Gözlerimi kör karanlığa açmıştım. Neredeydim ben? Bir kabusta mı? Yoksa kötü bir şakanın içinde mi? Belki de birileri beni yanlışlıkla atmıştır bu karanlığa. Ellerimle yokluyorum yerleri. Tozlu, beton bir zemin üzerindeyim. Duvarlara dokunuyorum, soğuğu içime işleyen…
Zorlukla ayağa kalkıyorum, bir ses duyabilme ümidim var. Duymuyorum bir şey. Toprak, sesleri yutmuş sanki. Sağır olma ihtimalime karşı sağ ayağımla zemine vuruyorum. Evet, kendi sesimden başka yok hiçbir ses.
Ellerimin, ayaklarımın bağlı olmamasına sevinecek oluyorum ama yok hayır, sevinmeyeceğim. Ağlamayacağım da. Şu an değil.
Bir zaman sonra gözlerim alışıyor karanlığa. Bodrum gibi bir yerdeyim, zeminde. Bir pencere var, biraz yüksekçe. Hafif bir ışık geliyor küçük pencereden. Kör bir hayatın henüz sönmeyen ışığı gibi… Fakat hayır, gülümsemeyeceğim.
Aklıma bir kapı var mı diye bakmak geliyor. Dört duvarı dolaşsam da yok bir kapı. Nasıl olur? Ben buraya nasıl geldim ya da kim beni sakladı buraya? Kapı yoksa bu pencereden atmış olmalılar beni. Başka bir ihtimali düşünemiyorum çünkü.
Zamanı düşünüyorum ve takvimi. Kendime durmadan en son ne yaptığımı hatırlatıyorum. Kim olduğumu, yaşımı, mesleğimi, sevdiğim ve sevmediğim şeyleri, dostlarımı… Kendimi unutmaktan korkuyorum, bir de aklımı yitirmekten.
Çığlık atsam birileri yardıma gelir mi diye düşünüyorum. Hiçbir ses duyamadığım bir yerde kendi sesimin de duyulmayacağını düşünerek hemen vazgeçiyorum bundan. Üzerimi yokluyorum. Bir yaram yok, tüm uzuvlarım yerli yerinde. Üzerimde en sevdiğim pantolonum ve kırmızı kazağım var, dokusundan anlıyorum. Aklıma hemen yerdeki ceketim geliyor. Loş ışıkta buluyorum. Ceplerini yokluyorum, bir şeyler bulma ümidiyle. Hepsi boş, bir mendil bile yok içlerinde.
Karanlık biraz daha dağılmaya başlıyor. Belki sabah oluyordur. Köşedeki odun kütüklerini fark ediyorum. Üst üste dizip pencereye çıkabilirim, enerjimi buna harcamak istemesem de beklemek beni korkutuyor. Bunu yapmaktan başka çarem yok…
Silindir şeklinde kesilmiş ve buraya nasıl geldiklerini bilmediğim kütükleri pencerenin altındaki duvarın önüne sürüyorum. Kan ter içinde kaldım. Ara ara dinlenip hepsini bir bir taşıdım. Peki üst üste nasıl yerleştireceğim, onu bilmiyorum.
Başım ellerimin arasında bir kütüğün üstüne oturuyorum, uyanmayı bekliyorum. Bir kabustan istediğimiz zaman uyanabiliyor muyuz ki…
İşte o an hıçkırıklara boğuluyorum. Pütürlü parmaklarımı yüzüme kapatıp sonsuza kadar ağlamak istiyorum. Bir zaman sonra kendimden başka umudum olmadığına kanaat getirip susuyorum. Henüz denemedim ki. En büyük olanını en alta koyarak üst üste dizeceğim. Üç veya dört kütükle pencere önündeki taşa çıkabilirim, yapabilirim bunu.
Kollarımı sıvayarak başlıyorum. En büyük olan diğerlerine göre epey büyük sayılır. Onu yerleştirip duvara dayıyorum. Sonra diğer büyük olanı kaldırmaya çalışıyorum. Bunu için duvardan destek alıyorum. Önce yuvarlayıp sonra yerleştiriyorum. Bir diğerini de belki beşinci denememde yerleştirip kendimle gurur duyuyorum. Kütüklerin göründüğünden daha hafif olması işimi kolaylaştırdı.
Sıra geldi tırmanmaya, ceketimi belime bağlıyorum. Düşmemeliyim. Çünkü ayaklarım ya da kolum kırılırsa eğer, burada ölümü bekleyeceğim demek olur bu. Fakat o da ne? Pencerenin kulpu yok. Nasıl olur? Bin bir zorlukla tırmanmayı başardım yukarıya. Minik pencerenin önünde cenin olmuş duruyorum. Titriyorum. Önce korkudan, sonra soğuktan. Belki yalnız olmaktır beni üşüten, bu kadar yalnız olmak…
Bir filmde görmüştüm. Adam yumruğuyla kırıyordu bir camı. Ben de öyle yapacağım ama ceketimi saracağım elime. Belimden güçlükle çıkardığım ceketim elime kalkan olmuş, başlıyorum yumruklamaya. Aklıma öfkelendiğim şeyleri getirip kalan gücümle darbeler indiriyorum ve nihayet çatlıyor cam son bir darbeyle. Aklıma buraya kapatıldığımı getirip vurmuştum o darbeyi.
Ceketimi sol elime alıp çatlayan cam parçalarından bir yol açmaya çalışıyorum kendime. Kesilip kanayan parmaklarımın acısı beni durdurmuyor. Aksine daha bir güçleniyorum. Başardım diye mutluyum şu an. Dışarıda beni neyin beklediğini bilmesem de özgürlüğe atacağım adımı düşünüyorum.
Ve çıkıyorum o çatlaktan yüzümde kesiklerle. Elimdeki yaralara bastırdığım ceketim hayatımı kurtarıyor yine.
Issız, yolu olmayan bir yerde, taş bir evin önündeyim. Kapısı olmadığını anlamlandıramadığım yere arkamı dönüp bakmıyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Hava o kadar karanlık ki ay tutulmuş belki de. Birden aklıma bir yerden okumuş olabileceğim bir söz geliyor: “Gecenin en karanlık anı güneş doğmadan hemen önceki andır.” Ve sonra güneş ışığını selamlıyorum. Belki de tel örgülerle kaplı gerçek esaretim şimdi başlıyordur…


