• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home İnceleme

Faust ve Gölge Yanlarımız / Başak Altuğ

basak.altug06@gmail.com by basak.altug06@gmail.com
21 Şubat 2026
in İnceleme
0
Faust ve Gölge Yanlarımız / Başak Altuğ
0
SHARES
35
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

FAUST VE GÖLGE YANLARIMIZ                   

“Ruhlar âlemi kapalı değildir. Aslında senin duyguların kapalı ve ölüdür. Haydi, çömez, fani kalbini sabahın kızıllığında yıka.”

Faust, Johann Wolfgang Van GOETHE

 

GOETHE’NİN YAŞAMI VE EDEBİ ÜSLÛBU ÜZERİNE

Kutsal Roma Germen İmparatorluğu hükmüne devam ederken, 1749 yılında Frankfurt’ta dünyaya gelen Goethe, hukukçu bir babaya ve oldukça iyi eğitim almış bir anneye sahiptir. Küçük yaşlarından itibaren laik bir eğitim almıştır.

Çello ve piyano çalmaktadır ve ayrıca usta bir eskrim sporcusudur. Okumaya olan düşkünlüğü sebebi ile babasının ona iki bin ciltten oluşan bir kütüphane oluşturduğu bilinmektedir. Böylece Goethe, ismini araştırmacı bir simyacı doktor olan Johann Georg Faust ’tan alan ve zamanla bir Alman halk efsanesine dönüşen Faust isimli kahraman hakkında yazılan pek çok öyküyü daha çocukken okumuştur. Ki bu halk efsaneleri ruhunu şeytana teklif eden bir adamın maceralarını anlatırdı.

Yaşı geldiğinde hukuk okumak üzere Leipzig’e gider ve Auberback Lokantası’nın müdavimi olur. Oyun boyunca Mepisto Faust’u çeşitli seyahatlere çıkarır ve bu lokanta ikilinin ilk uğrak yeri olacaktır.

Goethe, hukuk eğitimi süresince edebiyattan hiç kopmaz. Leipzig’de bulunduğu süre boyunca genellikle şiir üzerine çalışır. İlk şiirleri Rokoko tarzındadır. (Rokoko: Detaylara fazlaca yer verilen, erotik, hafif, neşeli bir havada yazılmış şiir, masal ve pastoral novellalardır. En iyi bilinen örneği Christoph Martin Wieland’in Oberon isimli eseridir)

Goethe’nin Rokoko tarız şiirlerine örnek olarak Züleyha isimli şiirini Selahattin Batu’nun çevirisinden okuyalım:

Ah ne kadar kıskanırım,

Kanatlarını Ey Seher Yeli!

Sen haber verirsin sevdiğime

Ayrılıktan çektiğim kederi

Oynak uçuşu kanatlarının

Sessiz özlemler verir kalbe

Çiçekler dağlar bakışlar dallar

Islanır ılık nefeslerinle

Tatlı esişinle serinler senin

O ağlamaktan yanan bakışlar

Öldürürdü beni çektiğim acı

Ona kavuşmayı ummasam tekrar

Koş yetiş peşinden bul sevdiğimi

Ulaştır kalbine tatlı sesinle

Asla dağıtma neşesini,

Yoluna çektiğim acıyı söyleme

Ona gönülsüz bir sesle de ki

Aşkıdır yalnız can veren bana

Birlikte sevinci kalplerimizin

Bedeldir onun yokluğuna

 

Ancak Goethe, öğrenimini tamamlayamadan hastalanır ve Leipzig’de bakımı mümkün olamayınca Frankfurt’a geri döner. Frankfurt’ta Piotizm Akımı’na dâhil olur (Kilise ve otoriteye karşı gelen siyasi akım). Artık, mistisizm ve simya üzerine okumalar yapmaktadır. Sağlığına tekrar kavuşur ve hukuk öğrenimi için bu kez Strazburg’a gider. Burada teolog ve sanat kuramcısı Johann Herder ile tanışır. Herder Goethe’ye Homeros ve Shakespeare okumasını salık verir. Bu okumalar sayesinde edebi tarz olarak Rokoko’dan uzaklaşan Goethe, bu dönem yazdığı aşk şiirleri ile Alman Şiir’inde yeni bir çağ olarak kabul edilen “ yaşantılama şiiri” akımını başlatmış sayılacaktır.

