Takvim yaprakları yirmi dokuz aralık tarihini gösterirken, bir yıl daha devrilip gidiyordu. Dışarıda, tükürüğü yere düşmeden donduracak kadar keskin bir ayaz vardı. Uludağ, bembeyaz kar örtüsüne bürünmüştü. Kestane ağaçları dallarında biriken karları taşımakta zorlanıyordu.
Günün ilk ışıkları buz tutmuş pencereden süzülürken, Emine saatin mekanik sesiyle uyandı. Zihni, daha gözlerini açmadan günlük telaşın listesini çıkarmıştı bile. Sıcak yatağından feragat ederek hemen kalktı. Okula yetişecek oğluna kahvaltı hazırlamalı, kocasının kıyafetini ütülemeli ve evi derleyip toplamalıydı. Çaydanlık ocakta fokurdarken pencereden dışarı baktı; sokaklar henüz derin bir sessizliğe gömülüydü. Biliyordu ki biraz sonra dolmuş durağında kesişen hayatlar, düz bir zemine düşen su damlası gibi farklı yönlere dağılıp gidecekti.
Şehrin Bursa ovasına kurulmuş bir semtinde, on beş yaşındaki Sema derin bir uykunun koynundaydı. Yüzünde hayatın ona bindirdiği yükün yorgunluğu vardı. Gece yarısına kadar çalışmış, eve varır varmaz yatağa yığılmıştı. Alarmın sesiyle irkildiğinde göz kapakları kurşun gibi ağırdı. Aybaşında maaşını eline saydığı babasını uyandırmamak için parmak uçlarında yürüdü; sabahın bu saatinde onunla uğraşacak mecali yoktu. Annesinin hazırladığı sofradan birkaç lokma atıştırıp bir bardak çayı aceleyle içti ve kendini dışarı attı
Uludağ’ın eteğine yaslanmış bir evde, Nazan karnındaki kıpırtıyla uyandı. Otuz iki yaşındaydı ve içinde büyüyen yeni hayatın heyecanını taşıyordu. Yavaşça doğrulup elini karnının üzerine koydu. Perdeyi araladığında, çatılardan sarkan buz sarkıtlarını gördü; her biri zamanın donmuş birer damlası gibiydi. Doktor “dinlenmesi gerektiğini” söylemişti ama evin geçimi, aldığı üç kuruşluk maaşa bakıyordu. Onu ve doğacak çocuğunu ölümle tehdit eden kocasını terk edeli henüz iki ay olmuştu. Kendini iyi hissettiği sürece çalışmaya devam edecekti.
Her sabah şehrin kenar mahallelerinden üretimin can damarı organize sanayi bölgelerine bir insan seli akardı. Servisler, dolmuşlar ve metro “canlı emek” taşırdı.
Emine, Sema ve Nazan bütün günlerini geçirdikleri kasvetli yapının önünde buluştuklarında gün aydınlanmıştı. Soğuktan morarmış parmaklarını birbirine sürterek ısınmaya çalışırken, kısa bir sohbete tutuştular. Bu sohbet, günün ağır yüküne karşı tutundukları can simidiydi.
Fabrikanın demir kapısı, her sabah olduğu gibi gıcırtıyla açılarak işçileri içeri aldı. Çoğunluğu gencecik kadınlardan oluşan kalabalık, fabrikanın o keskin kimyasal ve elyaf kokan karnına doluştu. Hemen ardından makinelerin monoton uğultusu duyulmaya başladı.
Gün; kesme makaslarının şakırtısı ve sürekli hareket halindeki ayak sesleriyle akıp gitti. Sema’nın parmakları ince elyaf liflerini dikmekten sızlamaya başlamıştı. Emine, önünden akıp giden bandın başında gözlerini kırpıştırarak saatleri sayıyordu. Nazan’ın bir eli sürekli karnındaydı. Pencereden süzülen ışık sarıdan turuncuya, ardından gri bir karanlığa evrildi. Vardiya bitmişti ama çıkış yoktu. Amirlerin sesi yankılandı koridorlarda: “Fazla mesai var, üretim yetişmeyecek.”
Bedenler iflas etse de eller robotlaşmış bir şekilde çalışmaya devam ediyordu. Zaman, bir sonraki güne geçmeye hazırlanırken aniden genizleri yakan keskin bir koku yayıldı. Çok geçmeden, elyaf deposundan şiddetli bir alev patladı. Yanıcı süngerler ve elyaf yığınları bir anda kuru ot gibi tutuştu; dumanlar saniyeler içinde fabrikayı bir cehenneme çevirdi.
Makineler sustu, kaos başladı. Acil çıkış kapısı yoktu, duvarda asılı duran yangın söndürücüler çalışmadı. Kadınlar büyük bir panikle çıkışa doğru koşmaya başladı. Kapıya vardıklarında kilitli olduğunu gördüler. Patron, işçilerin dışarı çıkmasını önlemek için kapıları kilitliyordu. Emine titreyen elleriyle kilidi zorladı, nafileydi. Yorgun yüzler korku ile doldu.
O sırada, asma kattaki ofisinden panikle çıkan patron göründü. Elinde çantası merdivenlerden aşağı, işçilerin olduğu yöne doğru koşarak geldi.
Yaklaştığında “Anahtar nerede?” diye bağırdı Emine; sesi dumanın içinden öteye geçmedi.
Patron, gözleri yuvalarından fırlamış bir halde ceplerinde anahtarı aradı. Bulduğunda yüzünün rengi değişti. Kadınlar ile arasında üç dört metre vardı. Bu sırada tavanın bir kısmı gürültüyle çöktü. Alevden bir barikat, patron ile kadınlar arasında yükseldi. Patronun çıkış tarafına geçme şansı yoktu. Elindeki çantayı yere fırlatıp geri koşmaya başladı.
Anahtardan umudunu kesen Emine, yerdeki bir metal parçasını kaptı. Yılların biriktirdiği öfkeyi ve yaşama tutkusunu o metal parçasına yükleyerek kapının menteşelerine vurmaya başladı. “Sema, Nazan, arkadaşlar, yardım edin!” diye haykırdı. Kadınların birleşen gücü devasa demir kapıyı menteşelerinden ayırarak yere yıktı. Dışarının buz gibi havası, cehennem sıcağının içine bir can suyu gibi doldu.
Kendini dışarı atan, yanan binadan koşarak uzaklaştı. Kaçarken arkalarından gelen büyük bir patlama sesiyle sarsıldılar. Geriye dönüp baktıklarında, alevlerin fabrikayı tamamen yuttuğunu gördüler.
Takvimler otuz aralığa dönmüştü. Kar, sessizce yağmaya devam ediyordu. Pamuk gibi bembeyaz taneler, gökyüzünden süzülerek kadınların yüzlerindeki isleri temizliyordu.
İsmail Demir



