bir heykel çizsem havaya,
-ve koysam adını-
her gün ona fısıldadığımda,
bir gün beni duyar mı?
hayal etsem onun metalini,
soğuğunu…
kesişini…
yeterince okşarsam onu,
bir gün dirilir mi?
ve sonra oynasak onunla,
sadece bizim bildiğimiz,
bizim duyduğumuz bir tonda.
kimse görmese bizi,
kimseler duymasa.
oyunumuz bir çizgiden,
çelikten olsa.
belki de bizi gören,
çomaklar kaçsa.
ellerini çizsem heykelimin,
-ve ona güzel bir alın yapsam-
onun ellerini sever misiniz?
yüzü parlak, alnı temiz!
peki yeterince inanırsam,
onu çizdiğim parmaklarım,
kesilir mi uğruna?
onu okşarken,
inanırken ona?..
belki de onu cilalarım!
-parmaklarımdan parlak olur böylece-
peki ya o güzel parlaklığı,
kör eder mi beni gece?
onu uyuturum o zaman!
ama ya uyumazsa,
“uyu” deyince?
şşt,
sanırım uykuda…
derin,
mat bir uykuda.
terleri damlıyor alnından,
-kırmızı ter-
kalbimdeki kan,
ne de yakıştı ona.
durmak için yaratılmış sanki, havada…
ve son bir soru geldi aklıma,
-havadan geldi belki de-
uyandığımda bir gün,
artık sustuğumda heykelime,
ben bir katil miyim,
yaratmadığımda heykelimi, sözlerimle?
önemli değil!
o, benim içimde.
söyleyin, kim gelir
heykelimin cenazesine?
sessiz, sözsüz bir cenaze olacak onunki
her konuşan tanrı, susan insan sanacak kendini


