- Merhaba Turan Bey, sizinle kitabınız aracılığıyla tanıştık ve kadınların değeri üzerine sohbet ettik. Okurlarımızın da sizleri tanıması açısından kendinizden ve nasıl olup da yazmaya başladığınızdan bahseder misiniz?
1967 yılında beş çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Tokat’ta doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Tokat’ta tamamladım. Üniversitede Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik ve Halkla İlişkiler bölümünü okudum. Kamuda 25 yıl hizmetten sonra emekli oldum. Özel sektörde üst yönetici pozisyonunda görev yapıyorum. Ağırlıklı olarak kurumsal firmalara güvenlik ve risk uzmanlığı kapsamında genel güvenlik, kişisel güvenlik ve sosyal ilişkiler üzerine eğitimler vermenin yanında sosyal medya platformları ve dijital gazetelerde köşe yazıları yazmaktayım. Amatör olarak bağlama ile uğraşmaktayım. Uzun yıllardır şiirle yaşayan bir yazar olarak tanımlayabilirim kendimi. “Denizde Bir Damla” ve “Ayrılığın Zirvesi” isimli iki şiir kitabı ile kadın hakları konusunda farkındalık yaratması için yıllarca gözlemlediğim gerçek bir hayat hikâyesi olan “Kızımın Nefesi” isimli bir romanım piyasaya çıkmış olup yakında piyasaya çıkmayı bekleyen çok sayıda eserim okuyucusuyla kavuşacağı günleri beklemektedir. Karşınızdaki insanın mevcut durumunu önemsediğiniz an tüm insanlığı önemsiyorsunuz anlayışı doğrultusunda, insanların hoşgörü ve empati ile mutluluğu yakalayacağına inanan biri olarak hümanist, doğa sever özelliklerimin kitaplarıma, yazılarıma ve şiirlerime aksettiğini görmeniz mümkün. Bir edebiyat aşığı olarak özellikle şiir ve roman konusunda yazmaya istekli olan ama yazıya aktarım konusunda zorlanan insanlara ücretsiz, bir anlamda mentörlük yapmaktayım. Evli ve üç çocuk babasıyım, halen Samsun’da yaşamaktayım.
Yazma serüvenim ortaokul sonları, lise yıllarımın başlarında başladı. Özellikle şiir konusunda yeteneğimin olduğunu düşünüyordum; ama kendi çapımda yazıp sakladığım şiirler lise birinci sınıfta okullar arası bir yarışmada Tokat il birincisi seçilmemle gün yüzüne çıkmaya başladı. Sonraki yıllarda sayısız ödüller alan şiirlerim oldu. Yıllar içerisinde dergilerde, köşe yazılarında, çeşitli platformlarda bu yolculuk devam etti; en sonunda kitaplarımı çıkarmaya ve okurlarla buluşturmaya başladım.
- Yazma motivasyonunuzu kaybettiğinizde sizi ayağa kaldıran güç ne oldu?
Elbette ki bir yazarın beslendiği en önemli kaynak duyguları. Zaman zaman yaşadığınız hayatın sizlere iyi veya kötü sürprizleri oluyor. Hayatın öncelikleri değişebiliyor. Bu durumda da yazma özleminizi kaybetmesiniz dahi motivasyonunuz iyi şeyler üretmeye izin vermiyor. Bu kısa süreli duraksamalar ise aslında ileride daha çok üretebileceğiniz malzemeleri deponuza yığma fırsatı veriyor. Bir şairin, yazarın yeteneği kaybolmaz, o nedenle yazmaya ara verdiğinizde zaten gizli bir güç bir müddet sonra sizi kalemle kâğıtla (tabi şimdi bilgisayarla) “Hadi bakalım kaldığın yerden devam!” diyerek baş başa bırakıyor. Hatta şunu söyleyebilirim; bazen motivasyonunuzu kaybettiren şeylerden yeni yazı konuları, yeni bir kitap veya şiir çıkarma şansınız olabiliyor.
- Yazmak konusunda aile ve çevre desteği ne denli önemlidir?
