerden gelmiş birçok oyuncunun katılım gösterdiği turnuvanın ikinci tur oyunları
başlamak üzereydi. Tüm oyuncular masalarındaki yerlerini almışlardı. Karşılıklı el
sıkışmalarından sonra siyah taşlarla oynayan oyuncular saatlerine bastı. Böylece Mert’in
kendisinden çok daha kuvvetli olan büyükustayla olan oyunu da başlamıştı. İlk hamleyi, beyaz
taşlarla oynayan Mert yaptı. İlk altı hamle karşılıklı olarak hızlıca oynandı. Teorik bir açılıştı ve
her iki oyuncu da bu hamleleri ezbere biliyorlardı. Mert gözlerini kapatmış, oynayacağı
varyantın devamını düşünüyordu. Hamle sırası rakipteydi. Rakibi çabucak hamlesini yaptı,
saate bastı ve hamlesini kağıda yazdığı sırada Mert birdenbire uğultu şeklinde konuşmalar
duymaya başladı. Sesler derinden geliyordu. Sanki turnuva salonunun uzak bir köşesinde
kalabalık bir tartışma yaşanıyordu. Gözlerini açıp etrafı dikkatli biçimde taradı ama salonda çıt
çıkmıyor; rakibi, seyirciler ve hakemler son derece sessiz biçimde yerlerinde duruyorlardı. Bu
durumdan hiçbir şey anlamamıştı. Nereden geldiği belli olmayan sesler şimdi biraz daha
netleşmiş biçimde hâlâ devam ediyor, bir satranç oyununu tartışıyordu: “Atın f3’ten e5’e
gelmesi lazım. Rakip büyük bir olasılıkla rok atacak. Şu an en iyi devam yolu bu” “Hayır, h3
daha iyi. Teoride en çok oynanan hamle değil ama bu varyant daha avantajlı” gibi konuşmalar
duyuyordu. Bir oyunun açılış safhasıyla alakalı olan bu konuşmalara pek de anlam veremeden
rakibin ne oynadığını görmek için bakışlarını tekrar satranç tahtasına yönelttiğinde gözlerine
inanamadı: Kendi satranç taşları, bulundukları karelerin üzerinde birbirlerine bakarak, el ve
kollarını da kullanarak aralarında hararetli bir biçimde tartışıyorlardı. “Ne?” Bir anda irkildi,
sandalyesinden sıçrar gibi oldu. “Hayal mi görüyorum? Bu da ne böyle?” sözleri döküldü
dudaklarından belli belirsiz. Şok olmuş bakışlarla tahtayı izlemeye devam etti. Satranç taşları
oldukları yerde, bulundukları karenin dışına çıkmadan, sanki üç boyutlu bir animasyon gibi
kendi aralarında konuşuyorlardı. Ağızları, gözleri, ve evet; elleri ve kolları da vardı. Atlar arka
iki ayağının üzerinde şaha kalkmış vaziyette duruyordu. Onların eli kolu yoktu ama kuyrukları
vardı. Bıcır bıcır hareket halindeydiler ve duyduğu tüm bu konuşmalar kendi satranç
taşlarından geliyordu. Şu an oynamakta olduğu oyunu tartışıyorlardı. Birden vezir yüksek bir
sesle “Tamam. Çok dallanıp budaklandı bu iş. Artık karar vakti. Ben de h3 öneriyorum. En iyi
hamle bu.” dediğinde Mert sandalyesinden hızla kalktı ve yüzünü yıkayıp biraz hava almak
üzere çabuk adımlarla masadan uzaklaştı. Masadan uzaklaştıkça konuşma sesleri de gitgide
azalmaya başlamış ve birkaç adım sonra tamamen kaybolmuştu. “Tanrım bu da nedir böyle…
Maç stresinden herhalde… Halüsinasyon olsa gerek. Biraz hava alayım.” diye geçirdi içinden.
Bir yandan da siniri bozulduğu için kendi kendine hafifçe gülmeye başlamıştı. Aslında kendini
hâlâ çok sakin hissediyordu fakat bu duruma hiçbir anlam verememişti. Satranç oyunları
esnasında oyuncular masadan sık sık kalkabilirler. Kendi kendilerine ilginç mimikler de
yapabilir ve rakibi rahatsız etmeden belli belirsiz kendi kendilerine mırıldanmaları da bir yere
kadar hoş görülebilir. Dolayısıyla tüm bunlar aslında normal hareketlerdi ve ne rakibi ne de
oyun salonundaki hiç kimse Mert’te bir tuhaflık sezmemişti. Kendini tuvalete attığında
kahkahalarla gülmeye başladı. “Bu ne saçma bir şey. Tamam, rakip kuvvetli bir büyükusta ama
sakin sakin oyunuma devam etmeliyim.” diye kendi kendine konuşurken bir yandan yüzünü
yıkıyordu. Aslına bakılacak olursa son derece sakindi ve büyükustadan da çekinmiyordu
doğrusu… Hayal görmesi için de görünürde hiçbir sebep yoktu. Öyleyse neler oluyordu? Böyle
bir şey gerçek olabilir miydi… “Yok artık daha neler.” dedi kendi kendine.
 
