Ben toprağın en eski hatırasıyım,
adım söylenmeden önce vardım.
Bir taşın sabrında,
bir kökün karanlığında
ve ilk kadının alnındaki terdeyim.
Beni unutanlar oldu,
adımı susturan çağlar geçti.
Ama her suskunlukta
bir rahim gibi derinleştim.
Çünkü ben beklemeyi bilirim.
Toprak bekler,
kadın bekler,
tohum bekler.
Avuçlarını toprağa koy,
dinle.
Orada sadece çamur yok,
kırık dualar,
yarım kalmış doğumlar,
adı konmamış yaslar var.
Toprak her şeyi alır
ama hiçbir şeyi kaybetmez.
Ben kaydetmeyi öğrendim
acıdan önce.
Bir zamanlar
göğsümden nehirler aktı.
Süt gibi beyaz,
kan kadar sıcak.
İnsan içti
ve unutmayı seçti.
Oysa ben
unutmayı hiç öğrenmedim.
Her çağda
bir kadının omzuna çöktüm.
Kimi zaman bir ana oldum,
kimi zaman yalnız bir kız çocuğu.
Saçlarıma rüzgâr dolandı,
dizlerim çamur oldu
ama ayakta kaldım.
Çünkü doğurmak
yalnızca hayat değil,
direnmektir de.
Beni heykellere hapsettiler,
taşa çevirdiler.
Oysa ben
taşta değil,
çatlayan ellerdeyim.
Ekin eken bir köylünün sırtında,
gece uykusuz kalan bir annenin gözlerinde,
kendini eksik hisseden bir kadının kalbinde…
Toprak çatladığında
beni sanırlar ki susmuş.
Hayır.
Ben o çatlaklardan konuşurum.
Bereket dediğin şey
fazlalık değil,
yarayı sarmayı bilmektir.
Bir tohumu gömmek
küçük bir ölümdür.
Ama ölümden korkmam ben.
Çünkü her gömülen şey
bir gün adını hatırlar.
Toprak iade eder
emanetini.
Şimdi çağırmıyorum seni tapınağıma,
ritüellere de gerek yok.
Sadece eğil
ve yere dokun.
Orada beni bulacaksın.
Adım değişmiş olabilir,
ama sesim aynı.
Ben toprağın hafızasıyım.
Kadının susturulmuş cümlesi,
dünyanın ilk nabzıyım.
Ve hâlâ buradayım.
Sessiz,
derin
ve vazgeçmeyen.



