Ah Müzeyyen! Gönlümde yerin öyle güzel ki. Öyle bir yerleşmişsin ki oraya, kenara çekil desem milim oynamana razı olmaz yüreğim. İğneyle iplik her gün sen sen diyor ve öyle böyle geçiyor günler.
Hani kızma ama bazen diyorum minik bir sökük olsun gömleğinde onu getirsen bana, utangaç bakışlarınla “Müsaitsen iki dakika halleder misin?” desen, ben de tamam deyip dikiversem söküğü, senle beni hayal edercesine birbirine iliştirsem kumaşı. Beklerken sensizliğimin duvarlarına bakarsın belki. Duvarlardaki çatlaklar bile haykırır sana olan sevgimi. Ya da ne bileyim tavandaki ışığa bakarsın, ışık yansın sönsün çözülmesi kolay bir şifre gibi Mü-zey-yen desin. Bu ışık sensin, sen varsan her yer ışık desin, sakın ama sakın sönme desin. Bu adam seni seviyor ama söyleyemiyor, içi dışından daha sevgi dolu desin. Geçenlerde yine hayaller kurdu bizimki, acaba seninle telefonda konuşsa nasıl alo diyecek? Yolda karşılaşırsa poşetleri hangi elinde taşıyacak? Hangi eliyle selamlayacak seni? Ellerin yumuşak mı, sıcak mı nasıl bakacak? Bazen de acaba o sessizlikte senle konuşurken birden yutkunası gelirse nasıl yutkunacak? Bunları nasıl yapacağını düşünüyor desin. Bir ışık deyip geçme Müzeyyen sana çıkan tüm yollar ışık, tüm kâinat güneş, tüm çorak topraklar bahar bahçe.
Geçen gün geldiğinde dükkândan çıkarken elinin değdiği kapı tokmağı bile Müzeyyen buradaydı diyor. Ben şimdi nasıl sen yokmuşsun gibi davranayım? Getirdiğin her kumaşı nasıl özenle dikmeyeyim? Tüm kasabalının tamiratlarını yaparken Müzeyyen görür belki deyip daha itinayla, daha aşkla, daha istekle nasıl yapmayayım? Belki duyarsın diktiğim söküğün bile hâlâ mı Müzeyyen dediğini. Desin istiyorum artık, Müzeyyen desin istiyorum.