Balkona çıkıp biraz da hava aldıktan sonra tekrar oyuna dönmek üzere salona doğru
hareketlendi. Derin bir nefes alıp masasına adım adım yaklaşmaya başladı. Ortalık sessizdi.
Turnuva salonundaki saatlerin hafif tik tak sesleri ve oyuncular ile izleyicilerden ara sıra gelen
öksürükler dışında çıt çıkmıyordu. Masaya vardı. Satranç tahtasına bakmadan, adeta gözlerini
kaçırarak iskemlesini çekti ve oturdu. Tahtada herhangi bir hareket yok gibiydi. Rakibiyle bir an
için göz göze geldikten sonra bakışlarını yavaşça tahtaya kaydırdı. Tüm taşların durağan
olduğu tahtada tam o anda sadece vezir ona doğru bir bakış atıp “Evet, hamlemiz h3.” diye
tekrarlayınca Mert istemsizce hafif hafif gülmeye başladı. O an vezire dokunmak istedi. Fakat
satranç kuralları gereği dokunduğunuz taşı oynamak zorunluluğu vardır. Bu sebeple elini
süremedi. Bu son cümleden sonra vezir de durağan hale gelmişti. Tahta tamamen normale
dönmüştü. Rakibi de Mert’in hafif hafif güldüğünü göz ucuyla görmüş ama bunu normal
karşılamıştı. Böyle şeyler olurdu. Mert konumu iyice inceledi. O varyantta h3 hamlesi vardı
fakat ilk tercih değildi. Bunu biliyordu. Bu tuhaf durumda kafası karışmış vaziyette içinden
“Pekâlâ, oynayalım bakalım” diyerek hamlesini yaptı: h3. Saate basıp hamleyi kağıda yazdı.
Karşısındaki büyükusta düşünürken Mert de taşların yerli yerinde hareketsiz olduklarını
gördüğünde, sanki herşey normalmiş gibi düşünmeye devam etti. 3-4 dakika sonra rakibin
hamlesi geldi. İşte tam o anda yine beyaz taşlar hareketlenmeye ve aralarında tartışmaya
başladı. Rakip taşlar olduğu gibi duruyorken kendi taşları hummalı bir fikir alışverişi halindeydi.
“Bu nasıl bir iş… Acaba bunları benden başka birisi görüp duyuyor mu?” Büyük bir merak
içindeydi. Rakibi su şişesinden gayet olağan bir biçimde suyunu içiyor, diğer masalardaki
oyuncular da kendi oyunlarına gömülmüş vaziyette düşünüyorlardı. Hakemler sessizce
gezinmekteydi ve hatta bir tanesi masanın yanından oyuna şöyle bir bakarak geçti gitti. O an
satranç tahtasının üzerindeki münakaşanın ve hareketlerin hiç kimse farkında değildi. Bunları
sadece Mert görüp duyuyordu. Hiç kimseye de soracak hali yoktu elbette. Uğultu biçimindeki
tartışmalar, Mert etrafa bakınırken bir sonuca varmış gibiydi. Vezir yine taşların sözcüsü olarak
“Tamam. Şimdi atı e5’e oynayacağız.” dedi yüksekçe bir sesle… Bu sefer Mert’e bakmamıştı.
Yine bütün taşlar hareketsizleşti. Ona, yapması gereken hamleyi yine vezir deklare etmişti.
Mert, rakibin hamlesinden itibaren bu tuhaf durumdan dolayı oyundan biraz kopmuştu. Şimdi
konuma bakıp düşünmeye başladı. Az sonra “Ben olsam burada rok atarım. At e5 de iyi
görünüyor. Pekâlâ, seni mi kıracağım sevgili vezir” diye içinden geçirip, bu sürreel ortamı kabul
etmiş bir şekilde hamlesini yaptı: At e5. Oyun o ana kadar tamamen teorik devam ediyordu.
Derken rakip, daha önce Mert’in hiç incelemediği bir hamle oynadı. Bu hamle bir yenilik
olmalıydı. Büyükusta evde hazırladığı bu hamleyi, zayıf gördüğü rakibine karşı hemen
oynamıştı. Aslında büyükusta oyundan biraz sıkılıyor havalarındaydı ve çabucak bitirmek
istiyor gibiydi. Ne de olsa güçlü oyuncularla oynamaya alışıktı ve rakibi ondan yaklaşık 400
puan daha düşüktü ki bu fark gerçekten büyüktü. Kafasında bu maç kesin bir kazançtı. İçinden
“Bir an önce bitse de gitsek” diye geçiriyordu.
 
