Hayatı başarılarla, mücadeleyle ve Serebral Palsi’yi bir engel değil, bir yol arkadaşı kabul ederek örülmüş bir isim Meltem Güdemezoğlu. EKPSS Türkiye 30’uncusu, bir kamu görevlisi, bir NLP uzmanı ve hepsinden öte O, çağdaş ve laik eğitimi savunan; Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği üyesi olarak sosyal sorumluluk projelerinde yer alan, özellikle genç kızların eğitimi için emek veren bir kadın. Ancak 6 Şubat depremi ve ardından gelen ağabey kaybı, onun kelimelerini “iyileştiren bir ilaç” olmaktan çıkarıp “sağanak bir yağmura” dönüştürdü.
Güdemezoğlu, edebiyat dünyasında dikkat çeken “Eylülde Sevmek İstedim Seni” ve “Dilsiz Yara” kitaplarında sadece aşkı ya da umudu anlatmıyor; artık o, acının estetikle, yasın dirençle harmanlandığı o ince çizgide yürüyor. “Zaman her şeyin ilacıdır” klişesine inat, iyileşmeyen yaraların nasıl vakurla taşınabileceğini gösteriyor.
Bu söyleşide, “yarım saniyelik ölümlü dünya” gerçeğiyle yüzleşmiş bir kalbin, hayata, ölüme ve sanata dair dürüst haykırışlarını bulacaksınız. Güçlü görünmek zorunda kalmanın ağırlığını, maskeli baloları ve hiçbir zaman sönmeyecek olan o içsel yangını Meltem Güdemezoğlu’nun en çıplak kelimeleriyle aralıyoruz.
Ağabeyinizi kaybettikten sonra hayatla kurduğunuz ilişki nasıl değişti?
6 Şubat 2023 depreminden sonra hayatın “üç günlük dünya” olmadığını çok net gördüm. Bu, yarım saniyeli ölümlü bir dünya. Hani derler ya “bugün varız yarın yokuz”; öyle değil. Yarım saniyede ne olacağın bile belli değil. Ağabeyimin erken vedası… Ne anlatılır ne de yaşanır. Hayat durdu bizim için. Nefes alıp vermek bile anlamsızlaştı.Sorgular, keşkeler, isyanlar, sitemler çoğaldı. Tesellisi olmayan bir yas bu.Ömrümüzün son nefesine kadar küllenen ama sönmeyen bir ateş.
Zaman gerçekten“alıştırıyor” mu, yoksa sadece acıyla birlikte yaşamayı mı öğreniyoruz?
Zaman diye bir şey yok gibi… Alışmak değil bu; yasın nasıl taşınacağını öğrenmeye çalışmak.Kabullenmek mi? Kabullenmek gerçekten mümkün mü, bilmiyorum. Yangınlarımızla yaşamayı öğreniyoruz belki ama o yangın hiç sönmüyor.
Ölümle bu kadar yakından karşılaşmak hayata bakışınızı hangi noktada geri dönülmez biçimde değiştirdi?
Yaşamla ölüm arasındaki çizgiyi daha çok sorgular oldum. Varoluşu… Hayat bizi hiç çalışmadığımız bir yerden sınıyor. Kifayetsiz, tarifsiz bir yerden. “Neden?” sorusu artık hiç susmuyor.
“Zaman her şeyin ilacıdır”cümlesi size ne hissettiriyor?
Çok anlamsız geliyor. Zaman gerçekten her şeyin ilacı mı? Benim yaralarım dilsiz, iyileşmiyor. Köz oldukça yaşadığımız acılar küllenen yangınlara dönüyor.İnsanlar kalıplaşmış cümleleri seviyor. “Başın sağ olsun” mesela… Nefret ettiğim bir söz oldu. O yüzden kimseye diyemiyorum. Çünkü doğrusu şu: “Başın sağlasın.”Bazen beklediğin insan empati kuramaz, ummadığın biri kurar. Vefa ile empati çok başka şeyler.
Bugün dönüp baktığınızda ağabeyinizin yokluğu size ne öğretti?
Kanımdan kan, etimden et, canımdan can gitti. Hayatta her şey eksik artık.Mutluluklarım, sevinçlerim,heyecanlarım… yarım.Nereye gidersen git, ne yaparsan yap; tamamlanmamış bir hecesin.
Ağabeyiniz sizi izliyor olsaydı, yazdıklarınızda en çok neyi fark etmesini isterdiniz?
Ona “rahmetli” diyemiyorum. Çünkü yaşıyor; aramızda sadece bir kapı var.Yazılarım bile eksik bir sözlük.Hâlâ bizimle olduğunu, benim ve ailemin başarılı olmasını ne kadar çok istediğini bilsin isterdim. Duygularını belli etmezdi ama gözleri parlar, çocukları ve bizler başarılı oldukça göklerde parladığını hissederdim.