Bu biraz da ailenin ve içerisinde bulunduğunuz çevrenin sanata, edebiyata bakış açısı ile ilgili bir durum. Hatta bulunduğunuz aile veya çevrenin sosyal hayatı, yaşam öncelikleri, eğitim durumları böyle bir desteğin varlığını veya yokluğunu ortaya çıkarıyor. Bu destek hiç şüphe yok ki çok önemli; ancak toplum olarak genel önceliğimiz karnımızı doyurmak, gelir elde edecek iyi bir iş bulmak ve son dönemlerde toplumu zehirleyen kısa yoldan zengin olmak gibi fikirler nedeniyle bırakın bireyin çocukken bu tür uğraşılara yönelmesini aksine uzaklaşmasını sağlayacak bir mecraya gittiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Çocuğunun kitap okuması yerine bilgisayar veya telefonlardan oyun oynayarak ebeveynini olabildiğince az rahatsız etmesini sağlamak ailelerin kendi özgürlük alanlarını açmaya dönüştü maalesef. Tabi sadece bir yazar, sanatçı değil herhangi bir alanda üretim yapan herkes ürettiği ürünün, hizmetin hedef kitlede beğenilmesi, alınması ve takdir edilmesini bekler, bu anlamda yazmak konusunda ailenin ve çevrenin desteği olursa bu hiç şüphesiz yazar adayına yol açan bir güzellik olur.
- Kızımın Nefesi adlı kitabınızda gerçek bir hayat hikâyesinden etkilenmiştiniz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?
Bu kitap yaklaşık 20 yıllık bir gözlemin sonrasında kaleme aldığım bir eser. Kitabın başından sonuna kadar isimler dışında yerler, olaylar ve kurgu tamamen hikâyenin en gerçekçi haliyle anlatılmış olup kendi edebi dilimle bu yaşanmışlığın toplum nezdinde neleri değiştirip nelere sebep olduğunu gösterme noktasında eklemelerim oldu diyebilirim. Kitap nazar değmesin diyeceğim, bu güne kadar binlerce okuyucudan tek olumsuz eleştiri almadığı gibi hem sosyal medya paylaşımlarım üzerinden hem de bizzat bana mesaj atmak suretiyle binlerce değerli okuyucularımdan beğeni olarak bana ulaştı.
Yayınevi değişikliğine gittiğim için şu an satışta olmayan kitabım muhtemelen Şubat ayı içerisinde tekrar okuyucuyla buluşacak.
- Kadınları savunan ve onlara değer veren yanınız bir hayli baskın. Sizce kadın denen varlığın hayattaki önemi nedir?
Kadın başlı başına insanlığın devamını sağlayan en önemli varlık. Doğuran, yaşamanın olmazsa olmazı ilk gıdayı çocuğa verin, saran sarmalayan, kendinden feda etmeyi önemsemeyen müthiş bir varlık. Erkeğin olabildiğince hoyratça tükettiği tüm değerleri korumayı becerebilen, günü geldiğinde yine o erkeğe sunabilen bir koruyucu. Kadınların değerinin az olduğu toplumlara baktığınızda anlatacak çok hikâyeleri olmayan, şiddet ve nefretin nefesleri kestiği coğrafyalar görürsünüz. Kadın sevgidir, şefkattir ve en önemlisi gülümsemenin fitilidir. Kadınların üretebilme ve dayanıklılığı maalesef hiçbir erkekte olmayan özelliklerden. Fiziksel üstünlüğünün egosuyla yaşayan erkeklerin aslında kadın karşısındaki acizliği ne yazık ki gelişmemiş toplumlarda kadına bu tür erkekler tarafından şiddet olarak fatura ediliyor. Güç savaşını insancıl özellikleriyle kazanamayan erkeğin fiziksel olarak hayvani içgüdülerle kurduğu baskı karşısında ezilen kadınların önemini anlamak için sanırım erkeklerin küçük yaşlardan itibaren daha çok eğitilmesi gerekiyor.
- Erkeklerin kadına yönelik şiddet eğilimini neye bağlıyorsunuz? Bunu sona erdirmenin bir yolu var mıdır sizce?
