Eskiden yazar olmak için büyük uğraşlar gerekirdi. Yazma hevesinde olan insanların gözünde yazma eylemi; çok ulaşılmaz, çok uzak, çok uçuk bir hayal gibi görünürdü. Yazmış olsak bile bitirdiğimiz dosyayı yayınevlerine göndermek, yayınevlerinden onay beklemek ayrı bir dertti. Öyle ki, bir yazarın bir kitabının olması bazen yıllarını alırdı hatta bazen gerçekleşmez, çekmecelerde sararan dosya kâğıtları olarak kalırlardı. Tarihe baktığımız zaman, gerek yazılı gerekse sözlü olarak böyle hikâyeleri duyarız.
Tam da yeri gelmişken bir not düşmeyi de üstüme görev biliyorum. Yazmaya başlamış ya da yeni başlayacak olanlar; Jack London’un Martin Eden adlı kitabını mutlaka okuyun derim. Okuyun ki, o ayak izlerini takip ettiğimiz usta yazarlarımız o dönemde nasıl zorluklar içerisinde yazma yolculuklarına inatla ve dirençle devam etmiş şahit olun. İnsanların yokluk ve sefalet içindeyken bile yazma aşkları için nelere katlandıklarını yüreğinizde hissedin.
Artık bilişim çağındayız. Her şeye bir tuşla ulaşabiliyoruz. Yazarken karşılaştığımız sorunlara, sonraları ne yapmamız gerektiği konularına her şeye ama her şeye bir tıkla ulaşabiliyoruz. Yazıyoruz arama motoruna, sayısız yanıt alıyoruz. Aradığımız yanıt için usturuplu bir soru yazmaya bile gerek yok. O muhteşem beyin bizi istediğimiz yanıtı bulana kadar aramaya devam ediyor hatta bununla da kalmayıp başka seçenekler hakkında da bilgiler veriyor. Durum böyle olunca tabii ki yazarlık da kolaylaştı. Açıyoruz bir blok, aklımıza geleni yazıyoruz. Bir şiir ya da bir metin yazıyoruz paylaşım sitelerinde paylaşıyoruz. Ya da veriyoruz dosyamızı bir yayınevine, basıyoruz parayı. Oldu, bitti. Bütün bu kolaylıklara rağmen yine de bilinmelidir ki yazmak zor iştir. Kolay olan hiç yazmamaktır.
Bir de eskiden yazma işinin özel bir yetenek işi olduğu söylenirdi. Öyle her aklına gelen bu cesareti gösteremezdi. Breh! Breh! Yazmak kim ben kim, deyip kendimize burun büktüğümüz günler çok gerilerde kaldı. Şimdi artık böyle bir ön yargı da ortadan kalktı. Çünkü yazmak için öyle özel bir yetenek falan gerekmiyor. Formülü de yok aslında. Yazıyorsak ‘yazan’ oluyoruz, yazmıyorsak ‘yazmayan’ oluyoruz. Olay kadar basit.
Çevremizi gözlemleyebiliyorsak, insanlık hallerini, etrafında olup bitenleri ilgiyle izliyorsak, biz de yazabiliriz. Bütün mesele gördüğümüz ve izlediğimiz şeylerin de gerisinde yaşananları görebilmek veya hayal edebilmek.
Örneğin bir minibüsteyim. Tıkış tıkış insan dolu. Ben de ayaktayım. Sırtı sırtıma değen adamın sarımsak kokusu burnumun deliklerini sızlatıyor. Sabah inatlaşan büyük abdestim tam da zamanını bulmuş gibi beni sıkıştırıyor. Tutunduğum koltukta oturan iki kadın sohbet ediyor. Göbekli olan öyle çok gülüyor ki her bir kahkahasında göbeği bir inip bir kalkıyor. Bir arka koltukta oturan kız camdan bakıyor güya ama ben onun bambaşka bir diyarda olduğunu hissediyorum. Şoför; yanaşalım arkadaşlar sözünü, her durup kalkmada yineliyor. Minibüsün hemen arkasındaki ambulans durmadan siren çalarak yolun açılmasını bekliyor… İşte sadece bir minibüs yolculuğunu bile gözlemleyerek hayata ve insana dair yaşanan ve hissedilenleri, hayal gücümüzü kullanarak yazabiliriz.