Acı konuşularak mı yoksa yazılarak mı daha dayanılır hâle geliyor?
Hiçbiri… Konuşsam da yazsam da dayanılmaz. Mavi bir yolculukta boğuluyorum.
Yazmak sizin için bir sığınak mı, yoksa yüzleşmenin en sert yolu mu?
“Benim için yazmak sert bir yüzleşme değil, adeta bir sığınak. Sağnak yağmur gibi kağıda dökülüp kendine yer bulması…
Ağabeyinizin vefatından önceki Meltem ile sonraki Meltem arasında şiirsel olarak en büyük fark nedir?
“Neden?” sorusuna cevap bulamamak. Hayat bana hiç çalışmadığım yerden yas verdi. İnişli çıkışlı bir hâl bu. Şiirim de öyle.
Kendi acımızı yazıya dökerken bir sınır olmalı mı?
Yas ve ölüm… Belki de sınır orada.
Yazmadan önce mi susarsınız, yazdıktan sonra mı?
Mevlânâ’nın dediği gibi: Hamdım, piştim, yandım…Suskunluğum daha ağır basıyor.
Güçlü görünmek zorunda kaldığınız anları nasıl hatırlıyorsunuz?
Güçlü görünmeye mecbur muyum? Maalesef evet. Ailem, çocuklarım( yeğenlerim) için… Maskeli bir balo bu.
Bugüne kadar sizi en çok dönüştüren deneyim ne oldu?
Varoluşu sorgulamak. Neden varız? Hayatın anlamı ne? Mutluluk gerçekten var mı? Arayış içindeyim.
“Bu da geçer” dediğiniz ama geçerken sizi değiştiren bir dönem oldu mu?
Hiç “bu da geçer” demedim. Çünkü geçmiyor. Daha da derinleşiyor.Hayatta önüne geçemediğin iki şey var: Ölüm ve yas. Gerisi boşluk.
Zor zamanlarda sizi ayakta tutan ilk refleksiniz nedir?
İçgüdümün içinde kayboluyorum ama yine de ayakta durmaya çalışıyorum.
İnsanlara ne zaman yaklaşır, ne zaman uzaklaşırsınız?
Empati kuramayanlardan uzaklaşıyorum. “Geçer, terapi al” diyenlerden…Ama ummadığım insanlar yangınımı anlıyor. Vefa bambaşka bir şey.
Bugünkü Meltem Güdemezoğlu hayata nasıl bakıyor?
Yarım saniyelik ölümlü dünyada saniyelerin değerini bilerek…Anlaşılmasam da teşekkür ederek. Daha affedici, daha muallim olmaya çalışarak. Daha felsefi, daha sorgulayıcı. Çünkü yarının denklemi bilinmiyor.
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?
Evet, yeni eserler ve gerçekleşmesini beklediğim projeler. Gerçekleşince yeni projeler hakkında buluşmak dileğiyle..
Okura söylemek istediğiniz son söz?
Yanımızda olan, empati kuran, vefalı dostlarımıza teşekkür ederiz.Yarım saniyenin değerini anlayın.Sevdiklerinize sımsıkı sarılın.Plan yapmadan anı yaşayın. Kırmamaya, anlamaya çalışın. Anlaşılmazsanız bile teşekkür edin.Çünkü yaşamak şakaya gelmez.
“Yarım saniyelik ölümlü ömrün kaçıncı kırılmasındayız?
Seni arıyorum.
Gökyüzü hep aynı gökyüzü;
ama içimdeki küllenen ateş daha da derinleşiyor.
Yaşam dediğin,
iki nefes arası bir sorudan ibaret.”
Meltem Güdemezoğlu ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, bize yasın aslında biten bir süreç değil, hayatın içine sızan ve onunla birlikte büyüyen bir “yol arkadaşı” olduğunu gösteriyor. Onun ifadelerinde ne tam bir isyan ne de sahte bir teselli var; aksine, hayatın en kırılgan yerinden yükselen bir dürüstlük hakim.
Güdemezoğlu, “yarım saniyelik ölümlü dünyada” insanın kırmamaya, anlamaya ve affetmeye olan ihtiyacını hatırlatırken; yazmayı bir sığınaktan öte, var olmanın en yalın hali olarak tanımlıyor. Onun kelimeleri, bireysel bir acıdan yola çıkıp kolektif bir hafızaya dokunuyor; okuru “bu da geçer” kolaycılığından uzaklaştırıp, yasla birlikte onurlu bir şekilde yaşamaya davet ediyor.
Çünkü bazı yaralar dilsizdir, bazı yangınlar sönmez; ama Meltem Güdemezoğlu’nun kaleminde olduğu gibi, bazı acılar kelimelerle taşınabilir hale gelir. Bize hatırlattığı en değerli şey ise şu: Hayat, planlar yapmak için çok kısa, sevdiklerimize sarılmak için ise tam şu an…



