Kalbimin kapısını araladım;
eski bir radyo karşıladı beni,
çalmaktan yorgun.
Resimler saçılmış her yere;
aydınlık yüzler…
Üstlerindeki tozu üfleyince
birer birer kayboldular.
Toz, sisli zaman gibi
kaplamış her yeri.
Silkeledikçe örtüleri
geçen zaman döküldü.
Elimi uzattığım her şey
toza dönüşüyor.
Geçmişin izlerini,
birer mühür gibi taşıyan
ayak izleri kalmış
bu boş evde.
Duvarların
sessizliğine
akşamın loş ışığı
vuruyor.
Sessizlik çığlık olmuş;
mızrak gibi saplanıyor kalbe.
Bir sandığın kilidi
gıcırdıyor köşede;
ansız zamanlar
birikmiş içine.
Eski taş aynada
yarım kalmış bir bakış duruyor;
dokundukça buğulanıyor yüzü,
sanki biri dönüp
gelecekmiş gibi.
Yaprak yaprak yorgunlukları
denkleyip gitme zamanı geldi.
Bir yorgunluk var ayaklarımda;
öyle bilindik yorgunluklara benzemiyor,
ayaklarımdan kalbime uzanan
bir acı.
Tozlu bir vazonun içinde
kırmızı güller kurumuş;
açamayan tomurcuğu
duruyor üstünde.
Açma zamanını
boşuna bekleme.
Zaman —
burada, seninle
durdu.
Saçlarım dağılmış odaya,
perçem perçem —
ak düşmüş gibi, tozlu.
Gözlerim minicik,
mercimek büyüklüğünde.
Bestekâr Sokak’taki
bir evin penceresinden
bakıyorum biten güne.
Eski bir hayatın özeti gibi;
kurumuş güller
ve çini vazoyu
giderken alamayacağım
yanıma.
Bu son bir parça;
bizlerden hatıra kalsın
gelecek olanlara.



