“Başım dağ, saçlarım kardır
Deli rüzgârlarım vardır
Ovalar bana dardır
Benim meskenim dağlardır.”
Bu bilinen dörtlük, dağları romanlarında türküleştiren, Türk edebiyatının
duayen sanatçısı Sabahattin Ali’ye ait. Bir aydın dağları ve özgürlüğü ancak bu
kadar güzel anlatır. Dağlar Sabahattin Ali’nin gözlerinde özgürlüğü temsil eder.
Ve dağlar her düşünce insanının özlediği ve ilham olacağı yerlerdir. Bir aydının
duruşu, hayata bakış açısı elbette dönemin sosyal ve siyasi şartlarından
bağımsız düşünülemez. Sabahattin Ali’nin kimliği, edebiyat yaşamı,
düşüncelerinden ayrılmadığı gibi, ne pahasına olursa olsun hayatının sonuna
kadar hep üretmiş, roman şiir ve öykü türünde verdiği eserlerle edebiyatı,
estetik bir uğraşı olmanın ötesinde, toplumsal ve ahlaki bir sorumluluk alanı
olarak görmüştür. Sanatçının ilk romanı olan Kuyucaklı Yusuf’ta, bireyin
kendisiyle yüzleşmeden, toplumsal dönüşümünün mümkün olamayacağı
düşüncesini ortaya koyar. Romanda görülen toplumsal eşitsizlik, yalnızca
bireysel ve trajedi olarak anlatılmaz, aynı zamanda dönemin sosyal ve siyasi
yapısına eleştiri niteliği taşır. İçimizdeki Şeytan adlı romanında bireyin iç
çatışmalarını ve toplumsal baskılarla başa çıkma mücadelesini etkileyici bir
şekilde işler. Roman bireyin kendisiyle yüzleşmeden toplumsal dönüşümün
mümkün olamayacağı düşüncesini ortaya koyar. Eser adeta evrensel bir insanlık
sorgulaması niteliği taşır. Selim İleri’nin Sabahattin Ali bu romanda
Dostoyevski’nin “Ecinnileri” kadar önemli meseleler üzerinde durmuştur, tespiti
kayda değerdir. Sanatçı 1928-1930 yılları arasında Maarif vekâletinin
düzenlediği sınavı kazanınca Almanya’ya yönlendirildi. Orada bohem bir hayat
sürdü.1943 yılında yazdığı ve şu an İngiltere’de bestseller olan Kürk Mantolu
Madonna adlı romanı bu yaşamdan izler taşır. Özellikle Yunan trajedisinden ve
Rus edebiyatından izler taşıyan roman, düzenin silikleştirdiği, kimsenin
umursamadığı bir insanın, Raif Efendi’nin hayatını tutkulu ama imkânsız aşk
macerasını, yalnızlığını süsten uzak bir dille anlatmıştır.
Kısaca hikâyeye değinecek olursak: Genç memur Rasim; yaşlı, disiplinli, az
konuşan ama etrafındaki herkes tarafından hor görülen Raif Efendiyi tanıyor.
Raif Efendi ölümünün yaklaştığını anlayınca, güzel günleri kaydettiği defterinin
yakılmasını Rasim’den rica ediyor. Ama Rasim merakına yenik düşüp defteri
okuyor. İşte o siyah kaplı defterde gerçek Raif Efendi ile tanışıyoruz: Berlin’de
bir sergi salonunda “”Kürk Mantolu Madonna” portresine bakarken başlayan
hikâye… Ve o portrenin sahibi Maria Puder.
“Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.” Raif Efendi,
varoluşsal sancılar geçiren, melankolik bir karakter. Hayatı boyunca birçok şeye
boyun eğmiş, sevmediği bir kadınla evlenmiş ama gerçekten yaşadığını hissettiği
tek zamanı defterine aktarmış. Maria ise yüksek duvarları arkasında gerçek ve
saf sevgiyi arayan, savunma mekanizmaları geliştirmiş güçlü bir kadın.
Kitabın en etkileyici yanı, aşkı abartısız ve en saf haliyle anlatması. Platonik
hayranlıktan başlayıp derin bir tutkuya dönüşen bu ilişki, güzelliğe ve sevgi dolu
hayata duyulan özlemin yansımasıdır diyebiliriz. Ama romanın asıl gücü, aşktan
çok insanın ruhunu anlatmasında gizli. Sevilme ihtiyacı, kendini yetersiz
hissetme, anlaşılmama korkusu ve geç kalınmış hayatlar… Tam da bu yüzden
kalbe doğrudan dokunur.
Kitabı bitirdiğinizde içinizde bir şeylerin eksik kaldığında oluşan o boşluk hissini
yaşıyorsunuz. Sabahattin Ali’nin keskin ama sade dili, çerçeve anlatı tekniği ve
derin karakter tahlilleri bu eseri adeta bir başyapıt yapıyor.
Sabahattin Ali’nin romanlarında ve hikâyelerinde dil, yapaylıktan uzak, konuşma
diline yakın ve duru bir Türkçedir. Bu sadelik eserlerini daha etkileyici kılar.
Yazarın dilinde idealize edilmiş karakterler ve olaylar yoktur. Toplumsal ve
bireysel gerçeklik, olduğu gibi sunulur. Yoksulluk, adaletsizlik yalnızlık ve
çaresizlik abartılmadan, nesnel bir bakış açısıyla aktarılır, yoksulluğu süslemez,
acıyı hafifletmez gerçekleri değiştirmeden olduğu gibi sunar. Onun karakterleri
çoğu zaman kırılgan, içe dönük ve hayatın yükünü sessizce taşıyan insanlardır.
Sanatçı Fransa ve ABD’de hakkında doktora tezleri yazılmaya başlanan,
akademik platformlarda adı geçen tüm zamanların yazarı olmayı başarmıştır.
Sonuç olarak Sabahattin Ali, yalnızca bir yazar değil insan ruhunu derinlemesine
gözlemleyen bir sanatçıdır. Onun eserleri, bize hem kendimizi, hem de toplumu
anlamayı öğretir. Bu nedenle Sabahattin Ali Türk edebiyatında unutulmayacak
isimlerden biri olarak yaşamaya devam edecektir.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!