Kar taneleri şehrin kasvetli havasına inat onu beyaz bir gelinlikle kaplamak için sessizce süzülüyordu. Kış; bu sene erken dayanmıştı Londra’nın kapısına. Bu sükuneti bozarcasına bir gürültü. Güçlü iki atın çektiği bir araba yolun ortasında, etrafına bakmadan ilerleyen bir çocuğa çarpmaktan son anda sürücüsünün dikkati sayesinde kurtuldu. Araba yan yatmış, neyse ki kimseye bir şey olmamıştı. Bu dalgın çocuğun adı “George” idi. Genellikle çevresine dikkat etmeden yere bakarak yürürdü. Para ve onun gibi eşyalar arardı. Bulabilir miydi peki? Evet ama pek değerli olamayan şeyler bazen az da olsa para bulurdu o da karnını doyurmaya yetmezdi. Hava oldukça soğuktu. Üzerinde eski ince kıyafetleri altında solmuş, daracık bir pantolon ve ayak başparmaklarının özgürlüğünü ilan ettiği yıllanmış bir ayakkabı. Aslında pek üşüdüğü söylenmezdi. Alışmıştı bu şekilde yaşamaya. Ama vücudu bu duruma isyan ediyordu. Sürekli öksürüyordu. Şanslı sayılırdı çoğu akranına göre. Ya “kuzey Yorkshire” de olsaydı, karanlığın esaretinde o uçsuz bucaksız madenlerde saatler boyu çalışsaydı. Sokaklarda aylaklık yapmak, mahalleli çocukların yaptığı gibi bahçe temizleyip, dükkanlarda çalışmak çok daha iyiydi. İsteseler de onların başka şansları yoktu. Onlara çocuk deniyordu ama yetişkinlerden farklı işlerde çalışmıyorlardı. Çok sevdiği arkadaşı “Henry” gibi baca temizleyip, isten kapkara olmuş suratıyla sokaklarda dolaşsaydı. Yo yok o durumundan memnundu.
Bugün Londra, ışıklarla taçlanmış bir kraliçe gibiydi. Evler, dükkanlar süslenmiş, caddeler ışıklandırılmıştı. Bugün Noel’di. Noel akşamıydı. Bu ihtişam şehrin merkezi ve birkaç bölgesi için geçerliydi. Şehirden yayılan rengarenk ışıkların parıltısı çevredeki fabrikaların koca bacalarında yayılan siyah dumanların ötesini geçemiyor, onların arasında kaybolup gidiyordu. Sanki karanlık bir el bu güzel sihri bozuyordu. Kar etkisini arttırmış, şehri beyaz bir halı gibi kaplamıştı. Kuvvetli rüzgârın uğultusu neşe içinde ellerinde çeşit, çeşit şekerleri ile Noel şarkıları söyleyen çocukların sesleri ile karışıyordu. Bu arada arkadaşı Henry’de gelmiş iki küçük kafadar Londra’nın ışıltılı dünyasını tanımanın tadını çıkarıyordu. Sefaletin korkunç pençesi içinde her türlü yokluğu deneyimleyerek açlık içinde kıvranırlarken, şehrin görkemli süslemeleri ve büyüleyici parıltısı bu hiçliği örtmüştü. Yaramaz ikili, kendilerini kaybetmişçesine bu manzarayı hayranlıkla seyrediyorlardı. Birden gözleri, duvarları kırmızı olan bir evin aralanmış perdesinden içeriye takıldı. Kocaman bir evdi. Upuzun bir masa, etrafında aile fertleri ve neşe içinde çocuklar… Hizmetçiler, uşaklar yanlarında koşturuyorlardı. Ah! O muhteşem çeşit çeşit yiyecekler; Tavuklar, püre, kekler ve meyveler ve daha niceleri. Bu kadar çok yiyeceği rüyalarında bile göremezlerdi. İki arkadaş, aynı anda ağızlarının suyunu silip, hafifçe yutkunarak istemeyerek de olsa o leziz manzaradan ayrıldılar. Bu sihirli gece, harikalarla dolu masal hiç bitmesin istiyorlardı. Bu arada bir sürü çocuk şarkılar söyleyip yanlarından geçti. Onlarda peşlerine takıldı. Büyüleyici Noel’in cazibesi bir mıknatıs gibi onları içine çekmeye devam ediyordu. Biraz yokuş tırmandıktan sonra karşılarına, Aziz Paul Manastırı olanca ihtişamıyla belirmişti.
