Yaşadığımız yaşamda, bir şeylere emin olma hali yok artık: Dünyamız, yalanı doğrudan ayırabilme yeteneğini çoktan yitirdi. Artık her birimiz, zorunlu olandan sıyrılmış, farklılık-larımız egemen tarafından tek-tipleştirilmiş ve mekanikleştirilmiş bir beden: Açıkçası doğruyu, yalandan öğreniyoruz; bu nedenle hakikat yalan, yalan hakikat donunda görünüşe taşınıyor.
Gerçeğin duvarını ya da sınırlarını aşıp, doğrunun ya da yanlışın izini sürdüğümüzde, kesin olmaktan uzak bir bilgilenme seline kapılıyoruz: Günümüzüm asıl korku kaynağı şimdi bu. Korku ortamında, belirsizlik, gerçekliğin tam ortasına yerleştiriliyor, bu kadarla da kalmıyor, kendisinden söz edeceğimiz gerçekliği de oradan kovuyor.
Herhangi bir olay hakkında her türden bilgi, ses ve görüntü parçası durumuna indirgenerek kitlelere servis ediliyor. Gerçeğin yerine göstergelerin konduğu bu aşamada, her türlü düşsel ve gerçek ayrımının yitirildiği bir hiper-gerçeklik evresine taşınılıyor: Gerçek, içerik yığılmasıyla belirgin aşırı gerçekliğin, yani hiper-gerçekliğin yiyeceği durumuna dönüşüyor; bir daha geri dönmeyecek biçimde yok ediliyor. İçerik yığılması, sel olup akıyor ve akışkan yaşamı belir-liyor; hiçbir şey gerçekleşmiyor yalnızca akıyor, içselleştiremiyoruz; sadece aktığını algılıyoruz o kadar.
…
CÜRÜK
Yüreğini yele atan
Sevgiyi bir pula satan
Düşlerinden uzak kaçan
Usandım bu çürklükten
Yamanmaktan kaçınmayan
Yalanı gerçeğe satan
Ele avuca sığmayan
Utandım bu sürtüklükten
Ak karayla barışıkken
Yeryüzüyle yarışırken
Insan oğlu karışıkken
Sakınırım bu gerçekten
Damla damla su olurken
Tohumlarda dönüşürken
Yaprak yaprak bir emek
Gerçeğe akar bu selden
Cihanım gözlerim yanar
Yüreğim hâk diye ağlar
Gülüşüm cana yadigar
Canananıma aşığım
Leyla Aslan