Bazen düşünüyorum…
Belki de biz renkleri yaratmıyoruz; onlar bizi buluyor.
Bir gün gökyüzü fazla maviye kesiyor ve içimde bir ses, “İşte bu sensin” diyor.
Renk, bir duygunun görünür hâli oluyor; kırılgan ama dirençli, tıpkı bir kadının sesi gibi.
Fahrünnisa Zeid geliyor aklıma.
Bir hanedanın sessiz duvarlarından çıkıp fırçasını bir isyan gibi tutuyor.
Renkleriyle konuşuyor, çizgileriyle özgürleşiyor.
Tuvalinde hiçbir sessizlik kalmıyor.
Atatürk bir akşam yemeğinde alfabenin ilk sesli harflerini onun adıyla deniyor; Fahrünnisa.
Bir isim, bir ses, bir çağrının başlangıcı.
O anda yalnızca yeni bir dil değil, yeni bir kadının sesi de doğuyor bu topraklarda.
Zeid’in renkleri gözümde dans ediyor.
Ve sonra, fark etmeden Frida’nın kırmızılarına dokunuyorum.
Sanki aynı yangının iki kıvılcımı onlar.
Biri İstanbul’da büyüyor, diğeri Meksika’da; ama ikisi de acının içinden bir sanat dili çıkarıyor.
Frida’nın kırıkları, Zeid’in patlayan renkleriyle birleşiyor içimde.
Kadın olmak, bazen yıkılmak.
O yıkıntıların arasından kendi biçimini yeniden kurmak oluyor.
Uzak bir sessizlikte, Kusama’nın noktaları beliriyor.
O noktalar, Frida’nın yaralarından dökülen yıldızlar gibi parlıyor.
Delilikle deha arasındaki o titreşimli alanı dolduruyorlar.
Her biri bir nefes, bir hücre, bir evren oluyor.
Kusama kendini dünyadan korumak için içine kapanıyor, o kapanış evrensel bir sonsuzluğa açılıyor.
Renk orada artık bir yüzey değil, bir ruhun biçimi hâline geliyor.
Bu noktaların ortasında Marina Abramović’in yankısı duyuluyor.
Onun sanatı renksiz ama her bedensel hareket bir ton taşıyor.
Renkleri değil, insanın sınırlarını boyuyor.
Acıyı görünür kılıyor, duyguyu çıplak bırakıyor.
Biz izlerken rahatsız oluyoruz, çünkü o, sanatın değil, insanın yüzüne ayna tutuyor.
Tüm bu kadınlar; farklı yüzyıllar, farklı diller, farklı coğrafyalar…
Ama aynı sesin yankılarını taşıyorlar.
Bir kadın görünmek istiyor.
Bir kadın sessizliği renge çeviriyor.
Bir kadın sınırın ötesine geçiyor.
Ben onların ardından konuşuyorum.
Bir galeride, bir aynada, bir zihnin sessizliğinde.
Renkler arasında dolaşırken hissediyorum:
Hikâyeleri birbirine karışıyor.
Zeid’in mavisi, Frida’nın kırmızısına değiyor;
Kusama’nın beyazı, Abramović’in sessizliğine karışıyor.
Ve ben, o karışımdan doğan yeni bir ses oluyorum.
Sanat bizim dilimiz oluyor, çünkü kimse bizi dinlemiyor.
Renkler konuşuyor, çizgiler bağırıyor, formlar dua ediyor…
Şimdi, her sergide, her fırça izinde, her nefeste, biz hâlâ orada duruyoruz…
Renklerin altında, ışığın içinde, yeniden doğuyoruz.



