Kimi zaman hayat gerçekten çok gri, değil mi?
Dünya, düzen, insanlar… Her şey öyle bir hale geldi ki insan artık eskisi kadar renkli göremiyor hayatı. Üstelik bu sadece manevi bir kararma değil; gerçekten de etrafımıza baktığımızda renkler soldu. Gökyüzü bile sanki eskisi kadar mavi değil, insanların kıyafetleri daha tek tip, evler, arabalar, sokaklar… Hepsi gri tonların arasında kaybolmuş gibi. Nerede o cıvıl cıvıl sokaklar, renkli tabelalar, gözümüzü yoran ama ruhumuzu besleyen o karmaşa? Şimdi her şey düzenli, tertipli ama ruhsuz. Sanki hayat steril bir odaya kapatılmış gibi.
Bu tekdüzeliğin ana sebebi bence maddiyat. Artık herkes olağandışının para etmeyeceğine inanıyor. Risk almak, farklı olmak, aykırı durmak kimsenin cesaret edebileceği şeyler değil. Herkes garantici. Hayatta kalmak için değil, hayatta “sorunsuz” ilerlemek için yaşıyor insanlar. Bir iş başvurusunda bile istediğin kadar yaratıcı ol; artık senden beklenen şey düşünmek değil, verilen işi sorgusuz yapmak. Yaratıcılık değil, uyumluluk makbul. Bu da insanı yavaş yavaş kendi renginden utanan bir varlığa dönüştürüyor.
Düşünsene, eskiden yolda yürürken arabaların rengini sayardık; kırmızı, mavi, sarı, yeşil… Şimdi say bakalım: siyah, gri, beyaz. Üç renkli bir evrende yaşıyoruz. Binalar da öyle; eskiden apartmanların bile bir karakteri olurdu, şimdi hepsi soluk gri ve cam. Neden? Çünkü renkli yaparsan “satılmaz” deniyor. İnsanlar ev alırken bile risk almak istemiyor; güvenli olanı, sıradan olanı seçiyor. Ruhunu değil, değer kaybetmeyecek olanı satın alıyor.
Şu an oturduğun yerde etrafına bir bak. Hangi renkler var gerçekten? Ben başlayayım: gri, kahverengi ve arada risk alınmış gibi duran bir bordo. Hepsi bu. Hayatımızın paleti daralmış durumda.
Ben de çocukken renk renk giyinen biriydim. Şimdi bakıyorum, ben de grileşmişim. “Büyüdükçe olur” diyorlar ya, bence mesele sadece büyümek değil; insanın hayata karşı cesaretini yavaş yavaş kaybetmesi. Üstelik çocuklar bile artık klasik kombinlerle dolaşıyor. Onların bile hayata karışırken seçtikleri renkler büyüklerin korkularını taşıyor.
İnsanların artık tek derdi refah ve para kaybetmemek. Kazanmak bile değil; kaybetmemek. Yükselmeye mecali kalmamış kimsenin, herkes sabit kalmanın peşinde. Aynı iş, aynı hayat, aynı rutin… Risk yok, hayal yok. Sadece “başımıza bir şey gelmesin” duası var.
Gündelik insan ilişkilerine bakıyorum; eskiden daha saf olan bağlar, yavaş yavaş çıkar ilişkisine dönmüş. Herkesin yüzünde bir maske var. Öyle ki bazıları ailesinin yanında bile maskeli. Herkes “sağlık önemli, gerisi boş” diyor ama bu cümle artık bir avuntu. Günümüzde insanın en büyük derdi para. Para yoksa sağlık da yok, para yoksa mutluluk da yok. Eskiden bu sadece bir metafordu; şimdi hayatın çıplak gerçeği. Paran yoksa yoksun. Düşüncenin, fikrinin, duruşunun bir önemi yok.
Ne zaman “önemli” olursun biliyor musun?
Bir seçim zamanı kapını çalan herhangi bir siyasetçinin yamağı geldiğinde. Paran yoksa, ondan medet umarsın. İstek söylersin, rica edersin. Seçim gününe kadar sana umut tohumları ekerler; “halledeceğiz”, “bakacağız”, “takipteyiz” derler. Sonra seçim geçer. O tohumlar filizlenmeden kurur. Toprak yine senindir, yük yine senin omzundadır.
Belki de en acısı şu: Hayatın grileşmesine alıştık. Artık renkli olan bize tuhaf geliyor. Farklı olan rahatsız ediyor. Sıradanlık güven veriyor. İnsanlar kendi renklerinden vazgeçtiklerini bile fark etmiyor. O yüzden gökyüzü soluk geliyor, sokaklar ruhsuz, insanlar aynı yüz ifadesiyle yürüyor.
Ve biz…
Bu gri dünyanın içinde, bir zamanlar renkli olduğumuzu hatırlayıp, hatırladıkça biraz daha susuyoruz.

