Kibele Kültür Sanat Dergisi’nin Nisan sayısını okurken… Sanatı, edebiyatı ve mitolojiyi seven; kimi zaman dilin köklerine ve önemine dokunan bu dolu dolu edebiyat dünyasıyla karşılaşmak, insanda gerçekten gurur veren bir his bırakıyor. E-dergiyi okuduğumda, dijital çağa ayak uydurma meselesi üzerine yeniden düşündüm ve bu hisle bir yazı kaleme aldım. Ama itiraf etmeliyim ki hala bu çağa tam anlamıyla uyum sağlayabilmiş değilim.
Elimde telefonum… Evet, yanlış duymadınız: telefon. Dijital çağın getirdikleriyle birlikte, parmaklarım artık sayfaları çevirmek için dudaklarıma gitmiyor. Bir yandan gözlerim ışığın kısık ritmiyle dans ederken; diğer yandan materyalist bir dünyanın nasıl olup da bir anda hayal dünyasına dönüştüğünü anlamaya çalışıyorum. Bundan on yıl öncesine kadar roman koleksiyonu yaparken, sayfa aralarına küçük notlar bırakmak… Ah, en sevdiğim kısım buydu.
“Parmak uçlarında hissedilen bir sayfa, altı çizilen bir cümle, kitabın arasına bırakılan küçük bir iz… “
Bunların her biri yalnızca okumak değil, aynı zamanda bir yaşamak haliydi.
Şimdi ise ekranda tuhaf bir boşluk var. Yazılar zaman gibi kayıp gidiyor gözlerimin önünden… Dokunmadan okunan, hissedilmeden geçilen cümleler ve ben alışageldiğim o güzel alışkanlıklarımı birer birer yitiriyorum dijital çağla birlikte.Kâğıdın o naif dokunuşunu parmaklarımda hissetme isteğiyle, dijital dünyanın sessiz boşluğu arasında gidip geliyorum. Sizde de böyle bir his oluyor mu?Belki de sorun, dokunmanın verdiği o tanıdık sevgi hissi ile dokunmadan da duygulara ulaşabilmenin mümkün olup olmadığıdır. Çünkü insan dünyayı önce dokunarak öğrenir.Psikolog Tiffany Field’ın da ifade ettiği gibi, dokunma insanın duygusal bütünlüğünde temel bir yer tutar. Şimdi okuduğum psikoloji kitaplarını hatırlama zamanı değil belki de ama bana göre de dokunmak, duygusal bağ kurmanın ilk dilidir.
Belki de bu yüzden dokunma yalnızca bir temas değil; insanın duygusal dünyasına işleyen bir deneyimdir ve belki de ekranın eksik bıraktığı şey tam olarak budur. Kitaba dokunmak, onu parmak uçlarında hissetmek ve en yaralı anında kalbi saran cümlelerin altını çizmek ile soğuk, mavi ekran ışıkları arasında aynı duyguyu yakalamak arasında derin bir fark vardır.
Şimdi bu iki dünya arasında gidip geliyorum… Bir yanım kâğıdın sıcaklığında, diğer yanım ekranın soğuk ışığında… ve kendime sormadan edemiyorum. Yüreğe dokunan yazıları, uzun ve anlamlı şiirleri mavi bir ekranın ardında kucaklamak bizi fark etmeden bir duygu eksikliğine mi sürüklüyor? Bu dönüşümün, bizden sonra gelen nesiller üzerinde nasıl bir iz bırakacağını da merak ediyorum. Dokunarak büyümeyen, sayfaları çevirmeyen, bir cümlenin altını çizmenin sabrını ve hissini tatmayan çocuklar… Acaba duygulara ulaşmayı nasıl öğrenecek? Kısacası okumakla, onu hissetmek arasındaki farkı bilmeden büyüyen bir nesil… Duyguyu daha yüzeysel mi yaşayacak, yoksa bambaşka bir şekilde yeniden mi tanımlayacak?
Belki de onlar dokunmadan hissetmeyi bizden daha iyi öğrenecek… Ya da biz hissetmenin ne demek olduğunu onlarla birlikte yeniden öğreneceğiz. Çünkü dijital çağda öğrenmemiz gereken duygu, dokunmadan da hissetmeyi kabul etmektir.



