Fırının kapağını açmadan kontrol etmeyi bir türlü öğrenemedim. Benim sabırsız tabiatım fırın kapağını açmaya çalışmakla kalmaz; bir yere gideceksem çalar saatten önce uyanmak, banyoda üç kez sabunlanmak yerine iki kere sabunlanıp çıkmak, karnımda bebeğimi kırk hafta yerine otuz altı hafta tutmak gibi birçok sabırsız huya sahibim. İçini kuş üzümü, tarçın ve bademli pilavla doldurduğum hindiye bıçak batırıp son kontrolümü yaptıktan sonra fırında demlenmeye bıraktım.
İki gündür yağan kar, bahçemdeki sardunyalarımın ve menekşelerimin üzerini örtmüş, yorganın altında kalan ayaklar gibi tümsekler oluşturmuşlardı. Neredeyse bir haftadır güneş o sarı yüzünü göstermiyor; akşam sabah gökyüzü koca bir beyazlık içinde gözümüzü kamaştırıyordu. İtiraf etmeliyim ki mavi gökyüzünü, hatta ve hatta karanlığı bile özledim. İnsan karı beklerken güneşi, güneşi beklerken de karı özlermiş; elinde ne yoksa ona hasretlik olurmuşsun. Altmış yaşında koca bir kadın olarak bunu her defasında deneyimlerim.
Sarapları, viskileri ve haşarı oğlum Selim için aldigim biraları çıkarıp masanın yanındaki büfeye dizdim. Bu gece yeni bir yılı karşılayacakken çocuklarımın en sevdiği içkilerden pek tabii ki almıştım. Selim benim en küçüğüm, artık üniversite son sınıfta mühendis çıkacak. Kız arkadaşı Beril ile ikisi gelecekler. Tatlı bir kız. Staj gördüğü yerde tanışmış, bu gece de bizim aile yemeğimize katılacak. “Aman anne, çok soru sorup kızı sakın ola daraltma,” diye bin bir tembih alsam da benim ağzım boş durmaz. Annelik görevimin tüm sıkıcı ve baskıcı gereklerini yerine getirip kızı biraz sıkıştırabilirim. Tabii ki bunu Selim’e çaktırmadım.
Sibel’in en sevdiği tatlı olan şekerpareyi de akşamdan yaptım. Ağdalı şerbetini dökerken aklıma Sibel’in benden gizli kaşık kaşık toz şeker yemesi geldi yine. Ne şeker bağımlısıydı bu kız! Ben ortalıkta yokken mutfağa dalar, şeker kavanozuna daldırdığı yemek kaşığıyla tüm ağzını kristal şekerle doldurur, ben gelene kadar yutamazdı. Hemen anlardım, kıçına bir tane patlatırdım.
Şeker o dönem çok zor bulunurdu, kahrolası darbe zamanları. Karneyle, kuyrukta bir kilo şeker, iki kilo yağ için boynumuzu bükerdik. Bir de bu şımarık kızın şekerleri kaşık kaşık yiyip dökmesi yok muydu, cinlerimi tepeme çıkartırdı. Ben bağırdıkça rahmetli eşim Hayri de bana bağırırdı. “Bırak çocuğu, çaya şeker atmayız olur biter,” diye. Al şimdi Sibel, bol bol ye diye tatlıya iki katı şeker döktüm.
Sibel en büyük kızım. İki kez evlendi, boşandı; çocuğu da yok. Şimdi de galerici bir adamla geziyormuş. Kardeşi Mustafa görmüş, benim ortanca. Mustafa henüz iki yıllık evli, bir fabrikada çalışıyor. Eşi Betül ise özel bir şirkette müdür.
Ikisi arasındaki bu sınıf farkının problem olduğunu görmemek için kör olmak lazım. Zavallı oğlum, bu kıza para yetiştiremiyor; ha babam tatiller, ha babam pahalı markalar. İşçi maaşıyla hangisine yetişecek bu çocuk, bilmem. Betül ile ikisi araba bakmaya gidince tesadüfen görmüşler Sibel’in sevgilisini. Adam bunlara arabayı kazık fiyattan satmaya çalışınca Sibel devreye girmiş de öğrenmişler sevgili olduklarını. Bir havalar, bir havalar! Mustafa rezil olmuş Betül’e. Ablasının o dolandırıcıyla ne işi varmış. Sen kendi karının babasına bak, ne taraklarda bezi var diyemedim tabii. Her zaman aralarındaki sorunlarda çekimser kaldım. İyi mi yaptım, kötü mü hâlâ bilemiyorum. Bazen tartışmalara karışmak ve ortalığı alevlendirmek de lazım geliyor. Her zaman çekimser kalınca da hayatı uzaktan seyretmeye mecbur bırakılıyorsun. Çocukların tarafından ciddiye alınmamak da cabası.
