Bazı sabahlar vardır, uyanırsın ama aslında tam uyanmamışsındır. Gözlerin açıktır, hayat akıyordur ama içinden bir şey hâlâ gecenin koyu sessizliğinde kalmıştır. İşte o anlarda insan, ne takvimlere bakmak ister ne de saate. Daha çok toprağa bakmak ister. Çünkü toprak, acele etmez. Toprak, bekler. Ve beklerken de hatırlar.
Biz çoğu şeyi unuturuz. Nerede incindiğimizi, nerede sustuğumuzu, hangi cümlede kendimizden vazgeçtiğimizi… Ama toprak unutmaz. Ayağımızın altındaki o sessiz varlık, her adımımızı, her düşüşümüzü, her kalkışımızı kaydeder sanki. Belki de bu yüzden bazı yerlerde içimiz daralır, bazı yerlerde ise hiç tanımadığımız hâlde “evimdeyim” hissi çöker içimize.
Kibele’yi düşünürken hep bunu hissederim. Bir tanrıçadan çok, bir hatırlayış gibi gelir bana. Kadın bedeninde, doğanın ritminde, mevsimlerin döngüsünde saklı bir hafıza… Doğurmanın yalnızca çocukla ilgili olmadığını bilen bir bilgelik. Fikir doğurmak, cesaret doğurmak, bazen sadece sabrı doğurmak.
Modern hayat bize hep hızlanmayı öğütler. Daha hızlı sev, daha hızlı iyileş, daha hızlı unut. Oysa toprak yavaş iyileştirir. Kırılan bir dal hemen yeşermez. Yanmış bir alan kendine gelmek için zamana ihtiyaç duyar. İnsan da öyledir ama bunu kendine söylemeyi unutur. Hep güçlü olmak zorundaymış gibi yaşar. Hep ayakta kalmak, hep devam etmek… Oysa bazen yere oturmak gerekir. Toprağa dizini değdirip “Ben yoruldum” demek.
Ritüeller belki de tam burada devreye girer. Büyük, gösterişli şeyler olmak zorunda değildir. Sabah kahveni içerken pencereyi açmak bir ritüeldir. Bir taşı cebine koyup gün boyu taşıyorsan, o da bir ritüel. Bir dileği toprağa fısıldamak, kimse duymuyorken… Toprak duyar çünkü. Hep duyar.
Çocukken düştüğümüzde dizimizi yere sürttüğümüz için azar işitirdik. “Toprak kirli,” derlerdi. Oysa kim söyledi toprağın kirli olduğunu? Toprak en temiz tanıktır belki de. Kanı da bilir, gözyaşını da. Ama hiçbirini yargılamaz. Olduğu gibi alır.
Kibele’nin bana en çok öğrettiği şey şu oldu: Güç, sertlik değildir. Güç, taşıyabilmektir. Mevsimleri, kayıpları, bekleyişleri… Ve bazen de sessizliği. Her şeyin cevabı yoktur. Ama her şeyin bir yeri vardır. Kimi şeyler kalpte durur, kimi şeyler toprakta.
Belki de bu yüzden bazı vedalar mezarlıklarda değil, içimizde yapılır. Bazı başlangıçlar alkışlarla değil, sessiz bir “tamam”la olur. Ve bazı kadınlar, bazı insanlar, kendilerini ilk kez gerçekten güçlü hissettiklerinde değil; yorulduklarını kabul ettiklerinde büyürler.
Toprağın üzerinde yürürken, aslında onunla konuşuruz. Her adım bir cümledir. Kimi zaman bir sitem, kimi zaman bir şükür. Yeter ki kulak verelim. Çünkü Kibele hâlâ burada. Adı değişmiş olabilir, heykelleri kırılmış olabilir ama özü duruyor. Bir tohumun çatlamasında, bir kadının iç çekişinde, bir insanın yeniden başlama cesaretinde…
Ve belki de en çok şurada: Yavaşladığımızda. Dinlediğimizde. Kendimize biraz daha yumuşak davrandığımızda.
Toprak bekler. Biz de öğreniriz.
Eninde sonunda.



