Bazı yaralar kabuk bağlar sonra usul usul iyileşir ancak onun yarası hiç kabuk tutmadı. On iki yaşındaydı Umut. Boyu tezgâha tam yetmezdi. Zımparayı iki eliyle kavrar, tüm ağırlığını verirdi tahtaya. Talaş saçlarına yapışır, kirpiklerine dolar, akşam eve döndüğünde annesi “Yine mi süpürmediler seni?” diye yarı şaka yarı sitem ederdi. Güler gibi yapardı Umut.
Sabahları dükkânın kepengini ustasıyla birlikte kaldırırdı. Demir sert bir ses çıkarırdı. İçeri ilk giren hep Umut olurdu. Hava ağırdı; vernik, nem, kapalı kalmış odaların kokusu. Sobayı yakar, çayı koyar, yerleri süpürürdü. Küçük elleri nasır tutmaya başlamıştı. Usta arkasında belirdiğinde içi daralırdı. Omzuna değdiği anda omuzları küçülürdü. “Dik dur,” derdi usta. Dik duramazdı. Öğle aralarında diğer çıraklar dışarı fırlar, simit alır, taş sektirirdi. Umut bazen dükkânda kalırdı. Arka odanın kapısı kapanırdı. O saatlerde çekiç sesi duyulmazdı. Sadece nefes. Sadece suskunluk.
Eve döndüğünde sofraya oturur, arka odayı kimseye anlatamazdı. Banyoda yüzünü yıkarken aynaya bakmamayı öğrenmişti. Parmak uçlarıyla yanağındaki talaşı silerken, sanki başka bir şeyi de silmeye çalışırdı. Bir gün çiviyi çakarken parmağına vurdu. Kan aktı. “Ağlama,” dedi usta. Ağlamadı. Parmağı iyileşti. Morluk geçti. Tırnak düştü, yenisi çıktı. Ama o yara büyüdü, içine doğru.
Bir sabah her zamanki saatte çıktı evden. Dükkânın kepengi açıldı. Usta bekledi. Umut gelmedi. Öğleye doğru dükkânın olduğu sokağın başında bir kalabalık toplandı. Bir siren sesi duyuldu. Islak kaldırımda küçük bir beden hareketsizdi. O gün Umut’un umudu da sustu.
Umut gitti. Adı kaldı geriye, kimsenin ağzına yakışmadan.