Cam ağacımız yok bu sene. Eskiden Hayri nereden gider, keser getirirdi. Senelerce o ağacı kullanırdık. Taktığımız küreler de gerçek camdan olurdu. Nerede şimdi paralar döküp aldıkları o plastik küreler? Bizim ağacımız da süslerimiz de gerçek malzemeydi. Plastik dünyada, plastik nesnelerden ve plastik ilişkilerden bin ışık yılı uzak.
Yemeğe sahte gülümsemelerle başladık. Sibel yine kilolarını saklamak için siyahları giymiş, gözlerini de siyah farlarla gölgelendirmiş, uzaktan uzaktan Mustafa’yı süzüyor. “Memnun musunuz arabanızdan?” diyerek atıyor topu ortaya. “Evet, iyi ki senin sevgilinden almamışız. Çürük arabaları kaç katına satıyor, dürüstlüğüne hayran kaldık doğrusu.”
Sibel, çatalı ile tüm hıncını zavallı hindimden çıkarıyordu. İçindeki pilavları çıkarıyor, etlerini bıçakla lime lime ediyordu. Şarabı kafasına dikti. “Biliyor musun Mustafa, senin o üç kuruş maaşınla o galerinin önünden bile geçmemen gerekir ama tabii ki karına söz geçiremeyen o erkeklerdensen, onu bilemem.” Selim, sevgilisinin elini tutarak göz kırptı. Kıza gözleriyle “sorun yokmuş” dercesine yatıştırmak istiyordu, olacakları önceden haber verirmişçesine. Betül, savaşa hazırlanan bir asker gibi peçeteyle dolgulu kırmızı boyalı dudaklarını silerek, “Benim arkadaşımın yerinden aldık, üstelik sıfır. O galerici hakkında da pek iyi şeyler duymadık. Mafyayla pek yakın ilişkileri varmış diyorlar,” dedi.
Bu kadarı da artık fazlaydı. Hemen gözleri üzerime çekmek için bir şeyler yapmalıydım. Selim ile sevgilisine dönerek konuyu değiştirmeye çalışan saf kurban gibi, “Kızım, sen hangi bölümden mezunsun?” dedim. “Ben lise mezunuyum, Selim’in staj yaptığı şirkette sekreterim efendim.” Mustafa gülerek, “Bir tane daha lise mezunu bu aileye fazla,” diyerek tatsız bir şaka yaptı. Mustafa’dan başka da hiç kimse gülmedi.
Tüm bu tatsızlığın ortasına şekerparemi getirerek kan şekerlerini yükseltip ortamı ısıtmak istedim ama nafile. Şeker bağımlısı kızım Sibel’in tadı kaçmış, bir sigara yakmıştı. “Anne, bana paket yapsana, evde yerim.” Pakete fazladan tatlı koydum, o galerici de yesin diye.
Loş ışıkta yediğimiz yılbaşı yemeğinde, dışarıdaki kar taneleri kar kütlelerine dönüşürken bizim için de bitmek bilmeyen yemeğin saniyeleri dakikalara, dakikaları da saatlere dönüşüyordu. Sofrada yeni yılı karşılamak istemekte tek ortak noktamız, gece yarısının bir an önce gelip bu yemeğin sonlanmasını istememizdi. Bir an Hayri gelip omzumu sıkıyor ve “Takma kafana, onlar kavga eder; yine birbirleri olmadan yapamaz, kan bağı işte,” derdi. Ah Hayri, sen gittiğinden beri değişmeyen tek şey bu çocukların birbirine tahammülsüzlüğü. Birbirleri olmadan da çok iyi yapıyorlar, onları bir arada tutmaya çalışan benim. Sen gittin ve kendini kurtardın, beni ise koca bir sorumluluk enkazının altında bıraktın.
Gece yarısı oldu, güneş yeni bir maratona başladı ve kar durdu. Yılın ilk gününü karsız, güneşli ve küs karşılayacaktık. Benimle öpüşen çocuklarım birbirlerine el sallayarak uzaklaştı ve ben, yarısı yenmiş hindiyle baş başa kaldım.
“Aysel Hanım, bu sabah ilacınızı getirmiştim ama hâlâ duruyor. Neden içmediniz?” Şu suratsız hemşire gelmişti yine. Huzurevindeki ikinci yılımda, yine bir Ocak sabahıydı. Yeni yıl sofrasını kurmuş, çocuklarımı ağırlamıştım. Hapımı içmemiş; onların kavgaları, gülüşmeleri, laf sokmaları ve kokularıyla yeni bir yaş daha almıştım. Hemşirenin kalın sesi hayalimi bozmasaydı, dışarıda yağan karı izlerken evindeki şekerparenin tadını damaklarında hissetmeye, şarabın başında bıraktığı ağrı ile uyumaya devam edecektim. Ne yazık ki bu yıl da ziyaretine hiçbir çocuğum gelmemiştim. Hemşire, yeni yıl için yapacakları kutlamayı haber verdi ve hapımı içmem gerektiğini hatırlatarak odadan ayrıldı.