Eğitimsizlik birinci neden buna. İkincisi “ataerkil yaşam” zorbalığı, üçüncüsü ise toplumun atadan babadan gelen “el âlem” safsataları, örf ve adetler vb. Eğitim derken okullar bitirip bolca diploma almaktan bahsetmiyorum. Ailede başlayan ve toplumun her tarafında yaygınlaşmış insani bir eğitimden bahsediyorum. Kadın veya erkek ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu inancından hareket ederek kimsenin tanrı olmadığı ve bir başkasının yaşamı, bedeni üzerinden ahkâm kesemediği, tasarrufta bulunamadığı, dokunamadığı, izinsiz karşısındakinin alanına adım atatamadığı bir anlayışın egemen olmasından bahsediyorum. Yukarıda saydığım üç nedenin acilen ortadan kaldırılması için sistemli ve gerekirse uymayanlara ağır yaptırımları olan bir anlayışın hüküm sürmesi sağlanmalıdır. Aksi halde kadınların, çocukların yaşadığı her dramatik olaya münferit olay yaftasını yapıştırıp aynı girdapta boğulmaya devam ederiz.
Daha küçük yaşlarından itibaren “göster oğlum amcana pipini” diye yetiştirilmiş erkek çocuklarından yetişkinlikleri döneminde tecavüz ve sapkınlıklarından şikâyet ettiğimiz varlıklar üretmek kadar ürkütücü bir çelişki olabilir mi? Oluyor işte…
“Hadi oğlum teyzene bir yumruk at bakalım” diye büyütülen daha doğrusu ekilen bir şiddet tohumundan ileride eşine, sevgilisine şiddet göstermeyen kibar bir adam yetiştirilebilir mi? Tabi ki imkânsız…
“Bizim oğlan her gün bir kızla, çok çapkın kerata” diyerek sırtını sıvazladığınız bir serseriden toplum ahlakına uyan bir birey beklenebilir mi?
Kendi kızlarının saçından, eteğinden, oturuşundan kalkışından 7/24 namus, ahlak hikâyeleri ile eğitilmesinden dem vuran anne ve babalar erkeklere gelince neden bu kadar pervasız ve ahlaksızlığın destekleyicisi? Bunun akılla ve ahlakla izanı olabilir mi?
- Kadınların şiddete maruz kaldığı durumlarda maalesef toplum kaynaklı algılardan dolayı bunu çocuklar büyüyünceye kadar gibi sebepleri bahane ederek bu duruma katlanması hakkında ne söylersiniz? Sizce çaresiz kalmış bir kadın tanımı var mıdır?
Burada bazen kadının daha evlenirken ailesinin “Eti sizin kemiği benim”, “Baba evinden beyaz gelinlikle gittin, koca evinden ancak beyaz kefenle çıkarsın”, “Kocanın evi artık senin evin, baba kapısı sana haram” gibi kadını bir mal gibi gören ve bir o kadar korkunç bir mahkûmiyete kurban eden ortaçağ zihniyetinin etkisi varken bazen de çocukların küçük olmasının bahane edilmesi söz konusu. Bunların dışında toplumda “dul” kalınca kolay ulaşılabilir kadın damgası yememek adına susmak da var. Bir başka neden ise şişirilmiş erkeklik egosunu sorumlulukları olunca hatırlamayan; ama sözde namus meselesi olunca hemen hatırlayan erkeklerin tehdit ve şiddeti de kadınların bu çileye katlanmasına neden olabiliyor. İstisna da olsa hastalıklı ruhsal bağlılıklar, sağlıksız ilişkiler de elbette mevcut.
Toparlamak gerekirse hiçbir neden kadının verdiği tavizin, yaşadığı şiddeti maalesef azaltmadığını göstermiş, sinmiş olma hali, korkuyor olma endişesini yaşadığının karşı tarafça hissedildiği anda ise baskının artmasına ve şiddetin artık keyfiyete dönüşmesine neden olduğu defalarca teyit edilmiştir. Kadınlar dur demeyi bilmeli ve gerekirse ailesine rağmen sürgit dememelidir.
Taviz vererek kazanılmış hiçbir savaş yoktur. Hatta sürekli taviz vererek çocuğunuzun bile sevgisini sıcak tutamazsınız. Veremediğiniz, yetişemediğiniz, gücünüzün yetmediği her talebin karşı tarafın düşmanlığını kazanmanıza sebep olacağını unutmayın.
- Kız çocuklarını yetiştiren annelere neleri tavsiye edersiniz?
