“Birbirimizi aramaksızın yürüdük ama birbirimizi
bulmak için yürüdüğümüzün farkındaydık.”
-Julio Cortazar
Yüzündeki kesiğin derinliğini yakından görebilmek için aynaya daha da yaklaştı. “Anasını sattığımın yokluğu, bizi bu adi jiletlere muhtaç etti!” diyerek elindeki köpüklü ve kanlı tıraş bıçağını çöpe attı. Aslında suç, tıraş bıçağında olduğu kadar yıllara yenik düşen gözlerinde ve titreyen ellerindeydi de. Banyo dolabındaki pamuk kutusundan küçük bir parça pamuk koparıp üzerine birkaç damla kolonya damlattı. Kesiğin üzerinde biraz bekletip, onu da tıraş bıçağı gibi çöpe fırlattı.
Mutfağa geçtiğinde her sabah yaptığı gibi evdeki sessizlikle zihnindeki sesliliğin kavgasına son vermek için radyoyu açtı. Çay demlenir, yumurta haşlanırken, akşamdan kalan yarım ekmeği ekmek tahtasının üzerinde dilimleyip tost makinesinde ısınmaya bıraktı. Peynir ve zeytini çıkarmak için buzdolabına elini attığı sırada, geçmişte kalmış bir dostun adımlarını andıran şarkının ezgisi aheste aheste giriş yaptı kulaklarına. Daha dün mırıldanmıştı içinden, “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım…” diye. Buna tesadüf mü, yoksa tevafuk mu deniyordu? Yıllar önce bir bahar akşamı, balkonda göğe bakarak emsalsiz bir aşk dilerken mırıldandığı şarkıydı bu. Dün akşam da tıpkı yıllar önce yaptığı gibi bu şarkıyla tekrar dilemişti onu farkında olmadan Tanrı’dan.
***
Gençti, etrafında bir sürü kız vardı ama kendine kendi kadar yakın hissedeceği bir kız yoktu. Dileğinden kısa bir süre sonra, karşı binadaki orta daireyi alan ailenin genç kızına takıldı gözü. Takılış o takılış. Gözünü alamıyordu, devamlı balkondaydı. Her gün, göğsünü germiş Yunan heykeli misali dikilip kıza bakıyordu. Kız ilk başlarda onun bakışlarından rahatsız olmuş olacak ki devamlı kaçıyordu. Çok sonraları, ürkek kedilerin şiddetli bir sevgiye boyun eğdiği gibi yavaş yavaş alıştırdı başını o yöne çevirmeye. Evde, işte, yemekte hatta uykusunda bile aklındaydı kız. Hem ona yaklaşmak istiyor hem de onu ürkütüp kaçıracak bir davranışta bulunmaktan imtina ediyordu. Her şeyi akışına bıraktı, uzaktan sevmek de güzeldi. Kendiliğinden olan şeyler mutluluğu da beraberinde getirmez miydi? Beklemek sancılıydı ama sonunda doğum vardı… Ve hiçbir çiçeği vaktinden önce açmaya zorlamamalıydı.
Gel zaman git zaman, doğum sancılarını duyan ebe misali yetişivermişti Ayşe. Kardeşinin fakülteden arkadaşıydı. Onu karşı balkonda görünce, şaşkınlığı sevince doğru koşmaya başladı. Ayşe de onu fark etmişti ve heyecanla karşı balkona el sallamıştı. Tanrı, elini Ayşe’yle uzatmıştı onlara. Herkesin aşkı kendine güzeldir… Onlarınki de öyleydi. Aşkın ve sevginin en masum, saf, çıkarsız halini yaşadılar… Ta ki her şey çok güzel giderken, ortada hiçbir neden yokken kızın ayrılmak istemesine kadar. Ne “Neden?” diye soran oldu ne de açıklama yapan. Perdeler bir bir çekildi ve oyun bitti! Ayşe çöpleri çatmıştı fakat çöpler çok güçsüzdü. Üzerlerindeki baskıya dayanamayıp kırıldılar; daha büyük bir yükün, aşk acısının altında ezileceklerini bilmeden! Her güzel şey çabuk biterdi zaten. Sevdiğinin yüzü günden güne silinmeye yüz tutsa da hafızasından, duyduğu aşk daha da güçlenerek büyüyordu kalbinde. Yıllardır ne zaman balkona çıksa, karşı balkondan yüreğine bir kor sıçrar sanki. Sızım sızım sızlar her yanı. Hem yakınım hem uzağım, yakın sızım, deyip kederlenir. Son günlerde yüreği daha da sızlamaya başlamıştı ve onu aynı dileği tekrar dilemeye doğru hızla itiyordu. Peki, aynı dilek iki kere kabul olur muydu?
