Sizin hiç anneniz öldü mü? Benim annem defalarca kez öldü. Henüz çocukken ayaklarımdaki çamur lekesiyle mutfağın o titizlikle ovulmuş beyaz fayanslarına bastığımda, omuzlarımdan tutup beni bir eşya gibi sarstığında öldü. Elindeki bezle yerleri değil de sanki varlığımı dünyadan silmek istercesine hırsla ovuşunda, o ağır terliğin sırtımda bıraktığı sızıda öldü.
Beni bir gazoz şişesi gibi görürdü. Hayatın tüm yükünü, hiçbir şeyden alamadığı hıncını, dindiremediği öfkesini bende biriktirir; beni oradan oraya fırlatıp sarsardı. İçimdeki basınç artar, çocuk ruhum genleşirdi. Sonra küçücük bir hatamda, o kapak açılır ve tüm öfkem dışarı fışkırırdı. Gözyaşlarım ve çığlıklarım ortalığa saçıldığında “Neden ağlıyorsun!” diye daha sert vurduğunda, o gazozun asidi gibi genzimi yakardı çaresizlik. O fışkıran çocukluk öfkemin içinde boğularak öldü annem.
İlk aşık olduğum çocukla sokağın köşesinde karşılaştığım o gün sadece iki kelime konuşmuştuk. Belki bir selam belki utangaç bir bahar gülümsemesi. Annemin balkonun paslı demirlerine asılı o keskin bakışlarını hissettiğimde hava buz kesmişti. Merdivenleri hışımla inişini, saçlarıma bir hınçla asıldığını hatırlıyorum. Beni mahallelinin, ilk aşkımın, tüm dünyanın gözü önünde yerlerde sürükleyerek eve soktuğunda kapıyı o sağır edici gürültüyle kapattığında öldü annem.
Aslında ona hak vermeye çalıştığım anlarda, onun da içindeki çocuğun nasıl katledildiğini görürdüm. Cahillik neydi sahiden? Sadece okuma yazma bilmemek mi? Annem kağıt üzerindeki o harfleri hiçbir zaman birleştiremedi. Belki bir ismin yanına bir soyisim ekleyemedi. Ama asıl cahilliği bildiğini sandığı o tekdüze hayata hiçbir şey katmamasıydı. Kendi annesinden ne gördüyse o sevgisizliği, o sertliği kutsal bir emanet gibi taşırdı. Sevmek onun lügatinde hiç yer almamış bir kelimeydi çünkü ona da öğretilmemişti. O da basit bir gazoz şişesi gibi oradan oraya savrulmuştu. Onunda kendi çocukluğunda kapağı açıldığında fışkıran tek şey öfkesiymiş. Kendi annesinin kopyası olmaktan öteye geçemediği, o miras kalan nefreti bana devrettiği her gün yeniden öldü annem.
Mutfakta yanlışlıkla kırdığım o çiçekli tabak için “Bereketsiz, elinin ayarı yok.” diye bağırıp, acımadan defalarca kez dövdüğünde öldü. Bir bayram sabahı yeni elbiseme bir parça çikolata lekesi bulaştı diye attığı o tokatta öldü. Hasta yatağımda ateşler içinde sayıklarken baş ucumda bana bakmak yerine “Zaten işim başımdan aşkın bir de seninle mi uğraşacağım.” diyerek mutfakta kendine çay koyuşunun o vurdumduymaz şıkırtısında öldü. Saçımı bir kez olsun içtenlikle okşamadığı, bir kez olsun sarılıp öpmediği her gece, karanlık odamda onun üzerine kürek kürek toprak attığımda öldü annem.
Şimdi bu hastane koridorunda o bembeyaz ruhsuz ışıkların altında duruyorum. Genzimi yakan o keskin dezenfektan kokusu, çocukluğumun çamaşır suyu kokusuna karışıyor. Az önce bir hemşire yanıma geldi. Elinde şeffaf, ucuz bir plastik poşet. Sanki bir insanın tüm hayatı o poşete sığabilirmiş gibi “Tüm eşyaları” diye uzattı. İçinde omuzlarından hiç düşürmediği o eski yün şalı… Bir de gözlerimin buğusundan okuyamadığım ama kaderini mühürleyen o kağıt parçası: Ölüm Belgesi.
Ellerim istemsizce o şalını yüzeyine gidiyor; sert, nasırlaşmış, hayatı boyunca sadece vurmayı ve temizlemeyi bilmiş ellerinin dokusu var sanki üzerinde. Bu sefer zihnimde kurduğum bir oyun değildi bu. Kağıttaki o yazı hayatım boyunca yediğim tüm tokatlardan daha sert daha acı iniyor yüzüme. İnsan hayattayken bin kez kendi elleriyle gömdüğü birinin gerçek cesediyle karşılaştığında anlıyormuş ölümü. Bunca yıl biriktirdiğim tüm o öfkeli mezarlar şimdi tek bir mermer taşının altında mı susacak?
Sahi sizin hiç anneniz öldü mü?
Benim annem az önce son kez öldü. Yıllardır ruhumun en derin kuytularına gizli gizli gömdüğüm bu kadını; hangi toprağa hangi yüzle hangi sevilmemişlikle emanet edeyim? Şimdi nereye gömeceğim onu?