1771 yılı geldiğinde hukuk alanında doktorasını yapmakta olan Goethe, bir çocuk katilinin ölüm cezasına çarptırılması üzerine bir tez hazırlamaktadır. Durum, Goethe’yi o kadar içine alır ki, edebi tarzı değişir ve daha gotik bir havaya bürünür.

1770’ li yıllardan bahsederken Goethe’nin de mensuplarından olduğu Alman entelektüel dünyasını sarsan Fırtına ve Coşku Takımı’ndan ya da diğer adıyla Deha Çağı’ndan bahsetmeliyiz. 1765-1785 yılları arasında sayıları yirmi ila otuz arasında değişen genç edebiyatçıdan oluşan bu ekol, yalnızca Alman Edebiyatı’nı yeniden şekillendirmemiş, günümüzde halen kullandığımız edebiyat kuramlarının da doğmasına sebep olmuştur.

Fırtına ve Coşku; insan ve sanat ideali olarak dehayı öne koyar. Aydınlanma çağının bir uzantısı olarak ortaya çıkan akım; edebiyatta zaman, mekân ve eylem ilişkisinin temellerini de ilk açıklayan akımlardandır.

Aynı dönemde Goethe, bir arkadaşının nişanlısına âşık olur. Ancak hislerinden utanır ve hem arkadaşını hem de genç hanımı görmeyi bırakır. Ne var ki bu aşkın ıstırabı kendisi için dayanılmazdır ve sağalmayı yazmakta bulur. Sansasyonel ve yasaklı eseri Genç Werther’in Acıları bu ıstıraptan doğar. Aynı dönemde destansı, epik şiirler de yazmaya başlamıştır ve hali hazırda sahip olduğu gotik üslupla Faust ‘un ilk dizelerini de yazmaya başlar.

Gotik tarzına örnek olarak Melankoli isimli şiirini yine Batu’nun çevirisinden duyalım:

Silmeyin silmeyin boşuna!

Ölümsüz aşkların gözyaşını

Öyle boş ölmüş gözükür ki her şey

Yarı silinmiş gözlerle bakınca

Ah! Silmeyin silmeyin boşuna

Umutsuz aşkların gözyaşını

1775-1790 yılları arasında bir siyaset figürü olarak karşımıza çıksa da aslında edebiyattan hiç kopmaz, şiir yazmaya devam eder.

1810 ve devam eden yıllarda saray tiyatrosu yöneticiliğini üstlenir. 1832 yılındaki vefatına kadar morfoloji (canlıların yapı ve biçimlerini inceleyen bir biyoloji alt bilim dalı), doğa bilimleri, jeoloji ve mineraloji alanlarında çalışmalar yapar.

FAUST

Goethe’nin 1700’lü yıların ortalarında yazmaya başladığı ve 1832 yılındaki ölümüne kadar neredeyse altmış yıl boyunca yazdığı eseridir.

Goethe Faust ‘un konusunu çok eski bir öyküden almıştır. Faust’un öyküleri, 16. Yüzyıldan bu yana Avrupa Edebiyatı’nın en yaygın serileri arasında yerini almıştır.

Tarihte gerçekten yaşamış bir kişi olan Johann Faust hakkındaki bilgiler ve skandalize olmuş cinsel hayatı zamanla masallara, halk efsanelerine evrilmiştir. Faust serilerinin ortak özelliği ise Doktor Faust’un bilgi ve güç edinmeye olan ihtirasının sonunda onu şeytanla bir anlaşma yapmaya itmesi ve bundan sonra şeytanla karşılıklı girdikleri güç mücadelesidir. İnancın gücü ve bilimin güvenilirliği arasında kalan Faust aslında insanın ta kendisidir. Bilim ve Tanrı arasında yapayalnız durmaktadır. İnsan entelektüelliği değiştikçe o da değişir. 16. Ve 17. Yüzyıl serilerinde deli ve şarlatanken, 18. Yüzyıl serilerinde değeri artmış bir çeşit filozofa dönüşür örneğin. 20. Yüzyıla gelindiğinde tıpkı Usta ve Margarita’da Bulgakov’un Sovyet Halkı’nı hedefe koyması gibi, Thomas Mann’in Doktor Faustus’u da Alman orta sınıfını hicvetmekte bir aracıdır artık.