Hamle sonrası tahtada yine uzun bir tartışma peyda olmuştu. Mert konuşmaların hepsini
dinliyor, taşların aralarında yaptığı analizleri pür dikkat anlamaya çalışıyordu. Birbirlerine
varyantlar öneriyorlardı ve bunlar üzerine tartışıyorlardı. Mert çiçeği burnunda bir satranç
ustasıydı ve şu an tahtada yapılan analizler onun oyun gücünün çok daha üzerinde, bir
büyükusta seviyesinde, belki de daha yüksekti. Hayranlık ve şaşkınlıkla izliyor ve dinliyordu.
Derken vezirden yeni hamle kararı geldi ve yine ortalık sessizliğe büründü. Mert’in hamlesi
karşısında büyükusta hafif huzursuz hareketler yaparak düşünmeye başladı. Elbette ki bu
hamleyi de önceden incelemişti, ancak rakibinin çok da uzun sürmeyen bir zaman içerisinde
oynamasına şaşırmıştı. Hamlesini yaptı ve karşılıklı oynanan iki üç hamle sonrasında tahtada
biraz daha üstün olan taraf beyazlardı. Büyükusta umduğunu pek bulamamıştı. Rakibine hafif
sinirle şöyle bir bakış attı. O andan itibaren Mert hamleleri yaparken acele etmiyor, veziri ona
yapacağı hamleyi söyledikten sonra hemen oynamıyor, sanki düşünmeye devam ediyormuş
gibi numara yapıyordu. Hatta biraz da zorlanıyormuşcasına mimikler yapıp rakibini iyice
inandırıyordu. Yaklaşık 5-6 hamle sonra Mert’in üstünlüğü daha da artmıştı. Büyükusta
şekilden şekle giriyor, yaptığı hazırlık işe yaramadığı için sinirli bir biçimde oyuna devam
ediyordu. Derken, taşları mümkün mertebe değişerek oyun sonuna gitmeyi düşündü çünkü
oyun sonu tekniği çok yüksekti ve karşısındaki çiçeği burnunda usta kesinlikle kazanamazdı.
Büyükusta artık kazanmayı değil, kaybetmemeyi düşünüyordu. Beraberliğe razıydı. Fakat işler
umduğu gibi gitmedi. Mert, morali bozulmuş ve sinirlenmiş rakibiyle taşları değişmeden
baskısını daha da arttırdı ve biraz sonra rakibin gözünden kaçan bir taktik hamleyle
üstünlüğünü iyice netleştirdi. Bu hamle esasında basit bir hamle değildi fakat büyükusta
seviyesindeki bir oyuncunun görmesi gerekirken gözünden kaçmıştı. Mert, vezirinin önerdiği
hamlelerin bir kısmını elbette ki görüyordu fakat onun bilgisini aşan ustalıkta analizler söz
konusu olduğundan, kendini tamamen tahtadan deklare edilen hamlelere teslim etmişti.
Kararları onun adına taşlar veriyordu. Mert’in görevi sadece o kararı uygulamaktı. Öyle ilginç
bir manzaraydı ki, satranç tahtasının üzerinde bir nevi ‘konuşan kuklalar’ hareket ediyordu ve
buna yalnızca Mert tanık oluyordu.
 
