Modern düşüncenin en sık tartışılan konusu, ilerlemenin kente ve kent yaşamına atfedilmesidir. Kent, aklın, bilimin, sanayinin ve insan iradesinin zaferidir. Ama bu “zafer” aynı zamanda doğanın, sessizliğin, içsel bütünlüğün kaybı anlamına gelir. Her gökdelen biraz da insanın kendi köklerinden uzaklaşmasının anıtıdır aslında. Kent, ilerlemenin mimarîsidir ama aynı zamanda insanın kendi doğasına kurduğu duvarlarından oluşan bir mapushanedir.
Modernizmin ilerleme miti Kent, modern aklın laboratuvarı, üretimin, bilimin ve siyasetin sahnesi olarak görülmüştür. Ancak bu sahne, insanın doğayla bağlarını kopardığı, emeğini soyut bir düzene teslim ettiği bir yabancılaşma alanıdır. Karl Marx’ın “dar görüşlü kent hayvanı” metaforu bu kopuşun simgesidir.
Karl Marx, 1844 El Yazmaları olarak bilinen “Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları” adlı erken dönem metinlerinde yabancılaşma eleştirisini detaylandırırken ‘’dar görüşlü kent hayvanı’’ kavramını kullanır. Metinde geçen kavram İngilizce olarak ‘’ narrow-minded town animal’’ olarak yer alır.
Marx’ın eleştirel anlamda kullandığı bu imge, daha sonra modern ideolojilerde, özellikle Lenin’in köylüye bakışında, paradoksal biçimde tersine çevrilir. Lenin için tarih, kentli proletaryanın önderliğinde ilerleyen bir diyalektiktir. Devrimin öznesi, sanayileşmiş şehirlerde oluşan bilinçli işçi sınıfıdır. Köylü ise, üretim tarzı gereği “bölünmüş”, “bencil” ve “geri” bir bilince sahiptir. Lenin’in sıkça vurguladığı “küçük burjuva köylü bencilliği” ifadesi, köylünün bireysel çıkarına bağlı, toplumsal dönüşüme kapalı bir figür olarak görülmesini sağlar. Marx’ın “kent hayvanı” dediği, yani işbölümünün ve kapitalizmin tutsağı olan insan tipi, Lenin’de devrimin öncüsüne dönüşür. Buna karşılık, doğayla daha organik bağlara sahip köylü, geri bilincin simgesi hâline gelir. Böylece modernizm, eleştirdiği kentleşmeyi kendi ideolojik temeline dönüştürür; doğayla temas hâlindeki insan tipini ise tarihin dışına iter.
Marx,kent insanını doğadan kopmuş, emeğinden yabancılaşmış, dar ufuklu bir varlık olarak betimler. Bu niteleme, Marx’ın insanın doğayla bütünlüğünü kaybedişine ve kapitalist üretim biçiminin insanı “doğal varlık” olmaktan çıkarıp “kentli, hesapçı, faydacı bir varlığa” dönüştürmesine karşı geliştirdiği felsefi bir eleştiridir. El Yazmaları” (1844), özellikle “Yabancılaşmış Emek” bölümünde Marx, insanın doğayla olan bağının kopuşunu, “doğanın kentleşme süreciyle birlikte tahrip edilmesi” üzerinden tartışır. Burada insan, “doğal varlık olmaktan çıkıp kent hayvanına dönüşür. Yine “Alman İdeolojisi”inde (1845–46) Marx ve Engels,kent ve kır karşıtlığını anlatırken “kent insanının dar görüşlülüğü”nü, kentin insanı toplumsal ilişkilerin yabancılaşmış bir parçası hâline getirmesini eleştirir. Alman İdeololisi’nde şu kavram çok önemlidir; “Kent, insanın toplumsal bağlarının doğadan kopmuş biçimidir; burada birey, dar bir alanda, üretim ilişkilerinin tutsağı olarak yaşar.”
Grundrisse defterlerinde de kentli insanın doğaya ve üretimin kökenlerine yabancılaşması üzerine çok benzer pasajlar mevcuttur.
“Dar görüşlü kent hayvanı” ifadesi, Marx’ın insanın doğadan, emeğinden ve toplumsal bütünlükten kopuşunu eleştiren metaforudur.Bu insan tipi, bireysel çıkar peşinde koşan, toplumsal bağlarını yitirmiş, doğal yaşamla ilişiği kesilmiş, mekanik ve faydacı bir varlık hâline gelmiştir.
Marx’a göre insan, üretken çaba içinde doğayla ilişki kuran, toplumsal varlık olan bir türdür. Kentleşme-kapitalist üretim ilişkileri bağlamında, insanın üretkenliği, doğayla ilişkisi, toplumsal ilişkileri belli sınırlandırmalara uğrar. İşbölümü, mal üretimi, kentin yoğunlaşması gibi.“Kent hayvanı” metaforu burada ‘’aşağılayıcı’’ bir kavram olmayıp bireyin, ‘’yabacılaşma’’sına yönelik yapılan bir betimlemedir. Birey, burada üretim ve işbölümünün zorunlulukları içinde dar bir alana indirgenmiş bir varlık hâline geliyor; doğa ile özgür ilişki kurma kapasitesi sınırlandırılıyor; toplumsal üretkenliği ve doğayla ilişkisi kısıtlanıyor. Modern akıl, kendi içinde şu paradoksu taşır;’’modernizm, ilerlemeyi toplumsal kurtuluşun koşulu sayarken, bu ilerlemeyi insanın doğayla bağını koparan mekanizmalara bağlamıştır. Kent, bu çelişkinin hem sembolü hem de sahnesidir’’
Lenin’in köylü eleştirisi ise, bu çelişkiyi tamamlar; kentleşmenin zorunlu olduğu bir tarih anlayışı, doğanın ve kırsalın bilgisini “geri kalmışlık” olarak kodlar. Böylece modern akıl, kendi eleştirisini bile yabancılaştırır.
Marx’ın “kent hayvanı” metaforu, ilerlemenin aynı zamanda bir kısıtlanma biçimi olduğunu ortaya koyar. Çünkü modern insan, doğadan özgürleştiğini sanarken, aslında yeni bir determinizmin (üretim, teknoloji, hız ve tüketim zorunluluğunun) içine sıkışmıştır.
Sonuç olarak, Marx’ın “dar görüşlü kent hayvanı” betimlemesi, insanın emeğinden ve doğasından kopuşunun simgesidir. Lenin’in köylü eleştirisinde ise bu kopuşun rasyonelleşmiş, ideolojik biçimi görünür olur. Birinde doğadan kopuşa karşı bir uyarı vardır, diğerinde bu kopuşun devrimsel zorunluluk hâline gelmesi. Bu paradoks, modernizmin temel gerilimini gösterir: insan, özgürleşmek isterken kendi yarattığı yapılar içinde tutsak hâle gelir. Kent, bu tutsaklığın mimarîsidir; köylü ise, modern bilincin unuttuğu doğa parçasıdır.
Dolayısıyla Marx’ın metaforu, bugünün dünyasında hâlâ yankılanır: modern insan hâlâ bir “kent hayvanı”dır, yalnız bu kez gökdelenlerin, ekranların ve yapay zihinlerin arasında.