Faust, tiyatro sahnesine İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe’un 1600’lü yıllarda yazdığı “Doctor Faustus” isimli oyunu ile çıkar.

Aynı temayı kullanmalarına karşın iki oyunun olay örgüsü çok farklı gelişir ve sonuçlanır. Marlowe’un Faustus’u şeytana yenilir. Oysa Goethe, Faust’u şeytana yenilmeyen, kendisini kilise vesayetinden kurtarmış yüzleşmeye ve değişmeye cesareti olan bir entelektüeldir.

Faust, iki bölüm halinde yazılmıştır. Goethe 21-57 yaş aralığında ilk bölümü ve 57-83 yaş aralığında ise ikinci bölümü yazmıştır.

İlk bölüm 1808 yılında ikinci bölümü ise 1832’de Goethe’nin ölümünden hemen sonra yayımlanmıştır. Eser, Almanya’nın dünya edebiyatına en büyük katkısı olarak düşünülür.

İlk bölüm, Tanrılar katında şeytan ve Tanrı arasındaki bir diyalogla açılır. Kutsal kitaplardan da aşina olduğumuz üzere şeytan, Tanrı’nın yarattıkları içinde en çok değer verdiği insanı kıskanır, ona secde etmeyi reddeder ve Tanrı’ya kendisine fırsat verilirse insanı yoldan çıkarabileceğine dair iddiada bulunur. İnsanoğlunun adaleti şaşmaz Tanrısı elbette ki bu meydan okumayı kabul eder ve şeytan o günden beri insanı yolundan çıkarmak için aramızda dolaşarak, kulaklarımıza fısıldar.

Jungien Bakış Açısı ile Metne Giriş

Her birimiz günlük kullanımımız için hoş görünümlü bir “persona” hem de çoğu zaman hasıraltında tuttuğumuz bir gece benliği barındırırız. Bir başka deyişle hepimizin dışarıya yansıttığı bir Faust’u ve içeride tuttuğu bir şeytanı; nam-ı diğer Mephisto’su vardır belki de… Öfke, kıskançlık, açgözlülük, utanç, yalan söyleme, kin, şehvet, intihar ve cinayet eğilimleri gibi olumsuz duygu ve davranışlar kurallara uyan tarafımızca maskelenmiş olarak yüzeyin hemen altında saklı bekler.

Devam eden sahnede Faust’u odasında görürüz. Çaresiz ve kederlidir. Ne kadar öğrenirse öğrensin halen bilgisiz olduğundan yakınır.

Ah… Felsefeyi, ilahiyatı, hukuku ve tıbbı çok heyecanlı bir çalışma ile ve esaslı bir şekilde tahsil ettim. Ama ben yine zavallı bir deliyim ve yine eskisi gibiyim. Bu kadar tahsil görmeme rağmen eskisinden daha akıllı değilim.

Onun çaresizliğini kendine fırsat bilen Mepisto başka bir kılıkta Faust’a görünür ve ona bir teklifte bulunur. Faust’a istediği her şeyi verecek, bilgiye erişmesine yardım edecek, bir dediğini iki etmeyecektir. Ne zaman ki Faust, yaşadığı ana bağlanır ve zamana “Ey Zaman! Dur! Geçme ne kadar güzelsin” diyecek kadar hayatından memnun olursa işte o zaman anlaşma nihayete erecek ve şeytan Faust’un ruhunu ele geçirecektir.

Burada Faust metinine yeniden Jungien bir gözle baktığımızda iki nokta dikkatimizi çeker:

  • Pazarlığın zaman üzerinden yapılması manidardır.

 

Elbette ki insanoğlunun en büyük derdi zamanladır. Faust’un güzelliği sebebi ile geçmesini istemeyeceği, zaman dur! Diyerek haykıracağı ve bu uğurda ruhunu kaybedeceği zaman hangi zamandır? Gölge benliği ile yüzleşip maske benliği ile arasında bir uzlaşma kurarak mutlak huzura erdiği an olabilir mi?