Tabii yazdığımız metinler bu safhada çok iyi olmayacaklar hatta saçma sapan, berbat şeyler olacaklar. Gerekli gereksiz birçok laf kalabalığı yapmış veya anlatmak istediğimizi hiç anlatamamış olacağız. Unutmayalım ki, kalemini çok beğendiğimiz yazarların bile ilk yazıları mükemmel değildir. Kim bilir kaç defa üzerinden geçilmiştir. Kim bilir neler neler silinip yerine neler neler yazılmıştır. Adı üstünde, ilkyazı, ilk metin.
İlkyazımızın bir karalamadan ibaret olduğunu kabul edelim. Çünkü içimizden öylesine çıkıveren anlamsız, kötü, kargacık burgacık şeyler. İşte tam bu durumdayken sakın ola ki içimizdeki editöre kulak asmayalım. Aman bu yazdıklarımı kimseye göstermeyeyim, bana gülerler, alay ederler, diye de düşünmeyelim. İlkyazımızın; berbat, manyakça, saçma sapan şeylerle dolu olmasına izin verelim ki yazabilelim. Onu zaman içinde süsleyip püsleyeceğimizi bilirsek daha rahat yazarız. Of ne kötü, hadi canım bırak, bundan ne köy olur ne kasaba gibi söylemlerle yazma isteğimizi engellersek ilerde içini besleyeceğimiz, donatacağımız bir tek sayfamız bile olmaz. Bunun içindir ki bir metni ilk defa kaleme alırken hiçbir şey düşünmeyelim. Zamanla yarışarak aklımıza geldiği gibi yazalım. Bir önceki satıra bakmadan. Harıl harıl. Kaleme dökülecek söz kalmayana ya da parmaklarımız yorulana kadar. Ne kadar çok yazarsak (anlamlı olması gerekmiyor) zihnimiz yazma eylemi ile o kadar çok bütünleşir.
Zaman ilerledikçe kalemimizin, adeta sihirli bir değnek değmiş gibi akıp gittiğine şahit oluruz. Bütün bu aşamaların ardından sıra; kesme, biçme, ekleme, süsleme, çapakları temizleme sürecine girecektir. Bu süreç de oldukça keyifli bir süreçtir. Bulmaca çözmek gibi. Bu paragrafı sona alayım. Bu cümleyi sileyim. Yerine şöyle bir cümle kurayım gibi birçok olgunlaştırma işlemleri. Ama dediğim gibi ilkyazımızı çıkardıktan sonra gereken işler bunlar.
İlkyazımızı yazarken süslü püslü cümleler kurayım, edebiyat parçalayayım diye başlarsak; üç beş cümleden öteye gidemeyiz. Mükemmeliyetçilik yaratıcılığın en büyük düşmanıdır. Yazımızdaki sahiciliğe ve özgünlüğe zarar verir. İlkyazım olmadı ve hiçbir zaman da olmayacak gibi kendi kendimize vesveseye de kapılmayalım. Güzel yazmanın yolu; yazmaktan, yazmaktan, bıkmadan usanmadan yazmaktan geçer. Elbette ki; okurlarımızın karşısına ilkyazımızla, berbat taslaklarımızla çıkacak değiliz! Onu bir güzel bakımdan geçireceğiz. Temizliğini yapacağız. Boya gerekiyorsa boya, cila gerekiyorsa cilasını yapacağız. Çıkaracağız, ekleyeceğiz, yer değiştireceğiz… Metnimizin bakımını yaptıktan sonra, nasıl düzgün, çapaksız, kendimize ait iyi yazılar çıkardığımızı hayretle izleyeceğiz.
“Dünyanın gördüğü her büyük başarı, önce bir hayaldi. En büyük çınar bir tohumdu, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi.”
Edgar Allan Poe’nun bu sözlerini çok beğenirim. Hayal etmezsek başlayamayız, başlayamazsak neler yapabileceğimizi asla göremeyiz.
Özetle söylemek gerekirse. Yazmak artık zor değil. Bol bol yazmanın ve yazdıklarımızın üzerinde çalışmanın sonucunda hem kendimizin hem de başkalarının beğeneceği metinler çıkarabiliriz. Bir de bilişimin gücünü arkamıza aldık mı, olmaz diye bir şey yok. Geriye kalan tek şey; bizim yazmayı ne kadar isteyip, istemediğimizle ilgili. Zira yazma işi de her sanat dalında olduğu gibi emek vererek, zaman ayırarak, özveride bulunarak ve en önemlisi aşkla yol alan bir eylem.
Martin Luther King bu konuda şöyle diyor: “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Micheangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup, burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin.”
Özveri ve aşkla yazma işine girişen bütün yazarlara selam olsun.