Büyükusta son derece hiddetlenmiş ve süresi de iyice azalmıştı. Rahatça kazanacağını
düşündüğü oyunda işler umduğu gibi gitmemiş, sert kayaya çarpmıştı. Birkaç hamle sonra
genç usta artık net kazanç pozisyonundaydı. Yüzü kıpkırmızı olmuş ve süresi de iyice azalmış
olan siyah taşlardaki büyükusta, pes etmeyip oyuna birkaç hamle daha devam etti. Fakat
konumu ümitsiz olduğu ve rakibin acımasız hamleleri art arda geldiği için daha fazla devam
edecek hali kalmadı. Rakibine elini uzatarak mağlubiyeti kabul etti. Yani, oyunu terk etti.
Satranç tahtasında adeta bir şenlik vardı. Beyaz taşlar, kenarda duranlar da dahil olmak üzere
ellerini hep birlikte yukarı kaldırmış, “Yaşasın, hurra, heyoo” gibi söz ve nidalarla sevinç içinde
zıplıyorlardı. Atlar da şaha kalkık vaziyette oldukları yerde dönüp duruyordu. Bu sevinç
gösterisi 5-10 saniye kadar sürdü ve beyaz şah Mert’e teşekkür anlamında elini göğsünün
üzerine koyup başını eğerek selam verdikten sonra taşlar donakalıp hareketsiz hallerine tekrar
geri döndüler. Mert elini hemen taşlara uzattı. 3-4 tanesini gelişigüzel biçimde eline alıp
dikkatlice incelemeye başladı. Sonra elinde sadece veziri çevirerek dikkatlice incelemeye
koyuldu. Taşın altına üstüne, her tarafına iyice baktı. Bildiği, olağan ahşap bir taştı. Hiçbir farklı
özelliği yoktu. Sinirli rakibi bu esnada kendi taşlarını dizip kağıda imzasını da attıktan sonra
büyük bir hızla masadan kalktı ve gitti. Hakem kağıtları toplarken Mert hâlâ şaşkın şaşkın
taşlara bakıyordu. O da kısa bir süre sonra kendi taşlarını dizdikten sonra ceketini aldı ve
kalkıp turnuva salonundan hızlıca uzaklaştı. O an pek farkında değildi ama çok önemli bir
galibiyet almıştı.
 
Eve geldiğinde yüzünde tuhaf bir ifadeyle kazandığını, büyükustayı yendiğini söyledi. Evde
adeta bir bayram havası esti. Telefonu susmuyor, tebrik üstüne tebrik yağıyordu. O gece
rüyasında sürekli taşları görüp durdu.
 