 

 “Gölge ile kurulan doğru ilişki, bizi gömülü olan potansiyelimize geri götürmek gibi harika bir hediye sunar.” (Gölgeyle Buluşma S 39)

 

  • Dikkatimizi çekecek olan bir diğer husus ise; paradoksal olarak metni tersinden okumaya kalktığımızda belirir. Ya geçmesi istenmeyecek olan an bizim huzura kavuştuğumuz değil de şeytanın kazandığı ansa? Bir başka deyişle gölge benliğimizi reddederek onu yüzeyin altında gömülü bırakırsak neler olabilir?

Şeytanın ruhu ele geçirmesi ne demektir?

 “Gölge ile yüzleşmeyi reddettiğimizde veya çekil git şeytan diyerek sadece irade gücüyle onunla baş etmeye çalıştığımızda bu enerjiyi bilinçdışına sürgün etmiş oluruz. O zaman gölge bilinçdışından olumsuz, kompülsif bir biçimde ve yansıtma vasıtası ile gücünü kullanır. (…) Gitgide yalnızlaşırız, çevremizle ilişkimiz gerçekçi değil aldatıcıdır, zira dünyanın gerçek haliyle değil, gölge yansıtmamızın bize gösterdiği kötü ve şeytani yüzüyle ilişki kurarız. (Gölgeyle Buluşma S64)”

Faust ve Mephisto bundan böyle anlaşmaları üzerine çeşitli ortamlara birlikte girip çıkmaya ve seyahat etmeye başlarlar. Faust, bir gün sokakta gördüğü Margaret’e (diğer adı ile Gretchen) âşık olur. Kız da Faust’a sevdalanır. Ancak Mepisto’nun araya girmesi ve Gretchen’in ağabeyi ve annesini kışkırtması ile bu aşk hüsranla sonuçlanır. Bir meydan okumada Faust kızın ağabeyini öldürür, Gretchen ise kazara kendi annesinin ölümüne sebep olur. Hapse düşer. Hamile olduğunu fark eder; hapisteyken doğum yapsa da yaşadığı trajediye dayanamaz ve bebeğini suda boğarak öldürür.

Takip eden sahnede Faust, öğrencisi Wagner ile karşı karşıyadır. Wagner laboratuvarında “Homonculus” a hayat vermiştir.

Burada Homonculus (Küçük İnsan) kavramı üzerinde durmakta fayda var. Jung, bu kavram ile 3. yüzyılda yazılmış Zosimos’un Vizyonları isimli eserde karşılaştığını ifade ediyor. Simyacı ve mistik ilimler araştırmacısı Zosimos, bir vizyon/görü aldığını iddia ediyor eserinde. Bu vizyonda kendisinin karşıtı ile karşılaşmıştır. Kendisinin karşıtı ifadesi gölge kavramına oldukça yakın bir ifadedir ve Jung bu kavramı içsel kişi ile eş tutar. Kendi sözlerinden okursak;

Kendini kabul etmek ahlaki sorunun asıl cevheri ve başlı başına bir hayata bakış tarzıdır. Aç olanı doyurmuş, bir hakareti affetmiş, İsa adına düşmanımı sevmiş olmam mesela… bunların hepsi şüphesiz çok güzel erdemler. Lakin ya onların en basitinin, dilencilerin en fakirinin, suçluların en gaddarının ve düşmanın ta kendisinin benim içimde olduğunu ve kendi şefkatimin sadakasına muhtaç olduğumu keşfedersem o zaman ne olacak? C.G.Jung-

Burada Homonculus’u, tıpkı Zosimos’un kendisi gibi, bir anlamda gölge kavramına eşdeğer bir kavram olarak yorumlamak mümkün olabilir.

Takip eden sahnelerde Goethe bizi Antik Yunan Tragedyalarının içine alır, edebi metinlerin atası kabul edilen bu anlatılarda Faust, klasik Yunan mitolojisinden tüm figürler ile karşılaşır: sfenksler, grifonlar, harpyalar, periler, satirler… Bu hayali dünyada Faust en nihayetinde Truvalı Helen ile tanışır ve ona âşık olur.

Bu noktada Faust’un önceki sevgilisi Gretchen ve sonradan âşık olduğu Helen arasında yapacağımız bir kıyaslama için de Jungien bir yaklaşımda bulunabiliriz belki. Gretchen zayıflıkları, kolay kandırılabilir olması, ihtirasına yenik düşmesi ile dünyevi kadını, Helen ise tüm dünyevi var oluştan azade adeta göklerde yaşayan ve her türlü kutsiyetin atfedildiği ilahi bir kadın.

