Bir sessizlik beynimi kemiriyordu,
Bir şey beni öldürüyordu.
Sessizlik dediğim o şeyin içinde
Keder, bağdaş kurduğu yerde bana gülümsüyordu.
Ah, umut denilen mucizevi şey,
Gel beni bul; beni kaybolmuş hüznün, kırgınlıkların arsızlığında.
Ah anneciğim, senin merhametli kalbin
Bile beni koruyamıyor.
O güzel kalbinin sesini duymayı bile
Yeni yeni öğrenebildiğim…
Halimden anlayanım…
Ah alın yazım…
Yenemediğim yolun aydınlık tarafında değilim,
Bana hiç sıra gelmiyor;
Açık yolların kalabalık zamanına denk geldim.
“Ben tam manasıyla labirentteyim,” demiştim
En son sana yazdığımda…
Abarttığımı düşünüp gülmüştün,
Benimse acı tebessümümü bilmem görebilmiş miydin?
Yenemediğim kederi nasıl anlatayım, dedim.
İçim güneşi hafifçe beklerken
Hep bekleyenlerin sırasındayım.
Bana ne zaman sıra gelir, göremiyorum.
Anacığım,
Senin derdin bana da yeter.
Yanına benimkini de koydum;
Hiç ağır değil, bil istedim.
Yer yer eski fotoğraflar içimde,
Yer yer takvimin sararmış yaprakları…
Çocukken art arda koparırdım.
Ah, hatırla…
Elim bile gitmiyor şimdi.
Her gün bir gün geçiyor,
Bir gün, hafta, ay, yıl oluyor.
Uzakta sallanan bir siluettim.
Kimsenin tam manasıyla kavrayamadığı
Cümlelerin arasındaki bağlacım ben.
Ben varla yok arasıyım,
Suspus oluşum hep ondan.
Hatırla, çocukken de aynıydı benliğim.
Biraz büyüyünce sanma değiştim.
İnsanlar yabancı birbirine,
Ben onlardan değilim anne.
Ben değilim oyuncu.
Özledim gülmeyi sadece,
Ama yapay istemiyorum.
Onlara bakmıyorum benzememek için.
Çoğu kendini kandırıyorken
Bakmadım, anne.
Yaşlandığımda sana yaslandığımı hissediyorum.
Kavramını, korumayı anlamaya başladığımda
Vakit çok geçti anne.
Ben sustum, dünya konuştu.
Ben bekledim, zaman geçti.
En çok da senin kalbinde dinlendim.