Bu görkeme uygun kocaman bir cam ağacı ve Noel ayinine yetişmek için telaş içinde yürüyen zengin ve asiller… Her yerde rahatça gezinip, dolaşıyorlardı. Kimse onlara karışmıyordu. Görmüyorlardı görseler de önemsemiyorlardı, şehrin sisleri içinde yitip gitmiş iki çocuğu. Aslında böyle günlerde az da olsa zenginler yoksullara yardım ederdi. Ama onları görecek göz, ne de duygu dolu bir kalp vardı. İki arkadaş; bir süre bu şatafata bakakaldılar. Aniden kulakları sağır edercesine yüksek bir ıslıkla irkildiler. Bu, şiddetli tipiye dönen rüzgârın çığlığıydı. İlk kez bu denli üşüdüklerini hissettiler. Hem de ne üşüme. Tek kelime etmeden birbirlerine bakıp, evlerinin yolunu tuttular. Harikalarla kaplı bu dünyadan gitmek istemeseler de tattıkları bu büyüleyici yolculuk onları mutlu etmişti. Zenginlik ve yoksulluk arasında kurulmuş olan uzun bir köprünün tam ortasındaydılar. İlerledikçe şehrin o görkemli ışıltısı yerini karanlığa ve kasvete bırakıyordu. Sefalet dünyasının kapısı ardına kadar aralanmış, onları içine almak için adeta sabırsızlanıyordu. Sonunda köhne, eski evlerin olduğu mahallerine varmışlardı. Yanlarında para ve değerli bir şey yoktu. Bunun sonucu ise bolca hakaret ve dayaktı. Eğer, evdekiler sızmamışsa. Babaları gündüz gece içerdi. Mahalle, şehrin diğer yakasına göre oldukça sessizdi. George, evinin tahta kapısını açarken çıkan gıcırtı ona hoş geldin diyordu. Evin içi de sessizdi. Ev ahalisi yatmış olmalıydı. Daha fazla ses çıkarmadan çıktı George. Henry de evine girmemiş, Karları ayakları ile dövüyor, savuruyordu. Belli ki bu şekilde hareket ederek ısınmaya çalışıyordu. Evlerine girmek istememişlerdi sanki soğuk onları çağırıyor, içine almak için uğraş veriyordu. İki arkadaş, yıkık, dökük evlerin arasından geçip seyrek çalılardan müteşekkil küçük bir tepeye vardılar. Soğuktan mı, açlıktan mı yoksa yorgunluktan mı hiç konuşmadılar birbirleriyle. Bu arada olanca kiniyle düşmanına saldıran bir insan gibi tipi, dayanılmaz bir hal almıştı. Titriyorlardı. Birbirlerine sarıldılar. Uykuları ’da gelmişti. Oysa uzaklardan rüzgârın taşıdığı eğlenen insanların sevinç çığlıkları onlara kadar ulaşıyordu. Gözleri yavaşça kapanmaya başlamıştı. Kirpikleri gözükmüyor, elbiseleri tek renk beyaz olmuştu. Tüm şehri kaplayan beyaz kristaller onlara artık yokluğun, açlığın ve perişanlığın acısını hatırlatıyordu. Üşüseler ‘de karınları aç da olsa bu gecenin bitmesini istemiyorlardı. Sanki bir Noel sürprizi, hediyesi bekliyorlardı. Belki de bir el onları çekip alır, harikalar diyarına götürürdü. Kar taneleri uçuşuyordu. “Noel ve kar” iki sevgili tekrar buluşmuşlardı. Saat gece yarısını geçmiş, artık şehrin görkemli parıltısının sesi onlara ulaşmıyordu. Karınları tok ve zengin Londralılar huzur içinde sıcacık evlerinde yatıyor olmalıydılar. Koca şehir, içinde zıtlıklar barındırıyordu. Aslında dev bir kuş gibiydi kanatlarından biri Heybeti, bolluğu ve huzuru temsil ederken diğer kanadı karanlığı, yoksulluğu ve açlığı içinde barındırıyordu.
George aniden atılarak “Henry bu da ne!” Yerdeki parlak taşı işaret ediyordu. Bu bir elmas parçasıydı. İki kader arkadaşı çocuk hayranlıkla ona bakıyordu. Bir el omuzlarına yavaşça dokundu. Sakin ve huzur veren bir sesle “Çocuklar! Artık hep mutlu olacaksınız ve neşe içinde oyunlar oynayacaksınız.” Bunları söyleyen genç bir kadındı. Ne kadar da güzeldi. O da buldukları elmas gibi ışıldıyordu. Peri kızı olmalıydı. Noel baba yerine peri kızı görmüşlerdi. Kadın; gülümseyerek ellerini açmış onları çağırıyordu. Heyecanla koşup ışığın içine girdiler birden ışık söndü. Üçü birden kayboldu, her taraf karanlığa büründü…
Sabah, kar durmuş neredeyse tüm yolları kapatmıştı. Kürek sesleri şehri sarmıştı. Birçok Londralı kar temizleme seferberliğine girişmişti. Bu duruma aldırış etmeyenlerde vardı. Caddenin ortasında gazetesini okuyan pos bıyıklı ihtiyar adam gibi. Adamın gözü alt sayfada bir habere takıldı. Noel Gecesi, İki küçük çocuk birbirlerine sarılı vaziyette donarak ölmüştü.