Gölge ile Buluşma kitabından psikiyatr Adolf Guggenbühl-Craig’e kulak verelim:

Bireyselleşme sürecinin en büyük görevlerinden biri karanlık, yıkıcı tarafı tecrübe etmektir. Bu, bu tecrübe için olası alanlardan biri olan cinsellik vasıtası ile yaşanabilir. Fakat Marquis De Sade gibi birinin fantezileri içerisinde boğulmak ya da bu tür fantezileri hayata geçirmek anlamına gelmez. (…)

Kendimizi hararet söndürmek için yaşanan gelişigüzel cinsellik gibi bir tutumdan özgürleştirdiğimize inansak bile cinselliğin her zaman tekinsiz bir tarafının olması psikoloji açısından ne anlama gelir? Tekinsiz olan her zaman için anlaşılmaz etkileyici ve gizemlidir. İlahi bir şeyin ortaya çıktığı her yerde korku hissetmeye başlarız. Güçlü bir dinsel niteliğe sahip olan cinsel bireyleşme süreci pek çok açıdan numinoz bir deneyim (Tanrı buyruğu/ İlahi Emir ) olarak yaşanır. Kurtuluşla ilgili olan her şey, başka şeylerin de yanı sıra tekinsiz ve alışılmadık bir özellik gösterir ve her zaman insanüstü olanı içerir.

Bireyselleşmekle ilgili özelliği göz önüne alındığında cinselliğin şeytanlaştırılmasını anlamak mümkün olabilir. Cinsellik sadece zararsız bir biyolojik eylem değil, daha ziyade hayatımızın anlamıyla, ilahi olana yönelik çaba ve özlemimizle ilgili bir şeyin sembolüdür. (Gölge ile Buluşma S174-179)

Oyunun sonlarına doğru Faust’u kendine ait bir ülke düşü kurarken görürüz. Düşüne ulaşmak için İmparator ile anlaşma yapar ve hâlihazırda sürmekte olan Şeytan’la olan savaşında İmparatorun yanında yer alır. Zaferle çıktıkları bu savaşın sonunda Faust’a dilediği gibi yönetebileceği bir derebeylik bahşedilse de o halen oyunun başındaki kadar mutsuz ve huzursuzdur.

Derebeyliği süresince de Faust’u kendi içinde iyi ve kötü mücadelesinde buluruz. Kâh kendi hallerinde yaşayanların mülklerine açgözlülükle saldırır, kâh suçluluk duygusu ile kıvranır.

Artık 100 yaşına gelen Faust son bir görü alır; tarlalarda mutluluk içinde çalışan ve ürettiklerinden olan kazançlarını hep birlikte bölüşen köylüler. Faust için hiç geçmesin dediği an bu andır ve Mepisto onun ruhunu bedeninden sökercesine alır ve onu cehenneme gitmek üzere sürüklemeye başlar. Bu esnada göklerin kapıları açılır ve Tanrı meleklerini Mepisto’nun üzerine salar. Melekler Faust’u Mepisto’nun elinden alarak Tanrı katına çıkarırlar. Burada huzuru bulmanın yolunun üretmek ve paylaşmak olduğunu idrak eden Faust’a Meryem Ana eşlik eder ve Faust’un ruhu cennete kabul edilir.

İyisiyle kötüsüyle yaşadığı bu deneyimi onun cennete girmeye hak kazanmasına yetmiştir.

Faust’un idrak ettiği gerçeğe Jungien bakış açısı ile yeniden yorumlayacak olursak, belki de üretim ve paylaşmak ile kast edilen kavramlara en iyi aracın sanat olabileceği düşüncesine varabiliriz.