Ertesi gün geldi çattı. Bu sefer eşleştiği rakibi, turnuvanın favorisi olan daha kuvvetli bir
büyükustaydı. Turnuva salonuna geldiğinde hemen herkesin gözü Mert’teydi. Dünkü
beklenmedik galibiyeti bir anda gözleri onun üzerine çevirmişti. Usta bir oyuncunun bir
büyükustayı yenmesi elbette ki ilk kez görülmüş bir şey değildi fakat gerçekten harika
hamlelerle rakibini kısa sürede alt etmeyi başarması çok takdire şayandı. Şimdiki rakibi daha
kuvvetliydi ve üstüne üstlük Mert siyah taşlarla oynayacaktı. Herkes merak içindeydi. Oyun anı
geldi ve rakibiyle el sıkıştıktan sonra saatine basarak oyunu başlattı. Beyaz renklerdeki üstat
ilk hamlesini yaptı: e4. Mert e5 ile karşılık verdi. İspanyol Açılışı oynanıyordu. İlk 3-4 hamle
boyunca yine tahta sessizdi. Dünkü oyunda da ilk hamlelerde taşlar oyuna hiç müdahale
etmemişti. Mert merak ve heyecan içindeydi. Rakibi hamlesini yaptı. Yine teorik bir açılış
safhası oynanıyordu. Mert de çok fazla düşünmeden hamlesini yaptı. Büyükusta 6. hamlesini
yaptığı anda tahtada Mert’in merakla beklediği hareketlenme başlamıştı. Bunu gördüğü anda
gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu sefer, oynadığı siyah taşlar diyalog halindeydi. Tahtada yine
uğultu halinde başlayıp gittikçe netleşen hararetli bir varyant tartışması başlamıştı. Mert
büyülenmiş bir vaziyette seyre daldı. Piyonlar bir sağa bir sola dönüyor, aralarında fısıldaşıyor,
diğer taşlar da büyük bir ciddiyetle durumu analiz ederken vezir pür dikkat dinliyor, yeri
geldiğinde müdahale ederek son karara varmak için tüm verileri toplamaya çalışıyordu. Şah
ise ara sıra etrafına bakıyor, tahtadaki tüm taşlar onu koruyup kolaçan ettikleri için kollarını
göğsünde kavuşturmuş vaziyette umursamaz görünüyordu. Zaten oyunun açılış safhasında
olduğu için herhangi bir tehlike altında değildi. Bu detaylar Mert’in şimdi dikkatini çekmişti. Bu
sefer daha farklı gözlerle bakıyordu. Derken az sonra hamle kararı geldi. Vezir: “Kısa Rok”
dedi ve yine sessizliğe gömülen tahtada Mert hamleyi oynadı. Eğer oyundan vezir çıkmışsa
onun yerine mutlaka başka bir taş sözcü oluyordu… 40 hamle sonunda oyunu kazanmıştı.
 
Bu turnuvada birinci olmuş ve sonraki 1.5 yıl boyunca katıldığı turnuvaların büyük
çoğunluğunu tek başına kazanmış, sadece bir iki tanesinde birinciliği başka oyuncularla
paylaşmıştı. Oynadığı oyunların hemen hemen tümünde galip gelmiş ve hiç yenilmemişti.
Namağluptu. Arada az sayıda oyunu beraberlikle bitmişti. Bunu da yine taşlar planlamıştı. Her
oyunu kazanmak fazlasıyla gerçek dışı olacağından, oyunların küçük bir kısmını berabere
bitirmek daha akla yatkındı. Kısa süre içerisinde büyükusta unvanını almış, gitgide dünyadaki
tüm oyuncuların korkulu rüyası haline gelmişti. İnanılmaz bir yükselişti bu… Bundan yaklaşık
1.5 yıl önce birdenbire, sırrı bilinmeyen bir sebeple başlayan bu sihirli olay, Mert’e inanılmaz bir
başarı getirmişti. Hangi satranç tahtasında, hangi taş setiyle oynarsa oynasın; oynadığı her
oyunda taşlar ona hamleleri fısıldıyordu.
 
Fakat o aslında tüm bu süreç boyunca huzursuzdu. Başlarda bu durum o kadar hoşuna gitmişti
ki, kendini kaptırmış, oyun esnasında da numaradan düşünüyor gibi davranıp herkesi
inandırmıştı. Hiç kimse bileğini bükemiyordu. Bunun, Tanrı’nın kendisine bir lütfu olduğunu,
hatta seçilmiş bir kişi olduğunu bile düşünecek kadar ileri gitmişti. Belki öyleydi… Belki de bu
onun hayattaki en büyük imtihanıydı. Ancak aklı başında bir insan olduğu için kendine
geldiğinde sürekli “Bunu ben oynamıyorum. Bu bir hile” diye düşünüp tüm bunları hak
etmediğine inanıyor ve de bu eşsiz yükselişe rağmen gerçek anlamda tatmin olamıyor, hatta
pişmanlık duyuyordu. Hep “O hamleleri bulan ben değilim ki… Bu, rakiplerime büyük bir
haksızlık. Herkesi, daha da önemlisi kendimi kandırıyorum. Buna bir son vermeliyim. O
hamleleri oynamamalı, kendi oyunumu oynamalıyım. Başından beri böyle yapmalıydım. Bu,
ben değilim. Tüm bunlar bana hiç yakışmıyor.” şeklinde utançla karışık son derece erdemli
düşünceler içerisinde olmasına rağmen bir türlü taşların etkisinden kurtulamamış, numaralar
yapmış ve bu durum sürüp gitmişti.
 
