Belli bir frekansın üzerine çıkıldığında ses, ses olmaktan çıkar; bir tür uğultuya, ardından da mekânı dolduran somut bir basınca dönüşür. Salondaki bin üç yüz kişi bunu biliyordu ya da hiçbir şey bilmedikleri için sadece başlarını sallıyorlardı.
Önce sağ taraftaki blok başladı. Sahnedeki pirinç sarkaç her sola salındığında, sağ tribündekiler ayaklarını aynı anda ahşap zemine vuruyordu. Güm. Tek bir gümleme. Sonra sarkaç sağa kayıyordu ve bu kez sol tribün güm lüyordu.
Ben dokuzuncu sırada, tam ortadaydım. Ne sağa aittim ne sola. Zihnim serbest bırakılmış bir sarkaç gibi iki sesin arasında sıkışmış, ciğerlerime dolan tozu soluyordum.
Yanımdaki adam, kravatını hafifçe gevşetmiş bir bankacıydı. Gözleri sahnedeki pirinç küreye kilitlenmişti. Sağa salınım olduğunda sol ayağını öyle bir hırsla yere vuruyordu ki, her defasında ceketinin cebindeki bozuk paralar şıngırdıyordu.
“Neden vuruyorsun?” diye fısıldadım. Sesim kendi boğazımda boğuldu.
Bana dönmedi bile. “Durdurursak düşeriz,” dedi. Dudakları kurumuştu, kenarlarında beyaz tükürük lekeleri vardı. “Ritim durursa zemin çöker.”
Zeminin çökmesi fikri salona yayılmış tek ortak hafızaydı. Kimse bu bilgiyi nereden aldığını bilmiyordu ama herkes aynı korkuyu paylaşıyordu. Bin üç yüz kişinin korkusu, tek bir insanın korkusuna benzemez; kütlesi vardır, yerçekimini değiştirir. Bir süre sonra salondaki havanın ağırlaştığını, akciğerlerime giren oksijenin bile bu ortak ritimle ciğerlerime pompalandığını hissettim.
Sarkaç hızlandı.
Sağ: Güm. Sol: Güm.
Artık kimse birbirinin yüzüne bakmıyordu. Bireysel yüzler silinmiş, geriye sadece sağa ve sola yatan devasa, tek parça bir gövde kalmıştı. Kalabalık, içindeki herkesi yutmuştu. Yanımdaki adamın adı yoktu, benim de bir adım kalmamıştı. Sadece ritmi korumakla görevli hücrelerdik.
Derken, sol ayağımı yere vurmadım.
Sarkaç sola salındı. Sol blok yeri göğü inletti, ama ben bacağımı sabit tuttum.
O an, sanki devasa bir dişli çarkın içinden tek bir vida fırlamış gibi hafif bir yalpalama oldu. Yanımdaki adam ilk kez başını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki ifade öfke değil, katıksız bir dehşetti. Birisinin ritmi bozması, dünyayı taşıyan atlasın kollarını gevşetmesi demekti.
“Vur,” dedi fısıltıyla. “Vur yoksa bizi de yutacaklar.”
“Kimi?” diye sordum.
Salondakileri işaret etti. Ama işaret ettiği şey dışarıdaki bir düşman değildi; işaret ettiği şey bizdik. Kalabalık, kendi kendini yutmaya başlamış bir canavar gibiydi ve biz o canavarın hem dişleri hem de midesiydik. Delilik bir noktada patlamamıştı; delilik, herkesin aynı anlamsız hareketi aynı anda yapıp buna “düzen” demesiyle çoktan tamamlanmıştı. Biz birbirimizin zihninden geçerken, o ortak akıl dışılıkta eriyip gitmiştik.
Sarkaç bir kez daha sola kaydı.
Bütün salon bana bakıyordu. Bin üç yüz çift göz, ritme uymayan tek bir hücreyi yok etmek üzere kenetlenmişti. Normalin sınırını belirleyen şey akıl değil, sayıydı. Ve sayıca üstün olanlar, deliliği kanun ilan etmişti.
Sağ ayağımı yavaşça kaldırdım. Kalabalığın sıcak ve uyuşturucu baskısı omuzlarıma çöktü. Kendi zihnimin son kırıntısı, o topuk yere çarpmadan hemen önce karanlığa gömüldü.
Güm.
Artık ben de bendim, ben de kalabalıktım.
Zaten normal ile delilik arasındaki çizgi, akılla değil, çoğunluğun mutabakatıyla çizilmez miydi? Eğer bin yüz doksan dokuz kişi aynı illüzyona inanıyorsa, ona “gerçeklik” denirdi; tek bir kişi aksini iddia ettiğinde ise adı “delilik” oluyordu. Dışarıdaki dünya, akıl sağlığını koruduğunu sanan milyonlarca insanın benzer ritimlerle ayağını yere vurduğu daha büyük bir salondan ibaretti belki de. Herkes birbirinin zihninden sessizce geçerken, kimse kimsenin deliliğini fark etmiyordu; çünkü hepimiz aynı uyumun içindeydik.
Sarkaç bir kez daha sağa kaydı. Bu kez ayağımı yere vururken hiç tereddüt etmedim. Çünkü artık biliyordum: Bu salondaki tek deli, ritmi bozmaya çalışan o ilk halimdi.

