Annem mutfakta pilavı nazikçe karıştırırken, altını kısıyor, tencerenin üzerini hafifçe havalandırıyordu. Sonra elinde poşetlerle kapıya yöneldi; alışverişe gidecekti. “Ocağı kapatmayı unutma,” dedi ve gülümsedi. Sesi hâlâ kulağımda, sıcak bir hatırlatma gibi…
Bahçeye çıktım; babam ve kardeşim çiçeklerle dolu koltuklarda oturuyordu. Sümbüller, zambaklar ve orkideler etrafı sarmıştı. Rüzgâr yaprakları hışırdatıyor, kuşlar dallarda hafifçe öterken, radyodan gelen slow bir melodi havayı dolduruyordu. Babam gözlerini kapamış, melodinin ritmine kendini bırakmıştı; sanki her nota onu gençliğine, ilk danslarına, gülüşlerle dolu o akşamlara taşıyordu. İçimde bir şey kıpırdadı; babamın sessiz mutluluğunu görmek, hafif bir güven hissi verdi bana.
Kardeşim yanındaki bankta oturuyor, çiçeklerin arasında gözlerini parlatıyordu. Hiçbir kelime söylemeden, sadece etrafı izliyordu; küçük bir heyecanla her bir çiçeğin rengini ve şekline dikkat kesilmişti. Gözlerindeki merak, bahçedeki sakinliği daha da canlı kılıyordu.
Ben de başımı çevirip etrafa baktım; güneş ışığı sümbüllerin mor ve pembe çiçeklerinde parlıyor, zambaklar hafifçe sallanıyor, orkideler sabırla ve zarafetle duruyordu. Rüzgâr, çiçeklerin kokusunu taşırken, hafifçe toprağın nemli kokusunu da getiriyordu. Bu karmaşık ama tatlı birleşim, içimde bir huzur yaratıyordu; derin bir nefes alıp, zamanın yavaşladığını hissettim.
Emiray resim defterini kucağına aldı, fırçasını eline geçirdi. “Acaba hangi renk sümbüllere en çok yakışır?” diye düşündü kendi kendine. Fırçasını palete daldırıp ilk darbesini kâğıda vurdu; hafifçe mor, biraz da pembe… “Evet, işte tam olarak böyle olmalı. Ama ışık farklı düşüyor, biraz daha açık, biraz daha soluk…” İç sesi devam ediyordu, her renk değişik bir duygu uyandırıyor, her fırça darbesi onu çiçeklerin içinde kaybolmaya götürüyordu.
“Zambaklar… Onlar bana her zaman bir hikâye anlatıyor,” dedi kendi kendine, gözleri biraz kısık. “Bir sabah güneşi selamlıyor gibi… Hafif ve zarif ama bir o kadar da güçlü. Fırçayı hafifçe yukarı kaldır, kanatlarını açıyor gibi resmet.” Emiray’ın hayal gücü akıp gidiyordu; her çiçek bir karakter, her yaprak bir sahneydi. Orkideler sessiz ve gizemli, sümbüller neşeli ve hafif… Hepsini tek bir tabloya sığdırmak, onu hem heyecanlandırıyor hem de küçük bir meydan okuma gibi geliyordu.
Babam hâlâ melodinin ritmine kaptırmıştı kendini. “Ah, o akşamlar…” mırıldandı; gençliğinin bahçeleri, dansları ve ilk aşklarının tatlı gülüşleri gözlerinde canlandı. Emiray, babasının yüzündeki hafif gülümsemeyi fark etti. “Baba, melodiyi o kadar seviyorsun ki, sanki geçmişten biriyle konuşuyorsun,” diye düşündü. Fırçayı yavaşça yukarı kaldırdı, renkleri karıştırırken kendi küçük dünyasında babasının hatıralarına eşlik ediyordu.
Kardeşim yanından sıyrılıp bir zambak yaprağını inceleyerek, “Buna pembe mi yoksa mor mu daha çok yakışır?” diye sordu. Emiray gülümsedi, “Fırçanı dene,” dedi. İçten içe, paylaşmanın resme ayrı bir güzellik kattığını hissediyordu.
O sırada anne kapıdan girdi, poşetleri yanındaki koltuğa bıraktı. “Ne güzel bir gün,” dedi, bahçedeki çiçekleri ve radyodaki melodiyi işaret ederek. Emiray başını kaldırdı, fırçasını kısa bir an durdurdu ve annesine baktı; yüzünde hafif bir şaşkınlık, ardından sıcak bir gülümseme belirdi. Anne, babamın hatıralara dalmış hâlini fark etti, kardeşin meraklı bakışlarını gördü ve sessizce yanlarına oturdu.
Emiray tekrar defterine döndü, fırçayı hafifçe salladı. “Zambakların hafif eğriliği, sümbüllerin dik duruşu. Orkideler, tam ortada, sessiz bir duruşta…” İçinden hayal etmeye devam etti: her çiçek bir hikâye, her renk bir duygu, her fırça darbesi bir anı. Bahçede oturan dört kişi, radyodaki şarkı, çiçeklerin kokusu. Hepsi birleşip Emiray’ın resim defterinde bir tabloya dönüştü.
Babam ara ara gözlerini açıp melodinin akışına eşlik ediyor, kardeşim bazen fırçayı alıyor, bazen sadece izliyordu. Anne ise yanlarında oturmuş, bahçedeki huzuru ve renkleri içine çekiyordu. Emiray, fırçasını son kez kağıda dokundurdu; derin bir nefes aldı. “İşte,” dedi kendi kendine, “tam olarak hissettiğim o an.”
Bahçe sessizliğe büründü; sadece rüzgâr, kuşlar ve hafif melodiler vardı. Mutluluk, küçük bir anın içinden akıp, dört insanın ve bir çocuğun hayal gücünde birleşiyordu. Pilavın kokusu hâlâ mutfaktan geliyordu, ama bahçedeki renkler ve melodiler çok daha baskındı. Emiray, fırçasını yıkadı, resme bir kez daha baktı ve gülümsedi, bütün bir gün, bütün bir hayat gibi.
Mutluluk buydu; basit, gerçek, içten ve tamamen onların küçük dünyasındaydı.