Tüm bu pişmanlığı perçinleyen şey ise, adaylar maçları esnasında dünyanın en iyi
oyuncularından biri olan Rus büyükustayı ezici bir biçimde yendikten sonra yaşanmıştı.
Kendinden 15 yaş büyük olan ve çok zor oyun kaybetmesi ile ünlenmiş ‘çelik’ lakabıyla anılan
yılların dev oyuncusu, Mert’e karşı aldığı ağır bir yenilgiden sonra kendini tutamayıp masada
hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Mert bu manzara karşısında inanılmaz derecede
üzülmüş, rakibi kendine gelene kadar masadan kalkamamış, hatta onu teselli etmeye
çalışmıştı. Fakat nafileydi. Rus oyuncu satrancı bıraktığını, bir daha oynamak istemediğini
açıkladığında Mert büyük bir pişmanlık duyup kendini suçlamıştı. Tüm bunlara hiç hakkı yoktu.
Aslında Rus oyuncunun bu kararı almasının yegâne sebebi Mert değildi fakat yine de bunda
önemli bir payı olduğu yadsınamazdı. Yanı sıra, diğer tüm oyuncuların Mert’e karşı
hırslandığını ve bu işin içinde bir iş olduğunu düşündüklerini seziyordu. Bütün bunlar artık çok
sevimsiz bir noktaya gelmişti.
 
Öte yandan elbette ki bu yükseliş çok tatlıydı ve buna karşı koyamamış, kendini
durduramamıştı. Kim durdurabilirdi ki? Taşların o büyülü cazibesi karşı konulmazdı ve ona
başarı, turnuvalarda hatırı sayılır miktarda para ve dünya çapında ün kazandırmıştı. Kendini,
sanki ruhunu şeytana satmış gibi hissediyordu.
 
Süregelen tüm bu gelgitler içinde Mert kendini dünya şampiyonluğu unvan maçında buldu.
Dünya satranç tarihinde neredeyse eşi görülmemiş bir başarıya imza atarak büyük bir hızla en
büyük oyuncular arasına girdikten üç ay sonra dünya şampiyonu ile oynayacağı 12 oyunluk
unvan maçının ilkine çıkacaktı. Buraya gelene kadar bir buldozer gibi önüne geleni devirmişti.
Bu, gerçekten sansasyonel bir olaydı ve taşlar onu dünya şampiyonu yapmak üzereydi.
Hem geç hem güç olsa da artık nihai bir karara varmaya çalışıyordu Mert. Uzun süren
düşüncelerden sonra kafasında herşeyi netleştirmişti. Kararı kesindi. Esas zor olan ise bu
kararı uygulamaktı. Maça hiç çıkmamayı da düşünmüştü, fakat bu korkakça olurdu ve ayrıca
taşlara meydan okumak istiyordu. Ancak, bunun da ona nelere mâl olacağının farkındaydı.
“Yapacağım.” dedi. “Artık yapmak zorundayım.”
 
Aylar su gibi akıp geçti. Unvan maçının ilk oyunu başlamak üzereydi. Tüm satranç dünyası bu
maça kitlenmişti. O anki dünya şampiyonu olan rakibi kendine son derece güvenir gibi görünse
de içten içe tedirginlik duyuyordu. Salon hınca hınç izleyici doluydu. Kameralar yerlerini
almıştı. Çıt çıkmıyordu. Hakem her şeyi son kez kontrol ettikten sonra siyahlara saate
basmasını söyledi. El sıkışmasının ardından ilk oyun başlamıştı.
 