Kitapta yazıları alıntılanan şair ve yazar Robert Bly Gölgeyi Yemek isimli makalesinde:

Gölgeyi yemenin, yansıtmayı geri almanın ya da peşimizde sürüklediğimiz çuvalın boyunu kısaltmanın başka birçok yolu mevcut ve bunların çoğunu hepimiz biliyoruz. Ben dili dikkatli bir şekilde kullanmaktan bahsedeceğim. (…) Dışarı gönderdiğimiz enerji psişenin ötesinde yüzer. Onu psişeye geri çekmenin bir yolu da dil ipidir. (…) cadımızı geri istiyorsak onun hakkında yazarız, manevi rehberimizi geri istiyorsak başka bir kişide onu pasif olarak deneyimlemek yerine oturur hakkında yazarız. (…) dil tüm atalarımızın gölge cevherini içerir. (S 444-445)

Jung ile birebir çalışma fırsatı bulan yazar Barbara Hannah ise, Aktif İmgelemi Öğrenmek isimli makalesinde gölge tarafımızı kabullenmek ile ilgili olarak imgelem metodunu nasıl kullanabileceğimizi ve hayal gücümüzün yaratıma katkısının ne kadar sağaltıcı olabileceği hususuna değinir:

Sevmediğimiz ve bizimle hiç uyuşmadığını düşündüğümüz bilinçdışı unsurların sinirimizi bozmalarına müsaade ederek hayat içindeki seyahatimizin tadını kaçırırız (…)

İlk olarak yalnız olmak ve mümkün olduğunca rahatsız edilmemek gerekir. Sonra oturup bilinçdışından gelen her şeyi görmeye ve duymaya konsantre olunmalıdır. Bu başarıldığında görülen ve duyulan her şeyi çizerek, boyayarak veya yazarak imgenin bilinçdışına geri dönmesini engellemek gerekir. (…) Bilinçdışını bilhassa iyi ifşa eden yaklaşım, başka insanlar hakkındaymış gibi görünen hikâyeler yazmaktır. Bu tür hikayeler hiç şaşmadan anlatıcının psişesinin anlatıcının hiçbir şekilde bilincinde olmadığı parçalarını açığa çıkarır. (S466-467)

İncelememizin sonuna yaklaşırken Jungien Psikanalist Gary Toub’un bize anlatacak bir hikâyesi var: Taocular tek bir kavram veya değerin mutlak veya üstün sayılamayacağını anlamışlardı. Faydalı olmak faydalı ise faydasız olmak da faydalıdır. Bu tür karşıtların birbiri ile ne kadar kolay yer değiştirebildiği Taocu bir hikâyede şöyle anlatılır:

Bir çiftçinin atı kaçar. Komşusu, tek varlığı bu kaçan at olan fakir çiftçinin acısını paylaşmak ister. Ancak çiftçi vakur bir eda ile neyin iyi neyin kötü olduğunu kim bilebilir diye cevap verir. Gerçekten de birkaç gün sonra at, peşine vahşi atlardan oluşan bir sürü takmış olarak sahibine geri döner. Komşu bu kez de sevinci paylaşmak ister ancak yine aynı cevabı alır. Tam o sırada vahşi atlardan birine binmek isteyen çiftçinin oğlu attan düşerek ağır yaralanır. Baba, yine vakur bir sakinlikle karşılar durumu. Neyin iyi neyin kötü olduğunu kim bilebilir? Birkaç hafta içinde oğlan daha iyileşmeden İmparator ferman çıkarır ve tüm sağlıklı gençleri yeni başlatacağı savaş için askere alır. Köyde her eve bir kor düşer. Delikanlılar köyü terk ettiğinde evinde kalan sadece çiftçinin oğlu olur.

Taoistlere göre Yang ve Yin, ışık ve gölge, faydalı ve faydasız bütünün farklı yönleridir, bir tarafı seçip diğerini bloke ettiğimiz anda doğanın dengesini bozarız. Bütün olmak ve doğanın yolunu izlemek istiyorsak karşıtları kucakladığımız o zor yolu izlememiz gerekir. (Gölge ile Buluşma S405)

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

İstanbul’un Meraklı Çocuğu, Mario Levi / Olga Ünal

Next Post

Işıltılı ve Karanlık Gece / Can Akkaynak

basak.altug06@gmail.com

basak.altug06@gmail.com

Next Post
Işıltılı ve Karanlık Gece / Can Akkaynak

Işıltılı ve Karanlık Gece / Can Akkaynak

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • OLDUKTAN SONRA
  • Acı Bir Sonda Görüşeceğiz – Placebo
  • Fanustan Sudan Çıkmış Balığa
  • hello world
  • Beni Tut Ey Oruç

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.