***
O da ne! Bu koku da nereden geliyordu? Burnuna gelen yoğun yanık kokusuyla, daldığı maziden çıkış yapmak zorunda kaldı. Ekmekler yanmış, mutfağı duman kaplamıştı. Elleriyle dumanı dağıtmaya çalışan bir iki hareket yaptı. Baktı olacak gibi değil, evin bütün pencerelerini tek tek açtı. Tost makinesinin arasında kömür parçalarını andıran ekmek dilimlerini çıkarırken, radyo sunucusu elektriğe zam yapıldığını duyuruyordu. Kapkara ekmeklere bakıp, dalgınlığına sunturlu bir küfür savurdu. Ekmek tahtasının üzerindeki kırıntıları avucuna doğru süpürürken, “Ulan altmış beş yaşına gelmişsin, hâlâ aşk meşk düşünüyorsun, tuu yazıklar olsun sana, akıllanmazsın sen…” diyerek kendi kendine söylenmeye devam ediyordu. Avucuna topladığı ekmek kırıntılarını kuşlar yesin diye balkonun mermerine koyduğu sırada gözlerine inanamadı! Yıllardır kapı duvar olan karşı dairenin, tozdan pislikten neredeyse görünmez hale gelen pencereleri sonuna kadar açıktı. Olabilir mi? Bu olabilir miydi? Mümkün müydü? Sağa sola eğilip parmak uçlarında vücudunu yükseltmeye çabalayan hareketlerle evin içini görmeye çalıştı ama nafile, kimseyi göremedi. Bu tesadüf olamazdı. Bütün kalbiyle istediği dilek ikinci kez kabul olmuştu. Tanrı, onu geri vermişti. Hissediyordu.
“Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi…” diyordu bu defa radyoda çalan şarkı. Sanki az önce aşk meşk düşlerine dalıp ekmekleri yaktığı için kendi kendine söylenen o değilmiş gibi koşar adım kapıya yöneldi. Kapının eşiğinde duran ayakkabı ile terlik arasında mekik dokudu gözleri. Terlikleri geçiriverdi ayaklarına, tıpkı şarkıdaki gibi. Yirmi beşlik delikanlı haline dönmüştü adeta, hoplaya zıplaya iniyordu merdivenleri. Kendini bir anda sekiz numaralı dairenin kapısında buluverdi. Gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı ve zile bastı. Geçip giden o uzun yıllarda bile şu kısacık anın içindeki kadar sabırsız hissetmemişti kendini. Ona bir ömür gibi gelen bu kısa bekleyişten sonra kapı yavaşça aralandı. Düşen bütün cemrelerin ardından, pırıl pırıl parlayan güneşe benziyordu gördüğü şey. O ılık bahar güneşinin, dağların tepelerindeki karları eritip dereleri doldurduğu gibi doldurmuştu bu karşılaşma ikisinin de gözlerini. Yılların ardından evlerini bulmuşçasına bakıyorlardı gözlerini ayırmadan birbirlerine. Sadece bakıyor, hiçbir şey söylemiyorlardı. Biliyorlardı ki gerçek sevginin sözlere gereksinimi yoktu… Gözler her şeyi anlatmaya yeterdi.
Yıllar önce bittiğini zannettikleri aşk, hızla akıp giden hayat yolculuğunda kaybolmamaları için ortadan ikiye bölünüp azık olmuştu kalplerine. Ayrı yollarda yürüseler de kalplerini aynı yemek beslemişti. Onlar farkında değildi ama zaman, görünmez bir iple birbirlerine bağlı olan fakat kaybolduklarını sanan âşıkları yavaşça aidiyet yumağına sarmakla meşguldü. Çünkü bazı aşklar o kadar büyüktür ki bu büyüklüğü kavramaları için âşıkları da büyütmesi gerekir.
***
Onlar, dalından kopup güçsüzlüğünün bedelini ödeyen yapraklar değildi… Dalları sonbahardan nasibini almış, ilkbahara hazırlanan ağacın ta kendisiydi. Ve zemheri soğuğuna göğüs geren her ağaca mutlaka bir bahar hediye edilirdi.
Böyle yazacaktı yeni defterinin ilk sayfasına.