Siyah renklerle oynayan şampiyon, sakin bir savunma tercih etti. Çok temkinliydi. Biraz sonra
yine her zamanki gibi Mert’in taşları kararlarını dile getirmeye başladılar. Bir süre Mert buna
uyduktan sonra oyun ortası safhasına gelindiğinde vezir hamleyi dikte ettiği zaman “Hayır”
diye içinden geçirdi. “Size ben hükmediyorum. Siz bana ne yapacağımı söyleyemezsiniz.
Karar bana ait.” diye belli belirsiz kendi kendine fısıldayarak cesaretle kendi aklından geçen
hamleyi yaptı ve saate bastı. Bu hamle çok etkili bir hamle değildi. Rakip hemen bunu
farkederek biraz rahatlama belirtileri gösterdi ve biraz sonra oynadığında, Mert’in taşlarının
sözcüsü olan vezir sinirli bir şekilde bakarak “Dediğimi uygula! Ne yaptığını zannediyorsun?”
diye adeta kükredi. Diğer taşlar da sessizce ve şaşkınlıkla bu anı izliyordu. Şah ilk defa biraz
tedirgin görünüyordu. Vezir devam etti: “Şahımızı hiç kimse teslim alamaz! Burada verdiğimiz
kararları yerine getir. Yoksa sonsuza dek kaybolur ve bir daha asla geri dönemeyiz. Bizim
yaşamamız da senin ilerleyişin de tamamen bu kararları uygulamana bağlı… Hem sen
şampiyon olmak istemiyor musun? Hamle Fil f5” dedi ve dondu. Mert, taşların asla yenilmek
istemediğini ve nedenini şimdi anlamıştı. Demek sonsuza dek kaybolacaklardı. Aslında artık
talimat almak istemiyordu fakat şimdi tereddüte düşmüştü. Soğuk terler dökmeye başladı.
Birkaç hamle boyunca karşı koyamayıp yine her zamanki gibi vezirin sözünü dinledi.
Oyun dengeli gitmekteydi fakat Mert artık adeta kendisiyle savaşıyordu. “Bu oyunda bunu
yapmak zorundayım. Bu rüyaya ya da kâbusa, her ne ise buna bir son vermeliyim. Yoksa sonu
asla gelmeyecek.” diye geçirdi içinden kararlı biçimde… Rakibi düşünürken kalktı, tuvalete
gidip yüzünü yıkayarak biraz rahatlamaya çalıştı. Hâlâ “Keşke bu kadar uzatmasaydım. Bu işi
başlarda bitirmeliydim. Taşların etkisinden kurtulmak ne kadar zor!” diye serzeniş halindeydi.
Masaya tekrar geldiğinde şampiyon hamlesini yapmıştı ve Mert’in taşları konum hakkında
münakaşa etmekteydi. Oturmadı. Ayakta, bir süre tahtaya boş ve flu gözlerle baktı. Biraz sonra
vezirden yeni hamle kararı geldi ve ortalık sakinledi. “Hiç umrumda değil” dedi kendi kendine…
Masanın etrafında sessiz adımlarla bir tur attıktan sonra ayaktayken konumu bir süre inceleyip
ardından hızlıca oturdu. Son derece kararlı biçimde kendi hamlesini oynadı. Gerçekte
kendinden çok daha üstün olan oyuncuya karşı yaptığı bu hamle yine etkisizdi ve rakibi hemen
bunu değerlendirip tehditkâr bir hamle ile cevap verdi. Taşlar çıldırmış gibiydi. “Bu son şans.
Derhal dediğimizi oyna! Vezir f3”. Mert kulaklarını tıkadı, duymazlıktan geldi. Hem taşlarla,
hem de kendisinden çok daha üstün olan dünya şampiyonuyla mücadele halindeydi fakat esas
savaşı kendi içindeydi. Şöyle bir silkinip kendine geldi ve az sonra yine büyük bir iradeyle “Artık
ne olacaksa olsun.” diyerek kendi hamlesini yaptı. Kurt rakibinin tuzağına düşmüştü.
Şampiyon hamlesini yaptığında, Mert bunu hemen göremedi. Taşlar panik halinde: “Bitti…
Herşey bitti.” dedikleri an tahtayı dikkatlice süzdüğünde, 4 hamle sonra boğmaca matı
olacağını gördü. Bundan kaçış yoktu. Her şey normal görünürken birdenbire tahtaya adeta
yıldırım gibi düşen bir mattı bu. Tamamen gözünden kaçmıştı. Konumu tekrar tekrar inceledi,
bir çıkış yolu aradı fakat bulamadı.
 