Öncelikle olmazsa olmaz birkaç önerim olacak!
Birincisi asla kız çocuklarını erkeklerin kölesi, hizmetkârı ve kocanın her dediğini yapmak zorunda olan bireyler olarak yetiştirmeyin.
Hiçbir inanç hiçbir sosyolojik düşünce erkeğe üstünlük verme hakkına sahip değil. Eğer bunu iddia eden bir kişi veya zihniyet varsa bilin ki erkeklerin uydurması bir safsatadır.
İkincisi kız çocuklarını erkek çocuklarından ayırarak, “o erkektir bir şey olmaz sen kız çocuğusun yakışık almaz” gibi daha küçük yaşlardan itibaren baskılamayın. Böyle bir ayrım şiddet eğilimli erkeklerin tam da istediği ortamı sağlayan en önemli öğreti maalesef.
Kız çocuklarını toplumun bütün namusunu tek başına sırtlayan olarak görüp namus timsali olarak yetiştirmeyin. Bırakın herkes kendi ahlakını kendi ruhunda beslediği kişiyle geliştirsin. Erkeğin sapkınlıklarını ve yanlışlarını kadının iffeti üzerinden yumuşatmayın.
- Bir kız babası olarak siz erkeklere ne gibi önerilerde bulunursunuz?
Babalara önerim kesinlikle önce bir kız çocuğu sahibi iseler bunun değerini bilmeleri. Kadınların anaç ruhunun erkeklerin bütün özelliklerinden daha faziletli bir özellik olduğunu bilmeleri, bu doğrultuda kızlarına her ne olursa olsun sırt dönmemeleri ve onlar ne yaşarsa yaşasın baba kucağının açık olması gerektiğini öğrenmeleri gerekiyor.
Sığınacakları demiyorum elini kolunu sallayarak koşacakları bir baba kucağı, bir baba ocağı olduğunu unutmamaları için kız çocuklarının kredilerini sınırsız yapmaları bir babanın ilk görevi olmalı. Kızlarını, toplumun geliştiremediği, ailesinin adam edemediği yaratıklara süresi kocasına bağlı bir köleliğe yollar gibi göndermemeleri ve arkalarında olmaları olmazsa olmaz.
Ayrıca kızlarınızı çok sevin, onların sizde göremediği bir tebessümü dışarıda sahtekârlıkla gösterenlere kanabileceklerini unutmayın. Babalar kızlarının güvendiği en büyük dağ iken siz toz toprak olmayın.
Ha bir de kız çocukları olsun veya olmasın erkek çocuk sahibi olanlara bir iki sözüm olacak: “Hiçbir özelliği olmayan çocuklarınızı sadece erkek diye anlamsız payeler, saçma sapan tavizler, ileri de herkesin başına bela olacak yanlışlarla besleyip büyütmeyin. Kötülük en ağır darbeyi onu yetiştirene vurur unutmayın!”
- Kızımın Nefesi kitabında derin bir acı var. Hazırlık ve basım aşamasındaki kitaplarınızda bunun gibi toplumsal yaralara değindiniz mi?
Evet, benim ruhumda var bir olayı irdelerken, bir yazıyı yazarken dar bir çerçevede kalmadan resmin büyüğüne bakarak değerlendirmek. Bu yüzden halen yazmaya devam ettiğim kitaplarımda da buna uygun kalem oynatıyorum diyebilirim. Suya sabuna dokunmadan politik davranmak tarzım değil. Kimseyi kırmak veya toplumun belli bir kesimini hedef almak gibi sığ düşüncelerim elbette yok; ama toplumun çoğu yıllardır yanlış öğretilerle cahil ve şiddet eğilimli bir yaşamı benimsemiş diye onlara karşı “yanlış yoldasınız” diye bağırmamı da kimse engelleyemez. Gri insanları sevmiyorum, çünkü bütün griler siyaha eğilimlidirler bana göre.
Minderden kaçarak güreşemezsiniz. Ben minderden kaçan zihniyetlerin toplumları çürüttüğüne, güvenilirliklerini kaybettiklerine ve hatta tüm değerlerini tükettiklerine inanıyorum.
Saygılarımla.
Turan EKİNCİ
Yazar/Şair



