Bütün yaşamı boyunca bekledi. Hep ve her daim bekledi. Bazen umudu vardı yarına dair, bazen de umutsuzca bekledi. Ama hep bekledi… Bazen unuttu neyi beklediğini bazen de hatırladı mutlu oldu, sanki giden dönmüşçesine. Lakin bilmiyordu beklemek, ölümün diğer adıydı. Sadece tek bir farkla. Ölüyken yok oluyordun o kadar. Beklerken de durum pek farklı değildi. Nefes almak, bir şeyler yemek, bir şeyler içmek yaşamak mıydı? Değildi tabi ki… O yüzden beklemek ve ölmek kardeştiler. Birbirilerini hiç görmeden büyümüş, iki yabancı kardeş gibi.
Günler böyle geçip gitti. Akrep kovaladı, yelkovan kaçtı. Saat, zaman ve an birbirine karıştı. Yokluk ile varlık iç içe geçti. Aynı gecelerin aynı karanlığında kapı çalındı. Beyin, hayal ile gerçeği ayıramazmış. Gerçekten kapı çalındı mı, yoksa çalınsın mı istiyordu, bilemedi. Yine de usulca yürüdü, koridoru geçip kapıyı açtı. Karşısında ışığa benzeyen bir kadın, tastamam duruyordu. Üzerinde lacivert bir hırka, altında uzunca gri bir etek vardı. Küçük burunlu, yüzü ise cennete inanma nedeniydi. Bir müddet hiç konuşmadan bakıştılar. Oysa söyleyecek ne çok şey vardı. Sustuklarından bir düş doğdu ellerine. Kadının dilinden sadece bir tek kelime döküldü adamın ayakucuna. “Beni bul” dedi ve gitti. Kapı kapandı, ışık kayboldu. Karanlık yeniden çöktü ruhuna. Derinlerinde yeniden kayboldu adam. Varla yok arasında sabah oldu. Gün aydı, adamsa hala gece…
Bir sigara yaktı, buzdolabında duran yarım kalmış meşrubattan bir yudum içti. Elini yüzünü yıkadı. Ütüsüz gömleğini ve pantolonunu giyip yola koyuldu. İstisnasız her sabah gittiği kahvecisine ulaştı. Kahvesini alıp seyretmeye başladı, güne erken başlayan insanları. İçinde ne işe yarayacağını hiçbir zaman bilemeyeceği notlardan oluşan siyah defterini çıkardı. Notlar almaya başladı. “Beni bul” diye bir şiir yazdı. O geceye hediye etti bu şiiri. Sonra derin bir iç çekip sigarasına uzanırken bir mucize gerçekleşti. Hayal ve gerçek ona belki de ömrünce unutamayacağı bir oyun oynuyordu. Kapının ardında duran o kadın, aynı kıyafetlerle birkaç masa ileride, tek başına oturuyordu. Göz göze geldiler. İkisi de şaşkın ve ne olduğunu anlamaya çalışır bir halde bakıştılar. Ayağa kalkıp birbirlerine yaklaştılar. Soluk soluğa geldiler. Adam dayanamadı ve “dün gece seni gördüm ben” dedi. Kadında aynı şeyi söyleyince heyecanları daha da arttı. Oturdular ve derin bir sohbetin koynuna bıraktılar, esaret altında kalmış ruhlarını. Konuştukça anladılar, anladıkça bildiler, bildikçe öğrendiler birbirlerini. Ne kadar birbirine benzediklerini anladılar. En solgun, en durgun hallerinin birisinde, aynı anda aynı duayı etmişlerdi bilmeden. Ve duaları kabul edilmişti. Kader ağlarını örmüş, güzeli bu kez görmüş ve onları yan yana getirmişti. Mucize gerçeğe yenilmişti. Gerçek düşe dönüştü. SARILDILAR VE ÖYLECE KALDILAR BİR ÖMÜR BOYU…
Adam siyah defterinden kadına yazdığı şiiri okudu, Leyla’sının gözlerine bakarak. O defterde şu şiir yazıyordu.
BENİ BUL
Beni bul!
Issız sokakların boş kaldırımlarında.
Beni bul!
Yağmurun yalnız ıslaklığında.
Hüznün içinde duran çaresiz umutta,
Beni bul aynanda.
Akan suyun yansımasında,
Baktıkça yokluğa, varlığı görür gibi,
Beni bul koynunda.
Hissettiğin kadar varım,
Anladığın kadar varım,
Bir mana ver bana…
Bir anlam bul!
Beni bul kendi aynanda.