Rakibine centilmence el uzattı ve oyunu terk etti! Bu, hem 1.5 yıl sonra aldığı ilk mağlubiyet,
hem de taşlara karşı kazandığına inandığı bir zaferdi. Hiç ummadığı kadar kolay biçimde galip
geldiği için son derece sevinçli ve şaşkın olan rakibiyle el sıkışması bittikten sonra tahtaya
şöyle bir baktı. Mert, kararının arkasında durduğu için mağrur ve gururluydu: Taşları
dinlemeden kendi oyununu oynamak… Hak etmediği bir şeyi kabul etmemek, onu geri
çevirmek! Geç olsa da bunu başarabilmişti. Bu kararı almak bir mesele, uygulamak ise
bambaşka bir mesele, çok büyük bir karakter ve irade işiydi. Bu kararla sadece dünya
şampiyonluğundan değil, belki de tüm satranç kariyerinden vazgeçiyordu. Fakat bu kariyer
zaten kartondan yapılmış bir bina gibiydi. Satranç taşları ise kızgın, fakat daha çok üzgündü.
Her zamanki sevinç nidaları, şimdi yerini derin bir hüzne bırakmıştı. Şah, kederli bir biçimde
Mert’e bakıyordu. Bu sefer sadece o, ilk ve son kez konuştu: “Bizi sonsuza dek yok ettin.
Bir daha asla geri dönemeyeceğiz. Elveda…” Ve bu sözlerin ardından bir daha hiç hareket
etmemecesine taş kesildiler. Artık bunun geri dönüşü yoktu. Mert derin bir nefes aldı.
Gözleri dolmuş, duyguları birbirine karışmış vaziyetteydi fakat doğru bir şey yaptığına emindi.
Bu, hayatında üzerine en uzun süre düşündüğü hamle olmuştu.
 
Mert, unvan maçına devam etmedi. Etse bile artık taşlar ona yardım edemeyecekti ki zaten
verdiği tüm mücadele bundan kurtulmak için değil miydi? Artık bitmişti. Taşlar, kendisi adına
kararlar verip onun düşüncelerini ve hamlelerini hiç umursamamış, diğer oyuncuların haksızca
önüne geçmesini sağlamaktan başka bir işe yaramamıştı. Başta büyük bir hediye gibi
görünseler de genç ustanın dünyasını allak bullak etmişlerdi. Mert’in kendi oyunuyla dünya
şampiyonuna karşı koyması da zaten imkansızdı ki satranç oynamasının sebebi en başından
beri bu değildi. O, yalnızca oynamayı ve mücadele etmeyi seviyordu. Satranç oyununa karşı
sınırsız bir sevgisi vardı. Herhangi bir hırsı yoktu. Elbette ki her oyuncu ilerlemek ve içten içe
günün birinde dünya şampiyonu olmak ister fakat o, bu şekilde olmak istememişti. Başka
birinin güle oynaya kabul edeceği bu durum, kendi etik değerlerine tamamen aykırıydı.
Böylece dünya şampiyonluğu maçından çekildi ve hükmen yenik sayıldı. Ortalıktan kayboldu
ve bir daha da hiç satranç oynarken görülmedi. Turnuvalardan kazandığı paraların büyük
kısmını etrafa dağıttığından söz edildi.
 
Mert’in bu mucizevi yükselişten sonra unvan maçının ilk oyununda acemice yenilip aniden
ortadan kayboluşu, dünya satrancının en büyük muammalarından biri olarak tarihe geçti ve
dünya döndükçe konuşuldu. Tehdit edildiğine, yenilgiden sonra güvenini tamamen
kaybettiğine, aklını kaçırdığına ve hatta rakibiyle gizlice anlaştığına kadar her türlü söylenti
dilden dile dolaşıp durdu. Fakat gerçeği yalnızca Mert biliyordu ve bu sır onunla birlikte
sonsuzluğa karıştı.
 
 
Murat Tüzüntürk 
İstanbul, 2026

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
KİBELE Abone